8 Şubat 2012 Çarşamba

Burası bizim yurdumuz mu ki?

Burası bizim yurdumuz değil ki, bizi öldürmek isteyenlerin yurdu.*

Hrant Dink cinayet davasının ya da nam-ı diğer “ilahi adalet komedyası”nın sonucu malum... Erhan Tuncel’in cinayetten beraat etmesiyle hemen tahliye edilmesinin ardından, bütün bunlar yetmezmiş gibi gazetelerdeki ve televizyonlardaki röportajları ve şu an “bilirkişi” gibi muamele görmesi de cabası... Sadece 3 hafta önce, kendisi hak ettiği yerde, sanık koltuğunda oturuyordu, oysa şimdi, örneğin HaberTürk’teki “özel röportaj”ında bir piyano önünde, varaklı koltuklarda oturuyor. Sorun Erhan Tuncel’in orada oturmasında değil, onu oraya oturtanlarda elbette. Medyada “Erhan Tuncel orada, bu şekilde nasıl röportaj verir?” diye soruldu mu, sorgulandı mı, eleştirildi mi? Tabii ki hayır.

Medya, bu aralar başka önemli işlerle meşgul. Bunları sormak, Hrant Dink davasında bundan sonra neler yapılabilir diye konuşmak yerine (üstelik de Hrant’ın Arkadaşları bunla ilgili 31 Ocak’ta bir basın toplantısı düzenlemişken), Hrant’ın Arkadaşları’nın liberal mi, solcu mu, Fethullahçı mı olduğuna, “cinayet davasını Ergenekon’a bağlamaya çalışırken aslında cemaatin cinayetteki rolünü örtbas eden bir rol” mü üstlendiğine karar vermeye çalışılıyor. Tabii ki, beyhude çabalar olarak değerlendirilebilecek bu tartışmada henüz bir mutabakata varılamadı. Kahretsin, kendi iktidar kavgaları içerisinde yine bir yere oturtamadılar bu insanları.

Öte yandan, Ece Temelkuran’ın içtiği çayları, nasıl da işsiz kaldığını, Hrant’ın paraziti olup olmadığını, “sinsi, ahlak dışı, zekâ seviyesi düşük” eleştirilere** nasıl da maruz kaldığını ve tüm bunlara Hrant Dink’in “mirası”nın nasıl kenar süsü olduğunu gazetelerde okumaya mecbur kalıyoruz.

Fransa senatosunda yine gözler… Soykırımı inkâr yasasıyla ilgili yapılan itirazların sonucu bekleniyor. Yaptırımlar ellerde hazır, rahat rahat koltuklara oturup sonucu beklerken, Gaziantep’ten bir vatandaş kalkıp Sarkozy, Ermeni diasporası (bu kelimeyi her yazdığımda Word’ün bana “kopuntu” kelimesini önerdiğini de eklemeliyim) ve Türkiye’deki beş Ermeni vakfına 1915 ile ilgili, suçlamalar içerisinde “kadınların karnını deşmek” bile olan bir suç duyurusunda bulunuyor ve işin kötüsü, savcı da bunu kabul ediyor. Bu haberle hiç ilgilenilmiyor, zaten itibar edilecek bir tarafı da yok. Ama zihniyetin vahameti de fark edilemiyor.

Bir taraftan, Samsun’da bir dergi, Hrant Dink’i öldüren tetikçi Ogün Samast’ı övebiliyor hâlâ. 24 Nisan 2011’de, Batman’da askerliğini yaparken öldürülen Sevag Şahin Balıkçı’nın, aslında, komutanın ailesine dediği üzere “trafik kazası gibi” bir kazanın sonucunda ölmemiş olduğu nihayet çıkıyor ortaya. Fakat Sevag’ın katili, görgü tanığının “Kıvanç silahı Sevag'a doğrulttu ve tetiğe bastı. Ailesi, Kıvanç lehine ifade vermemi istemişti” demesine rağmen, “oy çokluğuyla” tutuksuz yargılanabiliyor.***


Ölülerimizle dahi uğraşmak hiç vazgeçilmeyen bir eylem türü... Malatya’daki Ermeni mezarlığının üzerinde buldozerler gezebiliyor. Malatyalı Hayırsever Ermeniler Derneği’nin bağışlarıyla yapılan gasilhane, son dua yeri ve bekçi kulübesi yıkılıyor Belediye tarafından. Sonra “ama biz bekçi kulübesini yıkacaktık, işçiler yanlış anlayıp hepsini yıkıvermişler” minvalinde bir açıklama yapabiliyor Belediye. Sonra telafi edeceğini ve yeniden inşa edeceklerini açıklıyorlar ama ne… Kimseye sormadan, o buldozeri sokabildiler mi oraya bir kere? Evet, sokabildiler.

Şimdi söyleyin bana burası kimin yurdu? Bizle yaşamak isteyenlerin mi, yoksa bizi öldürmek isteyenlerin mi? Öldürmek istemeseler bile, öldürenlerin karşısında sus pus olanların mı?

Tamar Nalcı

* Tezer Özlü
** Kendisinin bu sıfatlarla dile getirdiği eleştiri, bu blogdaki “Haftanın Çok Bilmişi #4: Ece Temelkuran” yazısıdır. Takdiri sizlere bırakıyoruz.
*** Bir sonraki duruşma 13 Şubat 2012, Pazartesi günü Diyarbakır’da görülecek.

Hiç yorum yok: