30 Ağustos 2016 Salı

Nubar Terziyan ve Yeşilçam’da Gayrimüslimler

Memleketçe Yeşilçam filmlerini çok seviyoruz. Ekranda ne zaman karşımıza eski bir Türk film çıksa dayanamayıp izliyoruz. Hatta bu yoğun ilgiyi nostaljik bir tutku haline de dönüştürüp. Yeşilçam filmleriyle bugün çekilen filmleri kıyaslayıp "Şimdiki filmlerde Yeşilçam filmlerinin tadı" yok bile diyoruz. Fakat gelin görün, filmlere gösterilen ilgi Yeşilçam tarihinin kendisine gösterilmiyor. Neredeyse kendi ailemizden bildiğimiz nice oyuncunun hayat hikayelerini, çektiği sıkıntıları bilmiyoruz hatta ilgilenmiyoruz. bile. Dolayısıyla ülke sineması tarihine dair bildiklerimiz de oldukça kısıtlı ve eksik bilgilerden oluşuyor. Mesela Türkiye sinemasının gelişiminde önemli katkılarda bulunan, Ermeni, Yahudi, Rum sinemacılar olduğu pek bilinmez. Cumhuriyet'in kurulmasından önce Osmanlı'da ilk sinema faaliyetlerini gayrimüslimler yapmışlardır örneğin. Gerek Cadde-i Kebir'de işlettikleri sinema salonlarına getirdikleri filmlerle gerekse de sektör içerisinde yapımcı, kameraman, kurgucu ve oyuncu olarak çeşitli kademelerde yer almalarıyla Türkiye sinemasının önemli bir parçası olmuşlardır. Bununla beraber Burçak Evren gibi birçok sinema tarihçisine göre Türkiye sinemasının ilk filmi olarak Manastırlı Manaki kardeşlerin çekmiş olduğu ve bugün halen Makedonya Film Arşivi'nde bulunan V. Sultan Mehmed Reşat'ın Manastır ve Selanik Ziyareti (1911) olarak kabul edilmektedir. Yine Burçak Evren'e göre neticede Manaki kardeşler Osmanlı tebaasından sayılabileceğinden Türkiye sinema tarihini 1911 yılından itibaren başlatılabilir.[1]
Fuat Uzkınay imzalı Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı filminden bir kare
Fakat bu durum Türkiye resmi tarih anlatısına pek uygun kaçmadığından ötürü olacak, Türkiye sinema tarihinin başlangıç noktası olarak bu film değil, bugün hala çekilip çekilmediği tartışmalı olan Fuat Uzkınay'ın 1914 tarihli Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı filmi kabul edilmiştir.[2] Gerçi bu ilk film konusu çok tartışmalı bir konudur ve halen tam bir mutabakata varılamadığını da belirtmek gerek. Fakat netice itibarîyle Türkiye sinema tarihini Manaki kardeşlerin filmiyle değil de Fuat Uzkınay'ın filmiyle başlatmak bile memleketin hâkim ideolojik bakış açısını özletmektedir. Yeşim Tabak, Altyazı Dergisi'nde çıkan bir Tuhaf Bellek Oyunu yazısında bu durumu harikulade bir şekilde özetlemektedir:
Kısacası ilk filmimiz, tam bir belirsizlikler toplamı. Sırf bu yüzden bile, TC’ye yakışıyor aslında. Ayrıca Osmanlı’yı iyice eritip ondan geriye kalanları Türkiye’ye dönüştürecek Birinci Dünya Savaşı başladıktan sadece birkaç gün sonra, tamamen savaş psikolojisiyle gerçekleşen bir eylemi belgelemiş bir filmden bahsediyoruz. Yönetmeni Türk, yapımcısı ordu, teması ‘milli irade’, konusu ‘bir diğer millete ait fallik imgenin imhası’, hem de gayrimüslim bir unsurun tasfiyesi. Filmin bugüne ulaşmamış olması ise, en iyi ihtimalle, bir özensizliğin sonucu. Daha ne olsun? Bir film Türkiye’nin ilk filmi olmak için daha ne yapsın? Köklerle bağını havaya uçurarak yola çıkan bir ülkeye, acı bir hatıranın silinmesini konu eden bir ilk film.
Gerçi son yıllarda bu tek taraflı tarih anlayışını kıran akademik çalışmalar artmaya başlamıştır. Dilara Balcı'nın Osmanlı'dan Yeşilçam'a Türkiye sinemasında gayrimüslim temsillerini incelediği çalışması Yeşilçam'da Öteki Olmak, Gül Yaşartürk'ün Eleni, Kiko, Maria ve Yorgo Türk Sinemasında Rumlar kitabı Yorgo Bozis - Sula Bozis'in Paris'ten Pera'ya Sinema ve Rum Sinemacılar ve Senem Duruel Erkılıç'ın Türk Sinemasında Tarih ve Bellek çalışması akla ilk gelenlerdir.
Bu çalışmalar Türkiye sinema tarihinin gayrimüslimlere bakış açısının ne kadar problemli ve yanlı olduğunu göstermesini bakımından çok önemlidir. Özellikle Dilara Balcı'nın çalışması, Türkiye sinemasında gayrimüslim temsillerinin ne kadar gerçek dışı ve yanlı anlatıldığını deşifre etmesi bakımından oldukça değerlidir.[3] Balcı, çalışmasında izlemiş olduğu yüzlerce Yeşilçam filminde gayrimüslim temsillerinin belirli stereotiplere göre tanımlandığını saptamıştır. Örneğin Yeşilçam'da karşımıza çıkan Rumlar iffetsiz, Ermeniler tonton ve dul, Yahudiler ise cimri olarak gösterilmiştir.

Bu listeye Nubar Terziyan'ın hatırlarının yer aldığı ve İletişim Yayınları tarafından ilk baskısı 1994 yılında yapılan, 2014 yılında yeni bir kapak tasarımıyla yeniden yayımlanan Ne idim ne oldum... kitabı da eklenebilir. Özellikle Türkiye'de biyografi çalışmalarında eksiklik düşünüldüğünde Terziyan'ın eseri daha önemli hale gelecektir. Sayısız filmde rol almış emektar bir sinema oyuncusunu yakından tanımaya fırsat veren kitap yakın dönem Türkiye'nin gayrimüslimlere uygulanan ayrımcı politikaların bir özeti gibidir. Cumhuriyet tarihinde gayrimüslimlerin başına gelen bütün ötekileştirici siyasetten Nubar Terziyan da etkileniyor. Ne idim ne oldum... içtenlikle yazılmış sade bir hayat öyküsü. Terziyan hatıralarını kuruluşu 1908'e kadar giden Ermenice gazete Jamanak'tan gelen ısrarlar sonucu yazmış. Sadece Yeşilçam'ı değil ama hayatının sıradan detaylarını, eski İstanbul'u, çocukken ne kadar yaramaz olduğunu, komik askerlik hatıralarını, çapkınlık maceralarını, yaşlılığını ve hayatın hızına yetişmemesini her cümlenin başına "sevgili okuyucu" diyecek kadar zarif bir dille anlatan Nubar Terziyan, hayatta en çok eşi Katrin'i sevdiğini söylüyor. Boğazda yüzmeye bayılırmış bir de, yaz kış deniz girermiş. Bu tutkusu boğazın iyice kirlendiği dönemlerde bile devam etmiş. Deniz dışında, Nubar Terziyan'ın tutkuyla bağlandığı bir başka şey ise; haliyle oyunculuk.
İlk Oyunculuk Deneyimi Tiyatro, ilk film Efsuncu Baba
Nubar Terziyan, gençliğinde polis olmayı düşlerken, kendisini bir anda sahnede bulmuş. Polis olamadığı için üzülürken, bu hayal kırıklığını da, sinema da oynadığı komiser rolleriyle telafi etmiş. Terziyan'ın sahne tozunu ilk yutması okul müsamerelerinde hazırladığı piyeslerle olmuş. Okulda "Artist Nubar" lakabını hak edecek kadar başarılı bir oyuncuymuş. Zaten sınıftaki yaramazlıklarını, sahnedeki başarısıyla unutturuyormuş. Yirmi üç yaşındayken "Gençler Temaşa Heyeti"ne girmiş. Burada yakın arkadaşlarıyla bir çok klasik oyunu sahnelemişler. O yıllarda hem babasının dükkanında çalışıp hem de tiyatro temsilleriyle haşır neşir olmuş. Bununla beraber sadece oyunculuk yapmıyor, bilet kesme, kazanılan parayı bölüştürme işleriyle de uğraşıyormuş. Nubar Terziyan bu hatıraları "ne kadar başarılı" bir oyuncuyum havasında değil, aksine tevazuunu bir an olsun bırakmadan aktarıyor bizlere. Hamlet oyunu için ihtiyaç duyulan kurukafayı, mezarlıktan nasıl çalıp daha sonra aynı kurukafayı yerine nasıl koyduklarını anlatarak ya da film setine gelen kavuncundan nasıl kavun seçtikleri gibi hayatın içinden detaylarla aktarıyor. Sonsuz mesleki başarılar, ödüller geçidi yok anlayacağınız. Zaten kendisinin aldığı tek ödül 5. Ankara Film Festivali'nin 1993 yılında verdiği Emek Ödülü olmuş. Terziyan hem oyunculuk hem de bilet kesme işleriyle uğraştığından, yer sırası kavgası sebebiyle mahkemelik de olmuş. Mahkemelik olma sürecinde hakim karşısında sahnedeymiş gibi nasıl 'rol' kestiğini anlatması onun oyunculuğa ne kadar tutkulu olduğunun da bir göstergesi. 1940'lı yılların başında ise tiyatrodan sinemaya ilk geçişi ise Aydın Arakon'un Efsuncu Baba (1949) filmiyle oluyor. Kaleme aldığı tek Yeşilçam anısı da bu! Görüşme için gittiği Atlas Film sahipleri Murat Köseoğlu ve Nazif Duru'yu, Efsuncu Baba filmindeki iplikçi rolünü kaptıktan sonra, sokakta büyük bir jön edasıyla nasıl keyifle yürüdüğünü, rolüne çalışmak için gecesine gündüzüne nasıl kattığını uzun ve iştahlı bir şekilde anlatıyor. Seyircinin aklında yer ettiği babacan, iyi yürekli, yardımsever rollerin aranan oyuncusu Nubar Terziyan, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni (Yavuz Turgul, 1990) ve Bodrum Hakimi (Türkan Şoray, 1971) gibi birçok ünlü yapımda da yer alır.

Bu süre zarfında Türkiye siyaseti hararetli bir döneme girer. Milliyetçilik zehri siyasi erkler tarafından topluma boca edilmeye başlanır. 1934 yılında Trakya'da Yahudilere uygulanan şiddet eylemleri, 1950'li yıllarda Varlık vergisi kanunu, yirmi kur'a askerlik ve nihayetinde 6-7 Eylül olayları patlak verir. Bir tür Türkleştirme politikasıdır yaşanan. Siyasi iktidarın baskısı ve medyanın azımsanmayacak yönlendirmesiyle Türkiyeli gayrimüslimlerin büyük bir çoğunluğu ülkeden ayrılmak durumunda kalır, ekonomik olarak zor duruma düşer. Dolayısıyla o yıllarda gayrimüslimlere uygulanan bütün ayrımcı politikalardan Nubar Terziyan da etkilenmiştir.
Nubar Terziyan 6-7 Eylül Olaylarının Ortasında Kalıyor
Terziyan, her ne kadar kitapta Varlık Vergisi'nin yaratmış olduğu tahribatı anlatmamış olsa da, o dönem birçok gayrimüslim vatandaşın bu ayrımcı ekonomi politikalar yüzünden büyük mağduriyetler yaşamış, işyerlerini kaybetmişlerdir. Dolayısıyla o yıllarda Yeşilçam'da yapımcı ve sinema salonu işletme sahibi birçok gayrimüslim de Varlık Vergisi borcunu ödeyemedikleri için şirketlerini kaybetmek durumunda kalmışlardır.[4] Varlık Vergisi yaratmış olduğu ağır tahribat sebebiyle sinema sektörü içerisindeki birçok gayrimüslim yavaş yavaş piyasanın dışına itildiklerinden sektör içerisinde tutunabilen çok az sayıda gayrimüslim sinemacı kalmıştır.[5] Türkleştirme politikalarının yoğun olarak yaşandığı 1940'lı yıllarda Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların başına gelenlerden Terziyan da nasibini alıyor. Örneğin, 20 kur'a askerlik nedeniyle 1941 yılında tekrar askere alındığını şöyle anlatıyor:
Sene 1914, herkes gibi bizler de tekrar vatani vazifeye çağrıldık... Askerlik şubesine gidip teslim oldum. Dağıtımda beni Boğaziçi'ne sevk etmişlerdi, evvela Bentler, daha sonra Zekeriyaköy ve sonunda Gümüşdere.
Nubar Terziyan, yeniden askere alınmasıyla ilgili olan kısımlar üzerinde pek durmuyor, o kısımları komik askerlik hatıraları olarak anlatıyor. Lakin kitabın en can alıcı ve çarpıcı bölümü 6-7 Eylül olayları sırasında yaşadıkları oluyor.[6] Nubar Terziyan, 6- 7 Eylül olaylarının başladığı sıralarda, evinde neşe ile gazete okumaktadır. Hatta eşi Katrin'in onun bu neşeli haline şaşırıyor. Daha sonra sokaktan inanılmaz bir gürültü duyuluyor. Nubar Terziyan, dışarıya çıkıp gürültünün ne olduğuna bakmaya çıkıyor. Sokaktan kalabalık bir insan grubu "Bayrak asın, bayrak asın" diye bağırarak gelmektedir. Nubar Terziyan, olayların ne olduğunu anlayamaz. Karısının telaşla eline tutuşturduğu bayrağı giriş katında oturduğu evine asar.  Bu sırada Terziyan, kalabalıktan gelen "bayrak asmayan dükkanların kapılarını, camlarını indirin" sözünü işitir, o sırada karşı sokakta oturan kırtasiyeci olan arkadaşının dükkanına bayrak asmaya gider. Arasına karıştığı grupla Taksim'e doğru sürüklenirken kalabalığın amacını anlar: Aya Triada Kilisesi'ni yakmak.
Terziyan, durumu önlemek için yerde bulunan gaz dolu bidonları tek tek döker. Bu sırada Polis tarafından göz altına alınır ama Aya Triada Kilisesi’ni yanmaktan kurtarır. Uzun saatler Polis gözetiminde kalır ve sonunda serbest kalır. Nubar Terziyan, yaşananlar hakkında olumsuz hiçbir şey söylemiyor, ufak bir sitemle yetiniyor:
Ruhlarımız Tanrı'ya hesap vermek üzere uçar, bedenlerimiz ise akreplere, çıyanlara yem olmak üzere toprağa girerler. "Hepimizin babası Adem ve anası ise Havva," deriz, demek hepimiz kardeşiz. Ama sonra bunları unuturuz, kardeş kardeşi vurur ve birbirimizi yeriz.
Nubar Terziyan'ın isim bile vermeden, sıradan bir olay gibi anlattığı ve yakın dönem Türkiye tarihinin en karanlık günlerinden biri olan 6-7 Eylül Pogromu’na dair kitapta olumsuz bir şey söylememesi, yaşananları neredeyse kaderci bir yaklaşımla yorumlaması, üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken bir husustur. Onun yaşadıkları karşısındaki sessizliği, Cumhuriyetin azınlıklara karşı uyguladığı yoğun baskının sonucu olmasıdır bir bakıma. Dolayısıyla kendisinin bu acı hatıraları doğrudan, adını koyarak anlatamamasına yol açmış olabilir. Gerçi Nubar Terziyan'ın, Sevag Beşiktaşlıyan'ın yazısında belirttiği gibi bu uzun baskı ve ayrımcılık döneminde bile ismini değiştirmemesi önemli bir direniştir. Netice itibariyle Yeşilçam'da Ermeniliğini saklamayan nadir oyunculardan biri olmuştur.
Yeşilçam'da yakından tanıdığımız birçok gayrimüslim oyuncu 1940'lı yıllarda hızla yükselişe geçen milletçilik söyleminin yaratmış olduğu tedirginlikle kimliklerini saklama ihtiyacı duymuşlardır. Örneğin, Adile Naşit, Vahi Öz, Kenan Pars gibi ünlü oyuncular Ermeni kimliklerini saklamışlardır.[7] Gerçek ismi Kirkor Cezveciyan olan Kenan Pars'ın bu meseleyle ilgili şöyle bir sözü vardır: "Kirkor Cezveciyan, sadece kimliğimdeki adım. Kullanmıyorum. Türkiye’de doğan, Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanını taşıyan, bir Türk gibi yaşayan adama ne denir? Ben bir Türk’üm”

İşte böyle bir dönemde Nubar Terziyan üzücü bir olay yaşar. Ayhan Işık'ın hayatını kaybetmesinden sonra gazeteye vermiş olduğu ilana “Oğlum Ayhan, dünya fanidir ölüm herkese nasip ama sen ölmedin zira geride bıraktığın bizlerin ve milyonların kalbinde yaşıyorsun. Ne mutlu sana (...) Amcan: Nubar Terziyan.” Ayhan Işık'ın ailesinden şöyle bir cevap gelir: “Önemli bir düzeltme. ‘Amcan Nubar Terziyan’ imzasıyla çıkan ilanla sevgili varlığımız Ayhan Işık’ın hiçbir ilişkisi yoktur. (...) Görülen lüzum üzerine üzüntüyle duyururuz. Ailesi.”
Görülen odur ki, Ayhan Işık'ın 'Ermeni' olarak algılanması ihtimali bile ailesi için kabul edilebilir bir olay değildir. Nubar Terziyan'ın oğlu Berç Alyanakziya ile yapılan röportajda, bu duruma babasının çok üzüldüğünü ve "bu iş böyle olmayacak" dediğini öğreniyoruz.[8] Yukarıda da belirttiğimiz gibi Nubar Terziyan'ın ve diğer gayrimüslimin yaşadığı acıları, sıkıntıları dile getirememeleri yoğun siyasi baskılar neticesindedir. Dolayısıyla Nubar Terziyan'ın kitapta satırlarına döktüğü geçmişe yönelik sitemle karışık şu sözü bugün için oldukça anlamlıdır: "Doğduğum memlekette kendimi sizlere sevdirdim, paradan ziyade sempatinizi kazandım."
Lakin herkesin gözünün önünde cereyan eden bu olaylar karşısındaki bizim suskunluğumuz, bu hakikatlerin ortaya dökülmesi için bunca yıl beklenmesi, daha yeni yeni resmi tarih anlatılarının dışına çıkan hakikatlerin tartışılmaya başlanması, önemli bir tartışma meselesi olarak kenarda durmaktadır.
Bununla beraber o yıllarda, olaylar çok tazeyken yaşananları anlatmayan, görmezden gelen birçok yazarın, aydının da olduğunu biliyoruz. Peki, onları bu suskunluğa iten sebep neydi? Bu sorulara hakiki cevaplar aramak gerek. Çünkü ne de olsa "anlatılan senin hikayendir" bir anlamda. Nubar Terziyan gibi tarihe tanıklık etmiş oyuncuların anıları yakın dönem siyasi tarihimiz hakkında önemli cevaplar verebilir. Dolayısıyla da Nubar Terziyan'ın hatıralarını da sadece çok sevdiğimiz bir Yeşilçam oyuncusunun hatıraları olarak değil, aynı zamanda yakın dönem siyasi tarihinin bir özeti olarak da okunmalıdır kanımca.

Can Öktemer



* Bu yazı Sekans dergisinde yayımlanmıştır.
[1] Osmanlı'da ve Cumhuriyet'te sinemanın ilk yıllarına dair bkz. Dilara Balcı, Yeşilçam'da Öteki Olmak, s. 87
[2] Yeşim Tabak'ın Bir Tuhaf Bellek Oyunu yazısının tamamı için: http://www.altyazi.net/yazilar/diger/bir-tuhaf-bellek-oyunu/
[4] Bu konuda Ali Özuyar'ın Kebikeç dergisine 2009 yılında yazdığı makale için: Varlık Vergisi Mağduru Sinemacılar https://kebikecdergi.files.wordpress.com/2012/07/16_aliozuyar.pdf
[5] Dilara Balcı'nın Yeşilçam'da Öteki Olmak kitabında bu konu hakkında bahsettiği bölüm için: Türkiye Sinema Sektöründe Gayrimüslimler s.67-71
[6] Nubar Terziyan'ın 6-7 Eylül olayları sırasında yaşadıklarına dair daha uzun ve detaylı bir yazı için, Sevag Beşiktaşlıyan'ın yazısı: http://www.agos.com.tr/tr/yazi/2634/nubar-terziyan-6-7-eylulu-anlatiyor
[7] Mesut Kara'nın Evrensel'e bu konu hakkında yazdığı yazı için: http://www.evrensel.net/yazi/71636/adile-isiyan-kirkor-nubar
[8] Berç Alyanakziya ile yapılan röportaj için: http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10884/iyi-ki-dogdun-nubar-terziyan

14 Haziran 2016 Salı

Cem Aksel: ‘Türkiye’deki caz müziğe ilgi, dünyadaki ilgiyle paralel’

Cem Aksel, Türkiye’nin en önemli caz bateristlerinden. Kendisini aynı zamanda Ortaçgil albümlerindeki nefis davul performanslarından da tanıyoruz. 1990’lı yılların başında dahil olduğu Ortaçgil orkestrasına 30 yıldır aralıksız devam etmekte, bununla beraber yine sayısız önemli müzisyenin albümünde davul çalmışlığı da var. Lakin kendisinin asıl tutkusu hep caz olmuş. Küçük yaşlarda bu müziğin hayranı olmuş ve zamanla da icracısı olmuş. Cem Aksel’le Türkiye’de caz müziğini, hazırlamakta olduğu solo albümünü ve Ortaçgil müziği hakkında konuştuk.
Cem Aksel
- Klasik bir soruyla başlayalım isterseniz, müzikle ilgilenmeye ilk ne zaman başladınız?
Ortaokul yıllarımda başladım diyebilirim. 13-14 yaşlarında caz müziğiyle ilk olarak ilgilenmeye başladım. 1977 yılında da ilk davul setimi almıştım.
- Peki, evde caz müziği dinleniyor muydu?
Evde ailenin müziğe ilgisi vardı. Ben Ankara doğumluyum, babam Durul Gencer’in çok meşhur olduğu dönemlerde çok yakın arkadaşıymış. Hala görüşürüz, Durul abi o dönemleri anlatır. Babamın dediği şu: Ben bebekken babamın arkadaşları toplanır, plaklarla caz dinlerlermiş. Ben de caz dinlememi oraya bağlıyorum aslında.
- Stuart Hall, şöyle demiş; "17 yaşımdayken Miles Davis dinledim ve o müzik benim ruhuma işledi." Sizi de hayatınızda çok etkileyen bir müzisyen oldu mu?
Ben radyodaki caz programlarıyla ilgileniyordum. Orada tabii bir sürü isim çalıyordu. Dolayısıyla oradan birçok isim öğrendim. Onların içinden piyanist Bill Evans mesela beni ilk kez derinlemesine caza iten müzisyen oldu. Beni asıl etkileyen dönem 60’lar oldu. Bunun içinde Miles Davis de var sonrasında tabii.
- 60’lı yıllar cazın altın çağı zaten...
Tabii modern anlamda öyle. Miles Davis bir sürü parçaları hala günümüzde geçerli.
- Peki, davulculuk merakı ne zaman başladı?
Davulculuk merakı yine küçüklükten geliyor sanırım. Caz müziğindeki davul sesi kulağıma daha hoş geliyordu. Davula ilk başladığımda dönemin pop müziğini de oradan, buradan duyuyordum ama o davul soundunu hiç sevmezim. Daha böyle içinde armonikleri olan, açık, susturulmamış, daha tiz akortlu davul nedense daha hoşuma gidiyordu.
- O yıllarda en çok beğendiğiniz davulcu kimdi?
Zaten radyodan takip edince bütün isimleri ister istemez öğreniyorsun. O dönemde Bill Evans’ın bir albümünde Paul Montian davul çalıyordu, onu öğrendik. İşte sonra Jack DeJohnette’i öğrendik, Tony Williams, tabii Miles Davis’le çalıyordu, dolayısıyla onu da öğrendik. Ondan sonra Elvin Jones’u öğrendim. Bu insanlar özellikle Tony Williams ve Elvin Jones, bu işin modernleşmesinde ekolü, temeli oluyor. Dolayısıyla radyo yayınları sayesinde isim olarak her şeyi öğrenmiş oluyorsun.
- Peki, radyoda hangi yayınlar vardı. Erol Pekcan’ın meşhur yayını da var mıydı içlerinde?
Şimdi şöyle söyleyeyim. Erol Pekcan’ın da hazırladığı bir program vardı. Bu bahsettiğim yayınlar, 75-80 yılları arasında olmuştu. Selçuk Sun’un hazırladığı ‘Caz Sanatı’ isimli programı vardı, onu hatırlıyorum. Esas önemli olan, Hülya Tunçağ’ın sunduğu programlardı. Cumartesi günleri saat 9’da bir saatlik bir caz programı olurdu. Hülya Tunçağ orada hem yeni plakları hem de tabii TRT o zaman Eurovision üyesi olduğu için Avrupa’daki bir takım caz festivallerinde kaydedilen ve hiç yayınlanmayan kayıtları çalma şansı vardı ve bu kayıtları da çalıyordu. Dolayısıyla o yıllardaki festivallerde ne tür müzikler çalındığını da farkında olmadan duymuş oldum. O yıllarda internet olmadığını düşünürsek çok önemli bir şey yapıyordu. Zaten o yıllarda Türkiye’de çok geniş bir plak arşivi yoktu. Biz radyodan öğrenip yurtdışına gidenlere ‘Şu plağı alır mısın?’ diye sipariş ederdik.
- O yıllarda caz tutkunu olan bir çok kişinin ortak şikayeti Türkiye’de iyi plaklara ulaşamamak olduğu yönünde. Siz de benzer zorlukları yaşadınız mı?
Şimdi küçüklüğümde hatırlıyorum; evde birçok plak vardı ama bunlar caz değildi. İlkokul dörtten sonra biz İstanbul’a taşındık. İstanbul’a taşındıktan sonra mahallede bir takım insanlarla tanışıp, işte plakçılara gitmeye başladık neler var diye. Bağdat Caddesi’nde Suadiye’de Metronom diye bir yer vardı. Anadolu yakasının en önemli plakçısıydı. Karşı tarafta da bir iki tane önemli plakçı vardı. Böyle birkaç tane dışarıdan plak getiren dükkan vardı. Ancak bu plakları satmıyorlar, gidiyorsun, kayıt ediyorsun. Sen işte kasetle gidiyorsun, dakikası bilmem kaç liradan kaydettiriyorsun. Bizim o yıllarda kaldığımız Turşucuderesi Mahallesi’nde bir plakçı açılmıştı. Ondan sonra o mahallede herkes caz müziği dinler oldu. Sebebi de şu, gelen plaklardan ben bir kaset kaydettiriyorum. Diğer bir arkadaş başka bir plağı kaydettiriyor. Sonra o kasetler evde değiş tokuş oluyor. Dolayısıyla oraya gelen bütün albümlerin tamamını herkes dinliyordu. Mahallenin tamamının caz müziğiyle ilgilenmesi, bugün için düşündüğümüzde, olağanüstü bir şey. O yıllarda Türkiye’ye Avrupalı bir şirket olan ECM’in albümleri çok gelirdi. Dolayısıyla ECM’den çıkan albümleri çok dinledik ama ECM, çok Avrupa merkezli bir şirket. Bu yüzden, ABD’de üretilmiş albümler yine yurtdışında siparişle geliyordu, piyasada daha az bulunuyordu.
- Yine de yurtdışında çıkmış, popüler plaklar piyasada kolay kolay bulunamıyordu değil mi?
Tabii, kolay kolay bulunmuyordu ama mahallede caz dinleyen insanların - bunlarda -10-15 kişiyi geçmez- her birinin bir kanalı olduğunu düşünürsen, yurt dışına giden, sonra müzisyenlerin bir bağlantısı var, herkes bir albüm sipariş ediyor bir yerden. İşte daha sonra bir evde toplanıyorsun, sen de albümlerini götürüyorsun, ‘Bende bunlar var’ diye. Onda bu kaset var, bunda bu kaset var, dinleniliyor, istersen o kasetten kopya ediniyorsun. Türkiye için albüm çeşitliliği yine de genişti. Bu sayede, ciddi sayıda iyi albümü takip edebildik.
- Buradan bateristliğe geçelim dilerseniz. Caz bateristliğinin öğreniminin zorluğu üzerine türlü rivayetler mevcuttur. Bununla beraber daha hızlı ritimli heavy metal türü müziklerde de davul icracılığının zorluğundan bahsedilebilir. Size göre nasıl zorlukları vardır bateristliğin?
Heavy metal ve caz bateristliğinin arasında stil olarak elbette çok fark var. Teknik olarak, sonuçta kas hafızasıyla alakalı bir durum. Her gün tekrar etmek gerekiyor. Bu kas hafızasının aslında metal davulculuğunda ya da caz davulculuğu arasında bir fark yok. İkisinin de aynı tip kas hafızası var. Ama müzikal anlamda yani ritmi düşünme açısından çok büyük farklar var. Yani sonuç olarak, iyi bir heavy metal davulcusu caz çalamaz, iyi bir caz bateristi heavy metal çalamaz. Bunun için ayrı bir eğitim sürecinden geçmesi gerekir.
- Peki, ne gibi eğitim süreçlerinden geçmek gerekir iyi bir caz bateristi olmak için?
Caz en nihayetinde emprovize bir müzik olduğu için, bir form üzerinde sürekli doğaçlama çalma ve kendi tekrar etmeme gibi bir durumu var. Buna kısaca ‘Kelime haznenizin oldukça geniş olması lazım’ derler. Dolayısıyla caz müzisyeninin kendisini teknik sürat geliştirmekten daha çok, bir cümle ve bir ifade aracı olarak aleti geliştirmesi önemli. Fikir geliştirmek, orijinal olmak önemli. Caz bateristi o kas hafızasını tamamen yeni fikirler için kullanması gerekir. Tabii, bunun için de bütün geleneği bilmek zorundasın, geleneksel bir sürü malzemeyi biliyorsun ama bu malzemeyi kullanmayıp kendini de katıyorsun. Zaten meşhur ve iyi bir caz davulcusu tamamen kendine has bir stil ortaya koyan insanlar arasından çıkıyor. Yoksa ikinci sınıf bir caz davulcusu da çok iyidir, sadece yeteri kadar orijinal değildir. Ama metal gibi müzik türlerinde de orijinallik önemli, lakin orada robotik veya kompüter kusursuzluğuna yaklaşmak biraz daha önem kazanıyor. Caz müziğinde ise tam tersi, işi insani boyuta çekip uzamak, yani ritmi bilerek bozmak daha iyi algılanır.

- Son yıllarda kayıtlarda drum machineler çok fazla kullanılmaya başlandı, bu durumun davulculuk zanaatını yapaylaştırdığını düşünüyor musunuz?
Tabii, 80’li yıllarla birlikte kayıtlarda drum machineler ağırlık kazanmaya başladı. Drum machine işi bozdu diye bir şey diyemeyiz. Sonuçta drum machine de birisi tarafından programlanıyor. Dolayısıyla orada programlayan insanların ne kadar orijinal olduğu ya da olmadığı gene önemli. Programlanabilen aletlerle orijinal işler çıkartmak da en az orijinal davul çalmak kadar zor bir şey aslında. Yani taklit eden DJ’ler var, bir de kendi müziğini üreten ve son derece orijinal şeyler üreten DJ’ler var. Böyle bir DJ olmak kolay bir şey değil. Her gün her yeni çıkan aletlerle kurcalayıp orijinal bir ses yakalamak için onlar da çok ciddi çaba sarf ediyor. En az bir caz davulcusunun ya da metal davulcusunun etüt ettiği kadar. Dünyanın en büyük DJ’yi kim? Tiesto. Onu sadece taklit edersin ama onun yaptığı işi yapamazsın.
- Türkiye’de caz müziğin altın yılları hangi dönemdi?
Türkiye’de cazın altın dönemi var mı, ben bilmiyorum. Yani altın yıl olması için ne gerekiyor onu saptamak lazım sanırım. Faal caz müzisyen sayısını hesap edersek, altın yılların bu dönem olması gerekir. 2000 sonrası cazla ilgilenen müzisyen sayısı arttı. Her şeyi bırak, 2000 yılına kadar Türkçe caz albümü 2-3 taneyken şimdi 100’ü geçti.
- Bu ilgiyi neye bağlarsınız?
Sanırım prodüksiyon, yani dijital teknoloji sayesinde, kayıt stüdyoları ufaldı. Tabii sadece caza değil, diğer müzik alanlarında da müzisyen sayısı arttı. Pop müzik daha çok satar ve para kazandırır hale geldi. Eskiden, 80’li yıllarda bile pop müzikte bu kadar isim yoktu. Yani onla da bağlantılı olabilir.
- Peki, Türkiye’de caz müziğine yönelik bir ilgisizlik olduğunu düşünür müsünüz?
Aslında Türkiye’deki caz müziğine ilgi, dünyadaki ilgiyle paralel gidiyor. Sonuçta New York’ta da caz müziğine ilgi, nüfusuna göre kıyaslarsak, buradaki kadar bir şeydir. Tabii, oradaki müzisyen sayısı, albüm sayısı buradakinden fazla. Sonuçta orası caz müziğin başkenti ama New York’taki caz müzisyenlerinin albümlerinin ne kadar sattığını düşünürsen, yani dünyanın en önemli caz müzisyenlerinin sattığı albüm rakamı bizim yerli müzisyenlerinkiyle aşağı yukarı aynıdır.
- Türkiye’de caz müziğine gelen eleştiriler, bu müziği dinleyenlerin ve icra edenlerin elitist olması yönündedir. Böyle bir algı doğru mu sizce?
Evet, bence çok doğru. Böyle bir algı şu sebepten ötürü oluyor: Cazla hiç bir ilgisi olmayana gidip birkaç isim say deseniz, ilk Kerem Görsev’i söyleyecektir. Dolayısıyla Kerem Görsev, bu müziği elit bir noktada, smokinler giyip icra etmeyi seven bir insan. Böyle yaptığı için de kendisini eleştirecek değiliz. Ama bu imaj caz müziği elit bir müzikmiş gibi bir algı yaratıyor. Aslında gerçek hayatta bu durum öyle değil. Sonuçta son derece mütevazi kulüplerde caz dinlemeye gitmek de mümkün. Hatta İstanbul’da Mitanni diye son derece ucuz da bir yer var. Hatta İstanbul’da caz çalınan iki ana mekandan bir tanesi sayılır artık. İşte bu algının nedeni, biraz caz müzisyenlerinin de kendilerini bir üst sınıfa eklemlenmek için kullanma çabalarından da oluyor. Türkiye’de bizim tanıdığımız, bildiğimiz bir takım caz müzisyenleri arkadaşımız daha çok para kazanalım mantığıyla, bu işi daha pahalı sunmak hoşlarına gidiyor.
- Böyle lüks hotellerde ve ‘salon’ müziği havası gibi...
Evet, ama caz müziğinin biraz salon ve elit bir havası da var. Bu durum sırf Türkiye’de değil New York’ta da elitizm bir kısmı var. Şu anda New York’ta caz müziğini avangarde anlamda, sanatsal olarak bir yere taşıyan bir ekip var ama klasikleşmiş eski müziği yine lüks lokantalarda yine smokinle çalan da bir akım var sonuçta. Yani muhtemelen bizde algının sebeplerinden biri de bu işin sanatsal derinliğini kurcalayan daha az müzisyen olduğu için belki de.
- İKSV uzun yıllardır caz festivalleri düzenlemekte. Dünyaca ünlü caz müzisyenlerini ülkemize getirmekte, lakin yerli caz müzisyenlere yeteri kadar destek vermediği yönünde eleştiriler var. Siz ne dersiniz bu durum hakkında?
Sonuçta, İKSV dediğiniz anda ben İstanbul kültürüne katkı bulunmaktan bahseden bir vakıf anlarım. Caz festivallerinin 3 milyon Euro civarında bir bütçeleri oluyor. Bu bütçelerden çok minik de olsa, hadi yüzde bir bile olsa, yerli müzisyenlere katkı yapılması lazım, bu yok, sıfır. Bir de son zamanlarda şöyle bir durum ortaya çıkarttılar: Yerli müzisyenlere teklif götürüyorlar ama yanlarında bir yabancı zorunluluğu getiriyor.
- Orkestra içine mi?
Evet, Avrupalı bir yabancı bulun, her şeyini biz karşılayacağız diyorlar. Yani sen kendi grubunla albüm yapmışsın ama kendi grubunla çalamıyorsun. Saçmalıkların daniskası artık bu durum. İKSV’de bu işi elitleştiren tayfanın içinde. Hatta birinci sırada gelir. 25 senedir caz festivali yapıyorsun ama Türkiye’de caz müziği bir adım ileriye gitmiyor, nasıl oluyor bu iş? Her sene tonla para harcıyorsun bu festivale üstelik. Böyle ciddi festival düzenlenen bir şehirde, hiç değilse bunun gerçek hayata yansıması olması lazım. Yani daha çok caz müzisyenin çıkması lazım, daha çok kulüpte çalınıyor olması lazım, İKSV’nin bu kulüpleri desteklemesi lazım ama maalesef yok! Bir tek Garanti Bankası’nı caz çalınan mekanları desteklerken görüyorum. Onun da desteklediği yerler hiç doğru değil. Cazla hiç ilgisi olmayan bir kulüp, pazar günlerini caza ayırdım diyerek Garanti Bankası’ndan senelik 100 bin lira para alıyor ve pazar günlerini de ortalıkta olan bir takım müzikleri ‘caz’ adı altında garip bir şey sunuyor. Sen bu parayı neden ciddi caz mekanlarına yatırmıyorsun? Bu parayı neden gerçek caz müzisyenlerine yatırmıyorsun?
- Peki, Türkiye’de mekanların caz müziğine tutumları nasıl?
Mekanlar, kendi gelirleriyle ve giderleriyle eşitleyip son derece özveriyle bu işi yapıyorlar. Nardis, İstanbul’un en önemli caz kulübü. Bu kar marjıyla başka birinin bu işi yapabileceğine ben inanmıyorum. Sahipleri bu işe gönülden bağlı oldukları için bugüne kadar ayakta kalabildiler.
- Ayten Alpman, Nükhet Ruacan gibi çok önemli caz vokalistleri biz aslında pop şarkılarından tanıyoruz, onların cazcı kimliklerini pek bilmiyoruz. Türkiye’de bu müziği icra edip de geçimini sağlamanın mümkün mü?
Mümkün değil ama bu soruyu cazla özelleştirmeden genel olarak sanat yaparak geçinebilir mi, onu sormak lazım. Sanatla kim nasıl geçiniyorsa, cazla da o kadar geçinebilirsin. Bu durum sadece Türkiye ile de alakalı değil. Bugün çok ileri seviyede yaratıcı caz müzisyenleri New York’ta çok minimum şartlarda kendilerini sadece bu sanata adayıp yaşıyorlar. Aynı hayatı burada yaşayan caz müzisyenin olduğunu sanmam bile. Bugün dünyanın neresine bakarsan bak, ciddi sanat yapıp kim rahat bir hayat yaşabiliyor?
- Çok uzun süredir Ortaçgil’le beraber çalıyorsunuz. 90’ların başında çıkan Oyuna Devam albümüyle ilk kez çalmıştınız. Bize Ortaçgil’le çalmaya başlama hikayenizden bahsedebilir misiniz?
Erkan Oğur sayesinde Ortaçgil’le ufak bir tanışıklığımız vardı. Karşılaştığımız mekanlarda selamlaşma, hafif sohbet etme durumu oluşmuştu. 1980-1990 yılları arasında Ortaçgil faal müzikle uğraşmıyordu, kimya mühendisiydi. O dönemlerde müzik de yapmıyor, herhangi bir yerde de çalmıyordu, baya kimya mühendisliği yapıyordu. Hayatını öyle geçiriyordu. Galiba o yıllarda Erkan Oğur’la ikisi çalıyorlardı. Biz de onları dinlemeye gidiyorduk öyle bir tanışıklık vardı. Daha sonra o grubu büyütmeye, bir de albüm yapmaya karar verince, Gürol Ağırbaş ve ben katıldım Oyuna Devam albümü için. Dolayısıyla ilk o albümde çaldık.

- Siz geçici olarak mı girmiştiniz albüm için?
Yok, albüm kaydı için girdik. Ondan sonra Ortaçgil’i takip eden seyirci az olduğunda, ufak yerlerde çalıyordu, dolayısıyla yine bir grubu kaldıracak bir bütçe de yoktu ortada. Bu Şarkılar Adam Olmaz’dan sonra sabit bir kadroyla çalınmaya başlandı yanılmıyorsam.
- Sizin de katılımınızla birlikte özellikle Şarkılar Bir Oyundur gibi parçalarda yoğun bir caz etkisi hissediliyor Ortaçgil müziğinde...
Yani Ortaçgil müziğinde vardır caz. Zaten caza çok yakın ve o müziği yakından takip eden bir insan. Parçaların içerisine cazımsı öğeler katmak onun da hoşuna gidiyor ama tam anlamıyla caz olduğu zaman da, onu da o kadar istemiyor. "Bu çok caz oldu, bunu cazdan çıkaralım" diyor. Ortaçgil bu tip şeylere açık bir insan, her müzisyenin getirdiği malzemeyi kabul edebilen bundan zevk alabilen bir insan, yani müzisyenlere müdahale etmez.
 - Ortaçgil müziğine 2000’li yıllarla birlikte ilgi artmış görülüyor. Siz neye bağlarsınız bu durumu?
İyi ve orijinal bir şarkı yazmak, yani sözüyle, müziğiyle orijinal ve gerçekten derinlikli bir şarkı yazmak kolay bir şey değil. Zaten böyle şarkı yazan çok insan da yok. Pop müzikte zaten çok az. Ortaçgil, bu noktada pop ve caz müziğin de dışında, dolayısıyla kendine ait bir noktada, onun da kendine bir dinleyici kitlesi olduğunu düşünüyorum.
- Ama o da çok kemik bir kitleye tekabül etmiyor mu? Şimdi bu oran biraz artmış gibi...
Ülke ne kadar müziğe açılıyorsa, o oranda açılıyor. Yine aslında bütüne vurduğun zaman Ortaçgil’in aldığı pay düşük. Eskiden de yüz kişiden bir kişi Ortaçgil dinliyorsa, şimdi yine yüz kişiden bir kişi dinliyor. Ama eskiden yüz kişi müzikle ilgiliydi, şimdi bin kişi müzikle ilgili. Dinleyicisi arttı ama orana vurduğunuz zaman yine çok bir şey değişmiyor.
- Peki, dinleyici profili için ne demek istersiniz? Özellikle Ankara’daki konserlerde "konser esnasında konuşmayın" gibi bir uyarı notları asıldığına şahit oluyoruz...
Yani konser esnasında insanların konuşması sahnedeki volümü yükseltiyor, başka bir işe yaramıyor. Volüm, yüksek olunca akustik müzik çalması zor oluyor.
- Konser esnasında çalan müzikle ilgilenmeme, fotoğraf çekme falan gibi durumlar sizin konsantrasyonunuzu bozar mı?
O biraz içkili mekanın getirdiği bir problem. Bir de ayakta duruyorsa, onlar ne olursa olsun ilgiyi yitirmeye başlıyorlar. İnsanların susup dinliyor olması için oturması lazım. Normal şartlarda "Susun ulan!" deyip çalmamak lazım, o insanların da bir daha konsere gelmemesi lazım. Ama geliyorlar. Ortaçgil zaten tek başına çalıp, her işi yapabilen bir insan. Ortaçgil’in grupla çalmak çalışmak istemesinin başlangıç noktası volüm yükseltmek. 90’lı yıllarda çaldığımızda, izleyici çok konuştuğu zaman volüm olarak onların üzerine çıkıyorduk ya da Ortaçgil, parçalarını çalmayı bırakıp avangarde şeyler çalıyorduk, ta ki seyirci uyanana kadar ya da seyirci kaçırana kadar. Şimdi artık böyle şeyler yapmıyoruz tabii.
- Yakın dönem projeleriniz neler? Mesela sizden solo albüm gelecek mi?
Solo albüm düşünüyorum ama albüm yapmak, icracı olarak değil, müzik üretici olarak beni ilgilendiriyor. Dolayısıyla beste, kompozisyon yapıyor olman lazım. Bunun için de neredeyse beş senedir çalışıyorum. Bir yerde de neredeyse sadece kompozisyon çalıyorum gibi bir şey oluyor. Malzeme var ama zor şeyler çıkıyor, bu işin ilerlemesi için bir miktar maddi desteğe ihtiyacı var. Bunun sebebi de normal çalmak istediğim bütün müzisyenlere, arka arkaya 7-8, belki de daha fazla prova yaptırmak lazım. Bunun için de o müzisyenlerin takviminde o günü alman lazım. O günü de alman için müzisyene o günü finanse etmen lazım. Bunun için de hiçbir müzisyen arkadaşım benden para istemez, gönüllü katılır ama bütün bir insanları arka arkaya sekiz defa prova için toplamamız imkansız bir hale dönüşür. İlla birinin bir işi çıkacağından biri gelemez, öbürü gelemez dolayısıyla biz anca bir defa prova yapıp her ay baştan çalmak durumunda kalırız. Dolayısıyla bu işi yapamayız. Sonuç olarak albümü tamamlayabilmek için böyle bir paramız olması lazım.
- Son zamanlarda kimleri dinliyorsunuz?
Son zamanlarda benim takip ettiğim Steve Lehman var. Lehman, New York’un yeni ekol müzisyenlerinden. Bu tabii, yeni bir oluşum. Bunların etrafında dönüyor son dönem takip ettiğim müzisyenler. Benim takip ettiğim ana damar hep New York cazı oldu.
- Yıllardır dinlemekten bıkmadığınız bir başucu albümünüz var mı?
Miles Davis Quintet, üç ayda bir illa ki karşımıza çıkar.

Can Öktemer