14 Haziran 2016 Salı

Cem Aksel: ‘Türkiye’deki caz müziğe ilgi, dünyadaki ilgiyle paralel’

Cem Aksel, Türkiye’nin en önemli caz bateristlerinden. Kendisini aynı zamanda Ortaçgil albümlerindeki nefis davul performanslarından da tanıyoruz. 1990’lı yılların başında dahil olduğu Ortaçgil orkestrasına 30 yıldır aralıksız devam etmekte, bununla beraber yine sayısız önemli müzisyenin albümünde davul çalmışlığı da var. Lakin kendisinin asıl tutkusu hep caz olmuş. Küçük yaşlarda bu müziğin hayranı olmuş ve zamanla da icracısı olmuş. Cem Aksel’le Türkiye’de caz müziğini, hazırlamakta olduğu solo albümünü ve Ortaçgil müziği hakkında konuştuk.
Cem Aksel
- Klasik bir soruyla başlayalım isterseniz, müzikle ilgilenmeye ilk ne zaman başladınız?
Ortaokul yıllarımda başladım diyebilirim. 13-14 yaşlarında caz müziğiyle ilk olarak ilgilenmeye başladım. 1977 yılında da ilk davul setimi almıştım.
- Peki, evde caz müziği dinleniyor muydu?
Evde ailenin müziğe ilgisi vardı. Ben Ankara doğumluyum, babam Durul Gencer’in çok meşhur olduğu dönemlerde çok yakın arkadaşıymış. Hala görüşürüz, Durul abi o dönemleri anlatır. Babamın dediği şu: Ben bebekken babamın arkadaşları toplanır, plaklarla caz dinlerlermiş. Ben de caz dinlememi oraya bağlıyorum aslında.
- Stuart Hall, şöyle demiş; "17 yaşımdayken Miles Davis dinledim ve o müzik benim ruhuma işledi." Sizi de hayatınızda çok etkileyen bir müzisyen oldu mu?
Ben radyodaki caz programlarıyla ilgileniyordum. Orada tabii bir sürü isim çalıyordu. Dolayısıyla oradan birçok isim öğrendim. Onların içinden piyanist Bill Evans mesela beni ilk kez derinlemesine caza iten müzisyen oldu. Beni asıl etkileyen dönem 60’lar oldu. Bunun içinde Miles Davis de var sonrasında tabii.
- 60’lı yıllar cazın altın çağı zaten...
Tabii modern anlamda öyle. Miles Davis bir sürü parçaları hala günümüzde geçerli.
- Peki, davulculuk merakı ne zaman başladı?
Davulculuk merakı yine küçüklükten geliyor sanırım. Caz müziğindeki davul sesi kulağıma daha hoş geliyordu. Davula ilk başladığımda dönemin pop müziğini de oradan, buradan duyuyordum ama o davul soundunu hiç sevmezim. Daha böyle içinde armonikleri olan, açık, susturulmamış, daha tiz akortlu davul nedense daha hoşuma gidiyordu.
- O yıllarda en çok beğendiğiniz davulcu kimdi?
Zaten radyodan takip edince bütün isimleri ister istemez öğreniyorsun. O dönemde Bill Evans’ın bir albümünde Paul Montian davul çalıyordu, onu öğrendik. İşte sonra Jack DeJohnette’i öğrendik, Tony Williams, tabii Miles Davis’le çalıyordu, dolayısıyla onu da öğrendik. Ondan sonra Elvin Jones’u öğrendim. Bu insanlar özellikle Tony Williams ve Elvin Jones, bu işin modernleşmesinde ekolü, temeli oluyor. Dolayısıyla radyo yayınları sayesinde isim olarak her şeyi öğrenmiş oluyorsun.
- Peki, radyoda hangi yayınlar vardı. Erol Pekcan’ın meşhur yayını da var mıydı içlerinde?
Şimdi şöyle söyleyeyim. Erol Pekcan’ın da hazırladığı bir program vardı. Bu bahsettiğim yayınlar, 75-80 yılları arasında olmuştu. Selçuk Sun’un hazırladığı ‘Caz Sanatı’ isimli programı vardı, onu hatırlıyorum. Esas önemli olan, Hülya Tunçağ’ın sunduğu programlardı. Cumartesi günleri saat 9’da bir saatlik bir caz programı olurdu. Hülya Tunçağ orada hem yeni plakları hem de tabii TRT o zaman Eurovision üyesi olduğu için Avrupa’daki bir takım caz festivallerinde kaydedilen ve hiç yayınlanmayan kayıtları çalma şansı vardı ve bu kayıtları da çalıyordu. Dolayısıyla o yıllardaki festivallerde ne tür müzikler çalındığını da farkında olmadan duymuş oldum. O yıllarda internet olmadığını düşünürsek çok önemli bir şey yapıyordu. Zaten o yıllarda Türkiye’de çok geniş bir plak arşivi yoktu. Biz radyodan öğrenip yurtdışına gidenlere ‘Şu plağı alır mısın?’ diye sipariş ederdik.
- O yıllarda caz tutkunu olan bir çok kişinin ortak şikayeti Türkiye’de iyi plaklara ulaşamamak olduğu yönünde. Siz de benzer zorlukları yaşadınız mı?
Şimdi küçüklüğümde hatırlıyorum; evde birçok plak vardı ama bunlar caz değildi. İlkokul dörtten sonra biz İstanbul’a taşındık. İstanbul’a taşındıktan sonra mahallede bir takım insanlarla tanışıp, işte plakçılara gitmeye başladık neler var diye. Bağdat Caddesi’nde Suadiye’de Metronom diye bir yer vardı. Anadolu yakasının en önemli plakçısıydı. Karşı tarafta da bir iki tane önemli plakçı vardı. Böyle birkaç tane dışarıdan plak getiren dükkan vardı. Ancak bu plakları satmıyorlar, gidiyorsun, kayıt ediyorsun. Sen işte kasetle gidiyorsun, dakikası bilmem kaç liradan kaydettiriyorsun. Bizim o yıllarda kaldığımız Turşucuderesi Mahallesi’nde bir plakçı açılmıştı. Ondan sonra o mahallede herkes caz müziği dinler oldu. Sebebi de şu, gelen plaklardan ben bir kaset kaydettiriyorum. Diğer bir arkadaş başka bir plağı kaydettiriyor. Sonra o kasetler evde değiş tokuş oluyor. Dolayısıyla oraya gelen bütün albümlerin tamamını herkes dinliyordu. Mahallenin tamamının caz müziğiyle ilgilenmesi, bugün için düşündüğümüzde, olağanüstü bir şey. O yıllarda Türkiye’ye Avrupalı bir şirket olan ECM’in albümleri çok gelirdi. Dolayısıyla ECM’den çıkan albümleri çok dinledik ama ECM, çok Avrupa merkezli bir şirket. Bu yüzden, ABD’de üretilmiş albümler yine yurtdışında siparişle geliyordu, piyasada daha az bulunuyordu.
- Yine de yurtdışında çıkmış, popüler plaklar piyasada kolay kolay bulunamıyordu değil mi?
Tabii, kolay kolay bulunmuyordu ama mahallede caz dinleyen insanların - bunlarda -10-15 kişiyi geçmez- her birinin bir kanalı olduğunu düşünürsen, yurt dışına giden, sonra müzisyenlerin bir bağlantısı var, herkes bir albüm sipariş ediyor bir yerden. İşte daha sonra bir evde toplanıyorsun, sen de albümlerini götürüyorsun, ‘Bende bunlar var’ diye. Onda bu kaset var, bunda bu kaset var, dinleniliyor, istersen o kasetten kopya ediniyorsun. Türkiye için albüm çeşitliliği yine de genişti. Bu sayede, ciddi sayıda iyi albümü takip edebildik.
- Buradan bateristliğe geçelim dilerseniz. Caz bateristliğinin öğreniminin zorluğu üzerine türlü rivayetler mevcuttur. Bununla beraber daha hızlı ritimli heavy metal türü müziklerde de davul icracılığının zorluğundan bahsedilebilir. Size göre nasıl zorlukları vardır bateristliğin?
Heavy metal ve caz bateristliğinin arasında stil olarak elbette çok fark var. Teknik olarak, sonuçta kas hafızasıyla alakalı bir durum. Her gün tekrar etmek gerekiyor. Bu kas hafızasının aslında metal davulculuğunda ya da caz davulculuğu arasında bir fark yok. İkisinin de aynı tip kas hafızası var. Ama müzikal anlamda yani ritmi düşünme açısından çok büyük farklar var. Yani sonuç olarak, iyi bir heavy metal davulcusu caz çalamaz, iyi bir caz bateristi heavy metal çalamaz. Bunun için ayrı bir eğitim sürecinden geçmesi gerekir.
- Peki, ne gibi eğitim süreçlerinden geçmek gerekir iyi bir caz bateristi olmak için?
Caz en nihayetinde emprovize bir müzik olduğu için, bir form üzerinde sürekli doğaçlama çalma ve kendi tekrar etmeme gibi bir durumu var. Buna kısaca ‘Kelime haznenizin oldukça geniş olması lazım’ derler. Dolayısıyla caz müzisyeninin kendisini teknik sürat geliştirmekten daha çok, bir cümle ve bir ifade aracı olarak aleti geliştirmesi önemli. Fikir geliştirmek, orijinal olmak önemli. Caz bateristi o kas hafızasını tamamen yeni fikirler için kullanması gerekir. Tabii, bunun için de bütün geleneği bilmek zorundasın, geleneksel bir sürü malzemeyi biliyorsun ama bu malzemeyi kullanmayıp kendini de katıyorsun. Zaten meşhur ve iyi bir caz davulcusu tamamen kendine has bir stil ortaya koyan insanlar arasından çıkıyor. Yoksa ikinci sınıf bir caz davulcusu da çok iyidir, sadece yeteri kadar orijinal değildir. Ama metal gibi müzik türlerinde de orijinallik önemli, lakin orada robotik veya kompüter kusursuzluğuna yaklaşmak biraz daha önem kazanıyor. Caz müziğinde ise tam tersi, işi insani boyuta çekip uzamak, yani ritmi bilerek bozmak daha iyi algılanır.

- Son yıllarda kayıtlarda drum machineler çok fazla kullanılmaya başlandı, bu durumun davulculuk zanaatını yapaylaştırdığını düşünüyor musunuz?
Tabii, 80’li yıllarla birlikte kayıtlarda drum machineler ağırlık kazanmaya başladı. Drum machine işi bozdu diye bir şey diyemeyiz. Sonuçta drum machine de birisi tarafından programlanıyor. Dolayısıyla orada programlayan insanların ne kadar orijinal olduğu ya da olmadığı gene önemli. Programlanabilen aletlerle orijinal işler çıkartmak da en az orijinal davul çalmak kadar zor bir şey aslında. Yani taklit eden DJ’ler var, bir de kendi müziğini üreten ve son derece orijinal şeyler üreten DJ’ler var. Böyle bir DJ olmak kolay bir şey değil. Her gün her yeni çıkan aletlerle kurcalayıp orijinal bir ses yakalamak için onlar da çok ciddi çaba sarf ediyor. En az bir caz davulcusunun ya da metal davulcusunun etüt ettiği kadar. Dünyanın en büyük DJ’yi kim? Tiesto. Onu sadece taklit edersin ama onun yaptığı işi yapamazsın.
- Türkiye’de caz müziğin altın yılları hangi dönemdi?
Türkiye’de cazın altın dönemi var mı, ben bilmiyorum. Yani altın yıl olması için ne gerekiyor onu saptamak lazım sanırım. Faal caz müzisyen sayısını hesap edersek, altın yılların bu dönem olması gerekir. 2000 sonrası cazla ilgilenen müzisyen sayısı arttı. Her şeyi bırak, 2000 yılına kadar Türkçe caz albümü 2-3 taneyken şimdi 100’ü geçti.
- Bu ilgiyi neye bağlarsınız?
Sanırım prodüksiyon, yani dijital teknoloji sayesinde, kayıt stüdyoları ufaldı. Tabii sadece caza değil, diğer müzik alanlarında da müzisyen sayısı arttı. Pop müzik daha çok satar ve para kazandırır hale geldi. Eskiden, 80’li yıllarda bile pop müzikte bu kadar isim yoktu. Yani onla da bağlantılı olabilir.
- Peki, Türkiye’de caz müziğine yönelik bir ilgisizlik olduğunu düşünür müsünüz?
Aslında Türkiye’deki caz müziğine ilgi, dünyadaki ilgiyle paralel gidiyor. Sonuçta New York’ta da caz müziğine ilgi, nüfusuna göre kıyaslarsak, buradaki kadar bir şeydir. Tabii, oradaki müzisyen sayısı, albüm sayısı buradakinden fazla. Sonuçta orası caz müziğin başkenti ama New York’taki caz müzisyenlerinin albümlerinin ne kadar sattığını düşünürsen, yani dünyanın en önemli caz müzisyenlerinin sattığı albüm rakamı bizim yerli müzisyenlerinkiyle aşağı yukarı aynıdır.
- Türkiye’de caz müziğine gelen eleştiriler, bu müziği dinleyenlerin ve icra edenlerin elitist olması yönündedir. Böyle bir algı doğru mu sizce?
Evet, bence çok doğru. Böyle bir algı şu sebepten ötürü oluyor: Cazla hiç bir ilgisi olmayana gidip birkaç isim say deseniz, ilk Kerem Görsev’i söyleyecektir. Dolayısıyla Kerem Görsev, bu müziği elit bir noktada, smokinler giyip icra etmeyi seven bir insan. Böyle yaptığı için de kendisini eleştirecek değiliz. Ama bu imaj caz müziği elit bir müzikmiş gibi bir algı yaratıyor. Aslında gerçek hayatta bu durum öyle değil. Sonuçta son derece mütevazi kulüplerde caz dinlemeye gitmek de mümkün. Hatta İstanbul’da Mitanni diye son derece ucuz da bir yer var. Hatta İstanbul’da caz çalınan iki ana mekandan bir tanesi sayılır artık. İşte bu algının nedeni, biraz caz müzisyenlerinin de kendilerini bir üst sınıfa eklemlenmek için kullanma çabalarından da oluyor. Türkiye’de bizim tanıdığımız, bildiğimiz bir takım caz müzisyenleri arkadaşımız daha çok para kazanalım mantığıyla, bu işi daha pahalı sunmak hoşlarına gidiyor.
- Böyle lüks hotellerde ve ‘salon’ müziği havası gibi...
Evet, ama caz müziğinin biraz salon ve elit bir havası da var. Bu durum sırf Türkiye’de değil New York’ta da elitizm bir kısmı var. Şu anda New York’ta caz müziğini avangarde anlamda, sanatsal olarak bir yere taşıyan bir ekip var ama klasikleşmiş eski müziği yine lüks lokantalarda yine smokinle çalan da bir akım var sonuçta. Yani muhtemelen bizde algının sebeplerinden biri de bu işin sanatsal derinliğini kurcalayan daha az müzisyen olduğu için belki de.
- İKSV uzun yıllardır caz festivalleri düzenlemekte. Dünyaca ünlü caz müzisyenlerini ülkemize getirmekte, lakin yerli caz müzisyenlere yeteri kadar destek vermediği yönünde eleştiriler var. Siz ne dersiniz bu durum hakkında?
Sonuçta, İKSV dediğiniz anda ben İstanbul kültürüne katkı bulunmaktan bahseden bir vakıf anlarım. Caz festivallerinin 3 milyon Euro civarında bir bütçeleri oluyor. Bu bütçelerden çok minik de olsa, hadi yüzde bir bile olsa, yerli müzisyenlere katkı yapılması lazım, bu yok, sıfır. Bir de son zamanlarda şöyle bir durum ortaya çıkarttılar: Yerli müzisyenlere teklif götürüyorlar ama yanlarında bir yabancı zorunluluğu getiriyor.
- Orkestra içine mi?
Evet, Avrupalı bir yabancı bulun, her şeyini biz karşılayacağız diyorlar. Yani sen kendi grubunla albüm yapmışsın ama kendi grubunla çalamıyorsun. Saçmalıkların daniskası artık bu durum. İKSV’de bu işi elitleştiren tayfanın içinde. Hatta birinci sırada gelir. 25 senedir caz festivali yapıyorsun ama Türkiye’de caz müziği bir adım ileriye gitmiyor, nasıl oluyor bu iş? Her sene tonla para harcıyorsun bu festivale üstelik. Böyle ciddi festival düzenlenen bir şehirde, hiç değilse bunun gerçek hayata yansıması olması lazım. Yani daha çok caz müzisyenin çıkması lazım, daha çok kulüpte çalınıyor olması lazım, İKSV’nin bu kulüpleri desteklemesi lazım ama maalesef yok! Bir tek Garanti Bankası’nı caz çalınan mekanları desteklerken görüyorum. Onun da desteklediği yerler hiç doğru değil. Cazla hiç ilgisi olmayan bir kulüp, pazar günlerini caza ayırdım diyerek Garanti Bankası’ndan senelik 100 bin lira para alıyor ve pazar günlerini de ortalıkta olan bir takım müzikleri ‘caz’ adı altında garip bir şey sunuyor. Sen bu parayı neden ciddi caz mekanlarına yatırmıyorsun? Bu parayı neden gerçek caz müzisyenlerine yatırmıyorsun?
- Peki, Türkiye’de mekanların caz müziğine tutumları nasıl?
Mekanlar, kendi gelirleriyle ve giderleriyle eşitleyip son derece özveriyle bu işi yapıyorlar. Nardis, İstanbul’un en önemli caz kulübü. Bu kar marjıyla başka birinin bu işi yapabileceğine ben inanmıyorum. Sahipleri bu işe gönülden bağlı oldukları için bugüne kadar ayakta kalabildiler.
- Ayten Alpman, Nükhet Ruacan gibi çok önemli caz vokalistleri biz aslında pop şarkılarından tanıyoruz, onların cazcı kimliklerini pek bilmiyoruz. Türkiye’de bu müziği icra edip de geçimini sağlamanın mümkün mü?
Mümkün değil ama bu soruyu cazla özelleştirmeden genel olarak sanat yaparak geçinebilir mi, onu sormak lazım. Sanatla kim nasıl geçiniyorsa, cazla da o kadar geçinebilirsin. Bu durum sadece Türkiye ile de alakalı değil. Bugün çok ileri seviyede yaratıcı caz müzisyenleri New York’ta çok minimum şartlarda kendilerini sadece bu sanata adayıp yaşıyorlar. Aynı hayatı burada yaşayan caz müzisyenin olduğunu sanmam bile. Bugün dünyanın neresine bakarsan bak, ciddi sanat yapıp kim rahat bir hayat yaşabiliyor?
- Çok uzun süredir Ortaçgil’le beraber çalıyorsunuz. 90’ların başında çıkan Oyuna Devam albümüyle ilk kez çalmıştınız. Bize Ortaçgil’le çalmaya başlama hikayenizden bahsedebilir misiniz?
Erkan Oğur sayesinde Ortaçgil’le ufak bir tanışıklığımız vardı. Karşılaştığımız mekanlarda selamlaşma, hafif sohbet etme durumu oluşmuştu. 1980-1990 yılları arasında Ortaçgil faal müzikle uğraşmıyordu, kimya mühendisiydi. O dönemlerde müzik de yapmıyor, herhangi bir yerde de çalmıyordu, baya kimya mühendisliği yapıyordu. Hayatını öyle geçiriyordu. Galiba o yıllarda Erkan Oğur’la ikisi çalıyorlardı. Biz de onları dinlemeye gidiyorduk öyle bir tanışıklık vardı. Daha sonra o grubu büyütmeye, bir de albüm yapmaya karar verince, Gürol Ağırbaş ve ben katıldım Oyuna Devam albümü için. Dolayısıyla ilk o albümde çaldık.

- Siz geçici olarak mı girmiştiniz albüm için?
Yok, albüm kaydı için girdik. Ondan sonra Ortaçgil’i takip eden seyirci az olduğunda, ufak yerlerde çalıyordu, dolayısıyla yine bir grubu kaldıracak bir bütçe de yoktu ortada. Bu Şarkılar Adam Olmaz’dan sonra sabit bir kadroyla çalınmaya başlandı yanılmıyorsam.
- Sizin de katılımınızla birlikte özellikle Şarkılar Bir Oyundur gibi parçalarda yoğun bir caz etkisi hissediliyor Ortaçgil müziğinde...
Yani Ortaçgil müziğinde vardır caz. Zaten caza çok yakın ve o müziği yakından takip eden bir insan. Parçaların içerisine cazımsı öğeler katmak onun da hoşuna gidiyor ama tam anlamıyla caz olduğu zaman da, onu da o kadar istemiyor. "Bu çok caz oldu, bunu cazdan çıkaralım" diyor. Ortaçgil bu tip şeylere açık bir insan, her müzisyenin getirdiği malzemeyi kabul edebilen bundan zevk alabilen bir insan, yani müzisyenlere müdahale etmez.
 - Ortaçgil müziğine 2000’li yıllarla birlikte ilgi artmış görülüyor. Siz neye bağlarsınız bu durumu?
İyi ve orijinal bir şarkı yazmak, yani sözüyle, müziğiyle orijinal ve gerçekten derinlikli bir şarkı yazmak kolay bir şey değil. Zaten böyle şarkı yazan çok insan da yok. Pop müzikte zaten çok az. Ortaçgil, bu noktada pop ve caz müziğin de dışında, dolayısıyla kendine ait bir noktada, onun da kendine bir dinleyici kitlesi olduğunu düşünüyorum.
- Ama o da çok kemik bir kitleye tekabül etmiyor mu? Şimdi bu oran biraz artmış gibi...
Ülke ne kadar müziğe açılıyorsa, o oranda açılıyor. Yine aslında bütüne vurduğun zaman Ortaçgil’in aldığı pay düşük. Eskiden de yüz kişiden bir kişi Ortaçgil dinliyorsa, şimdi yine yüz kişiden bir kişi dinliyor. Ama eskiden yüz kişi müzikle ilgiliydi, şimdi bin kişi müzikle ilgili. Dinleyicisi arttı ama orana vurduğunuz zaman yine çok bir şey değişmiyor.
- Peki, dinleyici profili için ne demek istersiniz? Özellikle Ankara’daki konserlerde "konser esnasında konuşmayın" gibi bir uyarı notları asıldığına şahit oluyoruz...
Yani konser esnasında insanların konuşması sahnedeki volümü yükseltiyor, başka bir işe yaramıyor. Volüm, yüksek olunca akustik müzik çalması zor oluyor.
- Konser esnasında çalan müzikle ilgilenmeme, fotoğraf çekme falan gibi durumlar sizin konsantrasyonunuzu bozar mı?
O biraz içkili mekanın getirdiği bir problem. Bir de ayakta duruyorsa, onlar ne olursa olsun ilgiyi yitirmeye başlıyorlar. İnsanların susup dinliyor olması için oturması lazım. Normal şartlarda "Susun ulan!" deyip çalmamak lazım, o insanların da bir daha konsere gelmemesi lazım. Ama geliyorlar. Ortaçgil zaten tek başına çalıp, her işi yapabilen bir insan. Ortaçgil’in grupla çalmak çalışmak istemesinin başlangıç noktası volüm yükseltmek. 90’lı yıllarda çaldığımızda, izleyici çok konuştuğu zaman volüm olarak onların üzerine çıkıyorduk ya da Ortaçgil, parçalarını çalmayı bırakıp avangarde şeyler çalıyorduk, ta ki seyirci uyanana kadar ya da seyirci kaçırana kadar. Şimdi artık böyle şeyler yapmıyoruz tabii.
- Yakın dönem projeleriniz neler? Mesela sizden solo albüm gelecek mi?
Solo albüm düşünüyorum ama albüm yapmak, icracı olarak değil, müzik üretici olarak beni ilgilendiriyor. Dolayısıyla beste, kompozisyon yapıyor olman lazım. Bunun için de neredeyse beş senedir çalışıyorum. Bir yerde de neredeyse sadece kompozisyon çalıyorum gibi bir şey oluyor. Malzeme var ama zor şeyler çıkıyor, bu işin ilerlemesi için bir miktar maddi desteğe ihtiyacı var. Bunun sebebi de normal çalmak istediğim bütün müzisyenlere, arka arkaya 7-8, belki de daha fazla prova yaptırmak lazım. Bunun için de o müzisyenlerin takviminde o günü alman lazım. O günü de alman için müzisyene o günü finanse etmen lazım. Bunun için de hiçbir müzisyen arkadaşım benden para istemez, gönüllü katılır ama bütün bir insanları arka arkaya sekiz defa prova için toplamamız imkansız bir hale dönüşür. İlla birinin bir işi çıkacağından biri gelemez, öbürü gelemez dolayısıyla biz anca bir defa prova yapıp her ay baştan çalmak durumunda kalırız. Dolayısıyla bu işi yapamayız. Sonuç olarak albümü tamamlayabilmek için böyle bir paramız olması lazım.
- Son zamanlarda kimleri dinliyorsunuz?
Son zamanlarda benim takip ettiğim Steve Lehman var. Lehman, New York’un yeni ekol müzisyenlerinden. Bu tabii, yeni bir oluşum. Bunların etrafında dönüyor son dönem takip ettiğim müzisyenler. Benim takip ettiğim ana damar hep New York cazı oldu.
- Yıllardır dinlemekten bıkmadığınız bir başucu albümünüz var mı?
Miles Davis Quintet, üç ayda bir illa ki karşımıza çıkar.

Can Öktemer

29 Nisan 2016 Cuma

Kut’ül Amare ve Ermeni Soykırımı

Geçtiğimiz yıl bir anda Çanakkale Zaferi’ni Ermeni Soykırımı’nın 100. yıldönümüne denk gelecek şekilde 24 Nisan’da anmaya karar veren hükümetin bu yıl icat ettiği gelenek 100. yılında Kut’ül Amare Zaferi’ni kutlamak oldu. 29 Nisan’da Cumhurbaşkanlığı başta olmak üzere Kültür ve Turizm Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı gibi kurumların da katkılarıyla ülke çapında sempozyumlar, belgeseller ve sergilerle I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’nın kazandığı bu zafer anılacak. İlk törenin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katılımıyla 29 Nisan’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılacağı kutlamalar, 1 Ekim’e kadar devam edecek.
Kut Zaferi'nin ardından çizilen bir Alman karikatürü
Söz konusu kuşatma, Aralık 1915’ten başlayarak yaklaşık 145 gün sürmüş ve nihayetinde Osmanlı güçlerinin Bağdat yakınındaki Kut’u, şehirdeki 277 İngiliz ve 204 Hindistanlı subayın yanı sıra yaklaşık 13 bin askerle birlikte ele geçirmişti. Yaklaşık 2 bin askerin karşılıklı değişiminin ardından Britanya kuvvetlerindeki askerler Bağdat’a sevk edilmişti.[i] Britanya kuvvetlerinin I. Dünya Savaşı’nda aldığı en ağır yenilgilerden biri olan Kut kuşatması sırasında, şehirde bulunan orduyu kurtarmak için yardıma gelen Britanya orduları da 23 bin kayıp vermişti.[ii] Bu yenilgiyle birlikte, İngiliz güçlerinin ‘kolayca ele geçirmeyi hedeflediği’ Bağdat’ın el değiştirmesi yaklaşık bir yıl gecikmiş ve Britanya’nın Çanakkale’nin ardından Irak’ta da başarısızlığa uğraması savaşın seyrine ve Müslüman koloni politikalarını dair önemli kuşkulara sebep olmuştu.
Osmanlı açısından bu parlak zaferin bir de karanlık yüzü var elbette. Kuşatma sırasında şehre gidebilecek her türlü yardımın kesilmesi sonucu, şehirde Nisan ayında ciddi anlamda kıtlık baş göstermiş ve Britanya birliklerine ait atların kesilip yenilmesinden başka çare bulunamamıştı. Fakat Müslüman ve Hindu Hindistanlı askerlerin inançlarından ötürü at eti yememeleri, bu gruplar arasında ciddi salgınların baş göstermesine sebep oldu.[iii] Osmanlı güçleri şehrin kontrolünü tamamen ele aldığı Mayıs ayında ise, bir Hıristiyan din adamının raporuna göre, İngilizler için sadece çeviri yapan veya İngilizlere çeşitli şekillerde yardım ettiği düşünülen şehrin Yahudi ve Arap sakinleri yargılanarak asılıyordu. Bir subay da şehirdeki tüm ağaçlarda cesetlerin asılı olduğunu ve şehir nüfusunun yarısının öldürüldüğünü iddia ediyordu.[iv]
Esirler ise Kut’tan Bağdat’a kadar yürümeye zorlandı. Bağdat’a ulaşmalarının ardından, Enver Paşa, onları ziyaret etmek için şehre geldi ve ‘sıkıntılarının artık son bulduğunu’ duyurdu. Paşa, esirlere ‘Sultan’ın özel konukları’ olduklarını söylese de, tarihçi Eugene Rogan’a göre, Sultan’ın misafirleri arasında ayrım yaptığı kısa süre sonra belli olacaktı.[v] İngiliz ve Müslüman Hindistanlı subaylar, çok daha iyi muamele görürken, düşük rütbeli askerler ve Hindu subaylar, Suriye’ye, Ermenilerin ölüm kamplarının olduğu bölgelere doğru yola çıkarıldılar. Bu esirler, yolda katliamlardan kurtulan Ermeni çocuklara, boşaltılan Ermeni köylerine rastlayacak ve Ermenilerin kaderlerine yakından tanık olacaklardı.[vi]
Kut esirlerinden bir Hint askeri (Kaynak: Eugene Rogan)
Esir askerler, Ermenilerin ‘sevkiyatı’nda olduğu gibi, yaşamlarını sürdürmeleri için tüm temel ihtiyaçlardan yoksun halde yaklaşık 700 kilometre yürütüldüler ve bölge aşiretlerinin ve köylülerinin saldırılarına uğradılar. Adeta yaşamaları için de hiçbir şey yapılmıyordu. Esir alınan askerden en az 4,200’ü bu sevkiyat sırasında öldü veya öldürüldü.[vii] 
Hayatta kalan esirler, Bağdat’a ulaşması planlanan demiryolu inşaatında çalıştırıldılar. Öldürülen veya kamplara gönderilen Ermeni işçiler yerine,[viii] Hintliler çoğunlukla Resulayn’da görev alırken, İngilizler daha çok Toros ve Amanos tünellerinde çalışmaya zorlandılar. Krikor Balakyan, Bahçe Tren İstasyonu’nda bu esirlere rastlayacak ve onları ‘kamburları çıkmış, giysileri paçavraya dönmüş, kir, toz içinde ve iskelet haline gelmiş’ bulacaktı:[ix]

‘- Aranızda Ermeni var mı? – Bize bir parça ekmek verin. Günlerdir bir şey yemedik.’ İngilizce konuştuklarını duyduğumuzda serseme döndük. Onlar İngilizlerdi. Kaderimizi paylaşan uzaktan arkadaşlarımız, bize ekmek soruyorlardı. Ne ironi ama, gerçekten!’
Kut'ta Britanya kuvvetlerinin Osmanlı Ordusu'na teslim oluşunu tasvir eden bir resim
‘Kut’un fatihi’, soykırım faili
Erdoğan, bir gün önce söz konusu töreni duyururken sözlerine şu satırları da ekledi: ‘Bu büyük zaferin kahramanlarını Süleyman Askeri’yi, Nurettin Paşa’yı, Halil Paşa’yı rahmetle, saygıyla, minnetle yad ediyorum.’[x] Cumhurbaşkanı’nın ‘rahmet, saygı ve minnetle yad ettiği’ bu ‘milli kahramanların’ sicilleri devlet adına bir hayli ‘parlak.’ Süleyman Askeri, İttihat-Terakki’nin önemli komitacılarından ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından. Nurettin Paşa, nam-ı diğer Sakallı Nurettin ise 1921 Koçgiri İsyanı’nın ‘namlı katil’ Topal Osman’ın yardımıyla büyük bir sertlik bastıran, Pontus Soykırımı’nın bir numaralı faili, İzmir’in yeniden Türk kuvvetlerinin eline geçmesinin ardından şehrin gayrimüslim mahallelerini ateşe veren, İzmir Rum Metropoliti Hrisostomos ile Ali Kemal’i linç ettiren komutan.
Halil (Kut) Paşa ise Enver Paşa’nın kendisinden bir yaş küçük amcası. I. Dünya Savaşı öncesinde İstanbul’da görev alırken, Nisan 1915’te V. Kuvvet-i Seferiye’nin başına getirildi ve İran Azerbaycanı’na yapılacak seferi yönetme görevi verildi. Fakat Dilman’da General Nazarbekov yönetimindeki VI. Bölük ile Antranik Paşa’nın gönüllü birliklerine yenilince, Başkale’ye doğru çekilmek zorunda kaldı. Bu bölgede de alınan yenilgilerle geri çekilen Halil’in emrindeki kuvvetler, Van’da Ermenilere karşı katliamlara giriştiler.[xi] Bitlis’te de aynı şiddeti devam ettiren birlikler, vilayetin 218 bin Ermeni nüfusunun neredeyse tamamını iki ay içinde yok ettiler.[xii]
Halil (Kut) Paşa
Ocak 1916’da Irak’taki VI. Ordu’ya kumandan atanmadan önce, bölgedeki Ermeni katliamlarını düzenlemek için güneye inen Halil Paşa, Temmuz 1915’te Urfa’daydı. İsviçreli Peder Jacob Künzler’in raporuna göre, bölgeye çeteci Çerkes Ahmet’le gelen Paşa, şehrin ‘yumuşak’ yönetimini tersine çevirmiş, tutuklu bulunan Ermeni ileri gelenlerin bağlı ve yaya olarak Diyarbekir’e gönderilmesini sağlamıştı. Sonrasında Halil Paşa, şehrin boşaltılmaması ve Diyarbekir’e gönderilenlerin sağ salim varması vaadiyle, Ermenilerden 1300 lira almış ve bu sır açığa çıkacak olursa Urfa’nın bütün Ermenilerini sürmekle tehdit etmişti. Fakat elbette ki bu sözleri yerine getirmedi. Ayrıca Künzler’e göre, Halep’ten sözde Diyarbekir'deki mahkemeye gitmek üzere yola çıkarılan iki Ermeni mebusu Krikor Zohrab ve Vartkes Serengülyan’ı da Çerkes Ahmet’e Halil Paşa öldürtmüştü.[xiii] Kasım 1915’te ulaştığı Musul’dan bu kez Alman Konsolos Yardımcısı Holstein şunları bildirecekti:[xiv]
‘[Halil Paşa’nın] Kurmaylarından bir albay biraz önce bana Musul’da da Ermenilerin başının ezilmesi gerektiğini ve bunu kendisinin yapmak istediğini söyledi; benim engel olmama da izin vermeyecekmiş; Almanlar Türklerin dostluğuna ihanet ediyormuş, çünkü Ermenileri kurşuna dizmelerine engel olmak istiyormuşuz.’
Holstein’ın uyarılarına rağmen, Musul’da da Halil Paşa’nın emrettiği bir Ermeni katliamının önüne geçilemedi. Nihayetinde, savaş sonrasında Divan-ı Harbi Örfi'de yargılanmak üzere diğer önde gelen İttihatçılarla beraber tutulduğu Bekirağa Bölüğü’nde kendisini ziyaret eden Britanyalı bir bahriye zabitine, kurbanlarının sayısının ‘Aşağı yukarı 300 bin Ermeni. Saymadım... 50-60 bin Arap... 13 Yahudi...” olduğunu söylediği iddia edilecekti.[xv]
Bekirağa Bölüğü’nden kaçırılarak Anadolu’ya geçirilen Halil Paşa, Milli Mücadele’ye destek için Sovyetler Birliği’yle görüşmeleri yürüttü. Ardından Cumhuriyet döneminde önemli bir görev almayan Kut, ‘Kut’ül Amare Zaferi kahramanı’ olarak bazen gazetelerde boy gösterdi. Bu söyleşilerden birinde, II. Dünya Savaşı sırasında da Sovyetler Birliği’nin muhakkak yenilmesini istediğini ve bunun olmaması durumunda ‘dünyanın büyük bir müşkülle karşı karşıya kalacağını’ düşündüğünü dile getirmişti. Hatta bu hususta, Hitler’e bir telgraf ulaştırmayı ve İngiltere’yle ittifak yapması gerektiğini tavsiye etmeyi ihmal etmemişti.[xvi]

Emre Can Dağlıoğlu



[i] Eugene Rogan (2015), The Fall of the Ottomans, New York: Basic Books, s. 267.
[ii] Rogan, s. 264.
[iii] Rogan, s. 263.
[iv] Rogan, s. 268.
[v] Rogan, s. 270.
[vi] Bu yolculuk, sonrasındaki esir hayatı ve bölgedeki Ermenilerin durumuna dair Hindu bir askerin tanıklık için bkz. Amitav Ghosh (2015), ‘Paylaşılan Acılar: Hintliler ve Ermeniler Ras al-‘Ain Esir Kamplarında (1916-1918)’, Birikim, http://goo.gl/2S9m8h, Son Erişim Tarihi: 28 Nisan 2016.
[vii] Rogan, s. 272.
[viii] Grigoris Balakian (Krikor Balakyan) (2009), Armenian Golgotha, New York: Alfred A. Knopf (Kindle), s. 711.
[ix] Balakian, s. 710.
[x] T24, ‘Erdoğan: Kut'ül Amare zaferini tarihten kazımaya çalıştılar, yarın resmi anma yapacağız’, http://goo.gl/QqXQfe, Son Erişim Tarihi: 28 Nisan 2016.
[xi] Vahakn N. Dadrian (2005), Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, İstanbul: Belge Yayınları, s. 60.
[xii] Raymond Kevorkian (2011), The Armenian Genocide: A Complete History, New York ve Londra: I.B. Tauris, s. 339.
[xiii] Wolfgang Gust (der.) (2010), Ermeni Soykırımı 1915-16: Alman Dışişleri Bakanlığı Siyasi Arşiv Belgeleri, İstanbul: Belge Yayınları, s. 371-72.
[xiv] Gust, s. 527.
[xv] Taylan Sorgun (1972), Bitmeyen Savaş, İstanbul: Yenigün Yayınları, s. 241’den aktaran Dadrian, s. 61
[xvi] Milliyet (1950, 7 Ağustos), ‘Eski komutanımız vaziyet için ne diyor’, s. 2.