21 Şubat 2012 Salı

Haftanın Çok Bilmişi #7: Egemen Bağış


13-19 Şubat 2012- Egemen Bağış, geçen hafta içerisinde azınlıkların ileri gelenleriyle yaptığı toplantıda, bir anlamda Türkiye’nin devlet geleneğini değiştiren bir mesaj verdi. Fakat attığı adım, devlet geleneğinden hiç de uzağa düşmedi. Salona toplanan azınlık gruplarına, KPSS’ye girmelerini salık vererek, bir anlamda “devletle bütünleşin” uyarısı yaptı. Cumhuriyet’le birlikte çok net olarak ortaya konan ve tüm sarihliğiyle Mois Kohen’in (Munis Tekinalp) hayal kırıklığıyla dolu hikâyesinden okunabilecek politika, azınlıkları, ne kadar Türkleşseler de, asla “vatandaş” olamayacağıydı. Bağış ise bu politikaya bir tutam “kapsayıcılık” katarak, politikayı, “vatandaş” olabilirsiniz ama “devletle bütünleşirseniz” haline çeviriyordu.

Hızını alamıyordu Bağış, “Bu ülkenin hiçbir vatandaşı diğerinden üstün değildir. Bu ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes bu ülkenin değeridir” diyerek, “teori”de çok sağlam ama “pratik”te bir hayli zayıf olduğunu gösteriyordu. Hrant Dink Davası’nın hukuksuzlukları da bu ülkedeki “eşitlik”in bir sembolü (!) olarak hafızalara kazınmıştı, örneğin. Azınlık okullarının durumu, halen “yabancı” veya “şüpheli” olarak görülmelerinin birer nişanesi olan azınlık okullarındaki “Türk” müdür yardımcıları ve “milli” edebiyat, tarih ve coğrafya öğretmenleri, her gün bir yenisi zuhur eden nefret söylemi ve hatta nefret söyleminin temelini oluşturan ders kitapları, ülkedeki azınlıkların dış politikanın blöf aracı olması, devletin kendi kurucu anlaşmasının ilkelerini çiğneyerek hiç ettiği haklar, her “kritik” meselede “görüş” değil “biat” isteyen anlayış, kayıplarına ağlayan insanlardan bile esirgenen empati ve Gagavuzca, Ladino, Süryanice, Hemşince ve Ermenicenin de aralarında bulunduğu tehlikedeki 15 dil, ne kadar da eşit (!) olduğumuzun göstergeleri aslında.

Egemen Bağış’ın bu sorunlara çözümü de, Levent Yılmaz’ın onun için yazdığı “tersten enformatör” sıfatına çok uygun: “3 çocuk yapın!” Peki, siz o çocuklara, 1915’te katledilen büyük dedesi Artin’in, başkasına gelin giden ve zorla Müslümanlaştırılarak ismi değiştirilen büyük ninesi Ani’nin, Cumhuriyet’le birlikte Anadolu’dan zorla gönderilen akrabası Rena’nın, elindekini avucundakini almak için Varlık Vergisi’yle sırtına bindirilen yükü kaldıramadığı için çalışma kampına yollanan büyük amcası Mois’in, 6-7 Eylül’de dükkânı başına yıkılan müdavimi olacağı lokantanın sahibi Pandeli’nin, 1964’te çok sevdiği İstanbul’u terk etmek zorunda kalan amcası Niko’nun, dilini çocuklarına öğretemeyen dedesi Zekka'nın veya kimliğini gizlemenin acısını hep yüreğinde taşıyacak olan teyzesi Mıryanne’nin hikâyesini dürüstçe anlatabilecek misiniz? Belki de çocuk yaptıkça çoğalacağını zannettiğiniz azınlıkları devletle bütünleşmeye çağırarak, yani bir şekilde o şiddetli ateşin üstünde kaynayan aynı kazanda eriterek bir eşitlik sağlayabileceğini düşünüyorsunuz ama bilmiyorsunuz ki, “sefalette eşitlik olmaz.” 

2 yorum:

Gülsen dedi ki...

süper yazı ! mersii

Gülsen dedi ki...

kelima doğrulamayı blogtan kaldırmanızı rica ediyorum : )