6 Aralık 2015 Pazar

Tanıklık ve Hafıza, Dirayet ve Direniş, Yas ve Feryâd Zabel Yesayan

Toprak ve dil'in hakikatini, tüm araçlarınızla güdümünüze almaya çalışsanız da vakti erdiğinde o hakikat uç verir. Bu, tarihin gösterdiğidir. Acı bir köke ulaşmaya çalışan felaketzedelerin torunları ile faillerin özür dilemenin yollarını arayan torunları zorbalıkla kurduğunuz “sessizleştirme” kulelerini yıkmaya başlar. Er ya da geç bu olur, olacaktır.
Hele hele edebiyatın ve kadın mücadelesinin hakikatleri ise “diasporalaştır”ılan, o tarih illâ ki yeniden yazılır. Hakikat, inatçı ve dirayetlidir. Bu, bazılarının unuttuğudur.
Bir süredir, yıkım ve yeniden yazımın kavşağındayız.  İşimiz çok, uzun, meşakkatli. Bu yazı, o kavşakta bir yüzleşme ve özür girişimi, denemesi olabilir çok çok.
***
Zabel Yesayan (Hovanessyan) 93 Harbi günlerinde 4 Şubat 1878'de Üsküdar'da Silahtar'ın Bahçeleri Mahallesi'nde fırtınalı bir gecede dünyaya geldiği vakit, “Rus ordusu Aya Stefanos'a ulaşmış. (...) doğum sancılan başladığında tellallar bağırıyormuş; top atışları olacak. Paniğe kapılmayın.” Ebeyi şehrin öbür ucundan getiren Dikran dayı, doğan bebeği görünce “Siz buna bebek mi diyorsunuz?” demiş “Hap kadar bir şey! Bir de oralara kadar eziyet çektim...”

Fırtına, kar, top atışı ortasında doğan “hap kadar” Zabel'in hayatının hareketi, yolları, neş'esi ve acısı eksik olmamış. Yazar, kadın, öğretmen olarak direniş ve isyanla örülü hayatı yas ve ölüm halesiyle çevrilmiş. Fakat o ne yasını tutabilmiş ne ölülerini gömebilmiş. Yas ve ölüm kıskacında yol'da bir hayat olmuş onunkisi.
1890'larda ortalık siyasi açıdan karışıkken 1895'te Paris'e gitmiş. Edebiyat ve felsefe okumuş Sorbonne'da. 1900'de, Paris'te ressam Dikran Yesayan'la evlenmiş. İki çocuk doğurmuş, Sofi ve Hrand. 1902'de İstanbul'a dönmüş. Ermenice gazetelerde yazmış, ses getiren eserler yayımlamış. 1905'te yeniden Paris'e gitmiş, 1908'e İkinci Meşrutiyet'in ilânına kadar orada kalmış. 1909'da bu sefer bir heyette görevli olarak Kilikya (Adana) katliamının sonuçlarını görmek üzere yola çıkmış. Bu, ağrıya, acıya tanıklık yolculuğuymuş aslında. Gözlemlerini “Averagnerun Meç” (Yıkıntılar Arasında,1911) adlı kitabında dile getirmiş. 1914'te savaş başlamış. 24 Nisan 1915'te tutuklanacaklar listesindeki tek kadınmış. Bulgaristan'a kaçmış. Hiç kolay olmamış. Kafkasya, Beyrut, Mısır'da Ermeni göçmeni ve yetimleriyle ilgili çalışmış. Yardım faaliyetlerini örgütlemek için uğraş vermiş. Sovyet Ermenistan'ını ziyaret ettikten sonra 1933'te buraya yerleşmiş. Üniversitede dersler vermiş. Stalin kovuşturmaları sırasında tutuklanmış 1937'de. Bakü'de cezaevinde yatmış. 1943'te Sibirya'da ölmüş. Son yılları ve ölümü bir muamma.
***
İsyan ve Direnişinin Kökenleri
Zabel'in yazar, öğretmen, kadın olarak direnişinin ve isyanın; özgürlük, eşitlik, adalet duygularının köklerinin filizlerini ele veren beş an/sahne, “Silahtar'ın Bahçeleri”nden.
Ani kenti ağlama!
Çok sert bir havada, elinde yükleriyle yokuşu zar zor çıkmaya çalışan bir tenekeci, mahallenin çocukları tarafında saldırıya uğrar. Çocuklar, “çığlıklar at”ıp “vahşi bir neşe”yle kaçarken, tenekeci harap olmuş eşyalarının ortasında dizlerini çökmüş, oturmuş ağıtlar yakmaktadır. Buna tanıklık eden Zabel, çığlık atarak ağlamaya başlar. Bu adam, onun gözünde Yukaper teyzesinin ona okuduğu ninnide ağlayan Ani kentidir. “Ani kenti ağlar/Kimse demez ona/Ağlama/Ağlama!”
Büyükannesi aldırmamasını, o adamın bir Musevi olduğunu, İsa'ya işkence ettikleri için bunları çektiklerini söylediğinde Zabel bunu reddeder. 10 yaşındadır. Babasına Musevilerin kötü bir halk olduğunun doğru olup olmadığını sorar. Babası, “Kötü bir halk yoktur çocuğum. Yalnızca kötü insanlar ve iyi insanlar vardır.” dediğinde Zabel'in sorusu elbette hazırdır: “O zaman Türkler?” “Onlar için de öyledir” der babası.
Bu, Zabel'in hakiki acıyla, kötü'yle, kötülükle ve karşıtlarıyla tanıştığı sahnedir. Etnisite ve inanç üzerinden edilen zulümlerin, yapılan zorbalıkların, katliamların sonraki yıllarda da tanığı olacaktır. Bunları kayda geçirip acı dolu bir hafızayı kuracak ve her tür ayrımcılığın, haksızlığın, zulmün karşısında dimdik duracaktır. Babasının hiçbir ayrım gözetmeksizin haksızlıklara ve cehalete karşı gelişi, cehalet yanlısı papazları eleştirmesi, hayatını üzerine kurduğu iki kavramın daha çocukken yerleşmesini sağlamıştır:  “Adalet ve eşitlik”.
Dikran dayının tavanarası
Rulo yapılmış büyükçe bir kağıt. Yeniçerilerin önünde diz çökmüş Bulgarlar. Halklarına yaşatılan zorbalığa karşı gelen Bulgarların katledilmesini emretmiştir sultan. Dikran, sultanların zorba olduğunu söylediğinde sorar Zabel “Peki Abdülaziz?” Çünkü o, “iyi şeyler duymuş”tur onun hakkında, “ani ve trajik ölümü”nden dolayı hâlâ “yas tutanlar” vardır. “Abdülaziz öbürlerinden de daha kötü bir zorbaydı” dediğinde dayısının onlara karşı olduğunu, cezalandırılmalarını istediğini fark eder, “Sultan Aziz'i öldürenlerin iyi adam” olup olmadıklarını sorar. Bunları o yaştaki bir çocuğa neden anlattığını düşünse de Dikran dayı, tutuklanıp boynu vurulan Çerkez'le bitirir bu konuşmayı.
Zabel'in hafızasına Musevi tenekeciden sonra kazınan ikinci resim bu Çerkez'dir ve o, “bir oğlan olmayı, bir Çerkez, bir haydut, dağlarda bir özgürlük savaşçısı olmayı; zorbalığa ve adalete karşı savaşabilmeyi, hatta bu uğurda ölmeyi” ister. Keşke, der, keşke! Muktedir ve zulmüyle bu ilk tanışma çocukken öğrendiği, hayatının merkezine yerleştirdiği bir varoluş biçimidir: “İsyan ve direniş”.
Melani'nin kirazları
Teneffüstür. Okulun bahçesindedir Zabel. Zengin olan Melani kiraz yer. Karşısında imrenerek Melani'ye bakan yoksul bir kız oturur. Bu manzara korkunç gelir Zabel'e. Öfkeyle koşar, kirazları alır, duvarın öte tarafına atar. Başka türlü bir adaletsizlik ve eşitsizlikle karşı karşıyadır burada.
Kendi çocukluğunun bir kısmı epeyce bolluk içerisinde geçmiştir. Tekstil işleri oldukça iyi giderken 14 odalı bir eve taşınırlar, ev konuklarla dolar taşar, Alemdağ'a her ay mutlaka gezmeye gidilir. Ama babası kazancı herkesle bölüşmekten yanadır. Böyle bir hayat kurmuştur evde. İşler kötüye gittiğinde, annesi iyileşmez bir hastalığa yakalanıp da elde var olan her şey onu iyileştirmek için kullanıldığında yoksullaşma Zabel için bir yoksunluğa, zorluğa, acıya dönüşmemiştir.
Melani'nin kirazları izini süreceği iki meseleyi göstermiştir ona: Sınıf farkı ve mücadele”.
  
Faize'yle köy gezileri
Sokaklarda, köylerde... kimsenin pek sevmediği Maltepe'de, Rum köylerinde gezmek insandan insana hayalden hayale koşmaktır Zabel için. Arkadaşı Faize'yle ücra köylerden birindedirler. Bir adam yanlarına yaklaşır. Saati sorar. Türkçe sormuştur. Faize, yaklaşmamasını, durmasını “emreder”. Koşarak kaçarlar. Adamın tecavüz etmek istediğini söyler Faize. Türk müydü, diye sorar Zabel. “Elbette”, Türk'tür. Çünkü bir “kâfir asla asla bir Türk hanımın yanına sokulmaya cüret edemez.”
Korkmuşlardır, ama kimseye söylemezler “taciz”i. Söylerlerse özgürlüklerinin, hayallerinin, geleceklerinin kısıtlanacağını düşünürler ki bu hele Zabel için asla kabul edilebilir değildir. Babası, cehalete ve kadının toplumda yok sayılmasına karşı duran, eğitimle kadınların kurtulacağını düşünen biridir. Bunu sık sık konuşurlar. Zabel'se bir süre sonra kadının özgürleşmesi için eğitimin tek başına yeterli olmadığını düşünecek; sorunu bir sistem sorunu olarak tanımlayacak, bu sistemi topyekûn yıkmak, değiştirmek gerektiğini söyleyecektir.
Bu taciz sahnesi, eğitimi bir başına yetersiz bulmasını doğrular. Çözüm, eril dilin ve tahakkümün ortadan kaldırılması, böyle kurulmuş sistemin yıkılmasıdır. Bunun gerekliliğini daha çocukken deneyimlemiştir: “Patriarka ve yıkım”.
Madam Düsap'ın uçurumları
Arşakuhi ve Zabel, akıllarında bin bir soruyla dönemin kadın mücadelesi ve edebiyat alanında güçlü yazarı Sırpuhi Düsap'ın kapısını çalarlar. Ona akıl danışacak, yazar olma kariyerlerinden söz edeceklerdir. Zile basacakları vakit arkadaşı vazgeçeyazsa da Zabel ısrarcıdır, zile basılır. Dilleri tutulmuş gibidir. Düsap, sorular sorar, yüreklendirir onları; ama bu yolda defne yapraklarından çok uçurumlar olduğunu söyler ve ekler “Bizim toplumumuz bir kadının isim yapmasına izin verme konusunda henüz hazır değil. Bu engeli aşabilmek için ortalamanın çok üstüne çıkmak gerekir. Bir erkek ortalama bir yazar olabilir, ama bir kadın olamaz.”
Korkmazlar. Kararlıdırlar. İki önemli hakikati görmüşlerdir: “Engeller ve İnat”.
Yüreğinin ve Dilinin Kökenleri
Yukarıdaki an'ların/sahnelerin yanı sıra onun çoklu, esnek, güçlü ve sert dilinin, bakışının kökenleri de oldukça zengin, çeşitli, dallı budaklıdır. Mahallenin renkleri evlerinin karşısındaki Rum meyhanesinden yükselen balık kokuları, sokakta dans eden, ayı oynatan çingeneler, falcıların sesleri, hokkabazlar, dervişler, sihirbazlar; Rumların kutsal günleri, Şiilerin “Ya Hüseyin Ya Hüseyin” feryadları... Büyükbaba Şirinoğlu Hagop'un anlatıla anlatıla bitmeyen hikâyeleri, meşhur halk ozanlığı, gizemli yaşamı... Yeranik teyzenin bin bir çeşit koku barındıran çekmecesi, çocukluğundan beri biriktirdiklerini sakladığı bavulu...  Yukaper teyzenin yas dolu, içini “çaresizlik”, “melankoli”, “karanlık duygular”la dolduran Ani şehri ninnisi... Babasının demlediği çayların huzuru, gazeteleri, kitapları, sohbetleri... Annesinin iyileşmez hastalığı, “melankoli”nin annesini gözleri önünde yiyip bitiririşi... Hastalıktan uzak kalması için gönderildiği Santuk hanımın bezbebekleriyle ilişkisi...
Oynayan, hoplayan, şenlikli; okumayı erken yaşta öğrenip bitkin düşene kadar okuyan Zabel'in eserlerindeki dil ve biçim arayışları, temaların çeşitliliği, anlam düzlemlerinin katman katman kuruluşu; ideolojik, politik bakış ve duruşunun, tercihlerinin merkezde yer almayıp, ama mutlaka bir katman, bir arka plan, çerçeve olarak kurguya dahil oluşu, kurgunun anlam zenginliği; birey ve topluma dair olanların birinin diğerini dışlamadan/kuşatmadan bir arada yer alması gibi pek çok özelliğinin kökleri çocukluğundan yetişkinliğine bu geniş ve derin, hareketli hayattadır biraz da.
Tanıklık ve Edebiyat
Yesayan “Yıkıntılar Arasında” kitabında 1909 Adana katliamını anlatır. Korkunç bir tanıklıktır. Ölülerin gömülemeyişinin, ölümün yarattığı boşluğun kapanamayışının, açtığı yaranın iyileştirilemeyişinin tanıklığıdır. Acı öylesine derin, barbarlık öylesine tarifsizdir ki tek çare kaydetmektir.

Bu kitap, bir kurmaca değil; felaketzedelerin ve felaketin resmidir. Çoğu kadın ve yaşlı, hayatta kalabilmiş kişilerle konuşmalara yer verir. Her bir satırı gözleyen/izleyen/tanıklık edenin ağrısını, çözümsüz çaresiz hissedişini, acıdan boğum boğum oluşunu taşır. Asıl derdi, olanı biteni bu haliyle görünür kılmak, hafızaya işlemektir. Marc Nichanian'ın “Felaket ve Edebiyat”ta belirttiği gibi, “Hiçbir hayal gücünün alamayacağı kadar...” diyen Yesayan, “hayal etmeye çalışıyor; aynanın öteki yanına, kurbanların tarafına geçmeye, onlarla bire bir özdeşleşmeye çabalıyor.”
Tek başına bu tanıklık belki imhayı değil, ama sonraki kuşaklara dayatılacak inkâr riyakârlığını engelleyebilirdi. Ne var ki ülke ulus-devletleşirken yapılan katliamlar, ülkenin tarihi yazılırken dilsiz bırakılmıştır. Bu “sessizleştirme” katledilenlerin dil, kimlik, kültür, tarih... mirasına el koyma ve yok etmeyle mümkün olmuştur. Muktedirlerce kurgulanan tarih/edebiyat tarihi yüzündendir ki “ulus-devlet” kahramanlıklar, fedakârlıklarla örülü anlatılarıyla riyakârlığını nesilden nesile sürdürmüştür. “Yıkıntılar Arasında” can ağrısı çekerek dolaşan Zabel Yesayan'la ve tanıklıklarıyla buluşmamızı 100 yıl geciktirmiştir.
Oysa Yesayan'ın tanıklıkları bir yandan da Meliha Nuri Hanım'lar içindi, imha ve inkâr politikalarının kurucu özneleri ve onların torunları içindi.
Merkezinde Meliha Nuri'nin ruhunun derinliklerindeki iç sıkıntılarının, buhranlarının, dertlerinin, tereddütlerinin yer aldığı, Çanakkale Savaşı'nda Gelibolu'da bir hastanedeki kısa bir süreyi anlatan 1925'te yazılıp 1928'de kitap olarak basılmış “Meliha Nuri Hanım” romanı aşk ana izleğini çevreleyen savaş, etnisite temelli ayrımcılık, kültürel ve ekonomik sınıf farklılıkları izleklerini ele alır. Bu izleklerin her biri bir kişi, kişiler arası ilişkiler tarafından temsil edilir.
Romanda savaş, düşmanlık, kahramanlık, zafer kutsanmadığı gibi nefret ve öfkesine yenik düşen, aşk ve kadınlık meselelerinde gelgitleri olan, “Ermeni düşmanı” Meliha'yı yargılamaz, kınamaz yazar.  Derdi, onun sıkışmışlığını göstermek; aklımıza ve vicdanımıza şu soruyu çengellemektir: Nasıl olur da bunca acıya, zulme kör sağır dilsiz kalınır? Hemşire Meliha Nuri Hanım'ın ırkçı nefret ve öfkesinden arınıp ortak vatan'da eşit yurttaş olarak hak ve özgürlükler çerçevesinde beraber yaşamanın yolu yordamı üzerinde düşünmesi nasıl mümkün olur?

Bitirirken...
Zabel Yesayan'ın dilinde mağduriyet ve mahkumiyet söz konusu değildir. Yaşamı ve yazdıkları bu açıdan örtüşür. O ezilen, katledilen bir halkın mağdur ve mahkum kişisi değildir. Gören, görünür kılmaya çalışan, her tür yok sayma, ezme, ötekileştirme politikası karşısında muktedire meydan okuyan, yazarak, yaşayarak, öğreterek direnen ve feryad eden bir kadın olarak edebiyat ve kadın hareketi tarihinde güçlü bir damardır.
Ruben Zaryan 1933'te Erivan'da üniversitedeki Balzac, Zola, Flaubert dersleriyle hatırlar Zebayan'ı ve şöyle bir sahne aktarır: Sınıfa giren Yesayan öğrencilere oturmalarını söyler ve ekler “Bu talebimin yerleşik kurallara aykırı olduğunun farkındayım, ama sizi ayakta görmek beni rahatsız ediyor. Askeri talime öyle benziyor ki. Bu yüzden bana saygınızı farklı bir biçimde ifade etmenizi rica edeceğim. Örneğin, dakik olmakla. Hepiniz pek yakında hayata atılacak yetiş­ kin, olgun öğrencilersiniz; bundan dolayı disiplin konusundaki derslerin gereksiz olduğunu umut ediyorum.”
Öğrencilerine bir diğer öğüdü de “Gençsiniz; bunlar hayatınızın en güzel yılları; size bu özgürlüğü tanımamın bir başka nedeni de, aşık olabilirsiniz, günün erken saatlerinde bir randevu ayarlamış olabilirsiniz, belki kız arkadaşınız sizi tam da bu saatte görmek istiyordur. Tanrı aşkına, derse boş verip sevgilinizi görmeye gidin. Kim verirse versin, hiçbir ders onun duygularını incitmeye değmez.” olan Zabel Yesayan, öğretmenliği, yazarlığı, kadınlığı; inadı, isyanı ve feryadıyla geç kalmış da olsak 100 yıl sonra yüzleşmeler için bizi bekliyor. Daha da geç olmadan...
Melike Koçak
* Bu yazı, ilk olarak IAN.Edebiyat’ın Kasım 2015 sayısında yayımlanmıştır.
Kaynaklar:
Kevork B. Bardakjian, Modern Ermeni Edebiyatı, Çeviren: Fatma Üna-Maral Aktokmakyan, Aras Yayıncılık, 2013.
Lerna Ekmekçioğlu-Melissa Bilal (der.), Bir Adalet Feryadı, Osmanlı'dan Türkiye'ye Beş Ermeni Feminist Yazar, Aras Yayıncılık, 2006.
Marc Nichannian, Edebiyat ve Felaket, Çeviren: Ayşegül Sönmezay, İletişim Yayınları, 2011.
Sarkis Srents, Ermeni Edebiyatı Numuneleri, Aras Yayıncılık, 2012.
Mehmet Fatih Uslu, ‘Üsküdar'a Dönen Kadın’, Roman Kahramanları, Sayı 19, 2014.
Mehmet Fatih Uslu, ‘Silahtar'ı Hatırlamak’, Kitap-lık, Sayı 111, Ağustos 2007.
Zabel Yesayan, Silahtar'ın Bahçeleri, Belge Yayınları, 2006.
Zabel Yesayan, Yıkıntılar Arasında, Türkçesi: Kayuş Çalıkman Gavrilof, Aras Yayıncılık, 2014.
Zabel Yesayan, Meliha Nuri Hanım, Türkçesi: Mehmet Fatih Uslu, Aras Yayıncılık, 2015.

4 Aralık 2015 Cuma

Erkan Saka: ‘Yurttaş haberciliği daha nesnel habercilik üretebilir’

Yeni medya ve yurttaş haberciliği son zamanların en popüler tartışma konularından biri. Özellikle yeni medya araçlarının kullanımının yaygınlaşmasıyla geleneksel medyanın geleceği merak konusu olmaya başladı. Bununla beraber yurttaş haberciliğini ilerleyen zamanlarda medya içerisinde nasıl bir konumda olacağı ise ayrı bir tartışma konusu olarak durmakta. Bu meseleyi tartışmaya Ruşen Çakır’la başladık, Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden Yrd. Doç. Erkan Saka’yla devam ediyoruz. Saka, yeni medya ve yurttaş haberciliği üzerine Türkiye’de en çok kafa yoran çalışan akademisyenlerden. Kendisiyle geleneksel  medyanın son durumunu, yurttaş haberciliğinin geleceğini ve sorunlarını ve iletişim fakültelerinde bu meselenin nasıl ele alındığını konuştuk.
Erkan Saka
- Yurttaş haberciliği tanımı üzerine başlayalım isterseniz, sizin de bu konu hakkında bir makaleniz vardı. Siz nasıl tanımlarsınız bu kavramı?
Tanım konusunda yakın zamanda bir uzlaşma olmayacak. Genel olarak, toplumun haber yapım süreçlerine aktif katılmalarına yurttaş gazeteciliği denebilir. Ama bunun bir sürü biçimi var ve bazıları zaten internet öncesinde de olan şeylerdi belki, özellikle kastedilen vatandaşların buna bizzat katılarak sahadan ham haber-enformasyon üretimi olarak tanımlayabiliriz. Tabii, yani bu tartışmalar devam ettikçe, editoryal rolde ne kadar yer alabilecekler diye de düşünebilir. Bazı vatandaşlar bu role de bürünebilirler. Genelde bu kavramda kastedilen, tartışılan haber enformasyon üretim kısmı denebilir.
- Yurttaş haberciliği tam olarak ne zaman sözlüğümüze girmeye, tartışılmaya başladı?
1990 sonlarına doğru tartışılmaya başlandı. İnternetin çıkışıyla birlikte denebiliriz ama aslında internet öncesinde de olabilecek bir şeydi. Yine de özellikle internetin çıkışıyla birlikte tartışma merkezi bir rol almaya başladı. Zaten yurttaş haberciliği internet araçları olmadan çok nadir yapılabilen bir şey. O yüzden de 2000'li yıllar itibariyle ABD'de konuşuluyordu. Yine o tarihlerde bloggerların gazetecilik yetisi sorgulanmaya başlanmıştı, 2000'li yıllar, blogçuluğun altın yılıdır zaten. Türkiye'ye biraz geç geldi. Bizde özellikle 2010'dan sonra aktif olarak tartışılır hale geldi bu kavram. Aslında, genelde gazetecilik eğitimini dijital dönem öncesinden tamamlamış akademisyenler veya pratisyenler için hâlâ çok negatif bakılan bir kavram. Yurttaş gazeteciliği uygulamaları bağlamını bazen yapan çevreler de biraz suiistimal ettikleri için, kavram hakkında halen hak ettiği değerlendirme yapılabilmiş değil. Bir de kavram olarak çok sık kullanıldığı için yurttaş gazeteciliğin içi boşaltılmış oldu bir anlamda ve tartışma böyle başka bir yere doğru evreye yöneldi, ne yazık ki.
- Türkiye'deki iletişim fakülteleri bu konu üzerine yeteri kadar eğiliyorlar mı sizce?
Sırf yurttaş haberciliği ve benzeri şeylere yönelik değil, iletişim fakültelerinin başka bir sürü derdi var. Aslında dijital iletişime yönelik genel olarak geçişte de biraz ağırdan aldılar. Genel akademik formasyon, dijital öncesi. Bunun kabullenilmesi ve buna göre üretim yapılması, son bir iki yılda yoğunlaştı. Bu çalışmalar da, aslında bu konun biraz popülerleşmesi yüzünden oldu yani, ‘bu mevzu madem gündeme geldi biz de bir şey yapalım’ şeklinde biraz yüzeysel olarak devam ediyor. Genel olarak yeni medya çalışmalarının ancak son birkaç yılda atılıma geçtiği söylenebilir.
- Yurttaş haberciliğine getirilen en büyük eleştiriler nelerdir?
Enformasyon doğrulama kısmı önemli bir eleştiri noktası. Lakin bu durumda ülkeden ülkeye değişebilecek bir bakış açısı lazım. Genel olarak ABD'de gazeteciliğin kriterleri yüksek ve iyi bir haber doğrulama geleneği var orada. Bu yüzden ABD'de bir vatandaş, haber üretimine katılınca, ondan daha profesyonel kriterler bekleniyor. Bu yüzden de yurttaş haberciliğine çok eleştirel yaklaşıldı en başlarda. Vatandaşların ürettikleri haber dili de biraz 'magazin' diline yakındı. Bununla beraber ABD'de gazetecilikte objektiflik çok önemli bir kriter. Şu anda o da epistemolojik açıdan çok tartışılan bir kavram haline geldi. Ama şunu da söylemek lazım, vatandaşın böyle bir iddiası da bulunmuyor ama içerik elbette daha iyi üretilebilir. ABD'de bu bağlamda tartışılmaya başlandı. Türkiye'de böyle biraz, sahayı da yeni medya araçlarını da bilmeden, 'haberler yanlış üretiliyor' gibi ağır eleştiriler yapılıyor yurttaş haberciliğine. Türkiye'de bir defa profesyonel gazetecilik hiçbir zaman iyi bir kredilibiteye sahip olmadı ya da haber doğrulama konusunda hiç de iyi kriterler yok ortada.. Şu anda birçok sansasyonel haberin kaynağı, yeni medya ve yurttaş habercileri değil, aksine geleneksel medya üretiyor. Buradan bakıldığında yurttaş haberciliği, Türkiye'de daha önce hiç yapılmadığı kadar objektif ve nesnel habercilik üretebilir, yani doğrudan böyle bir derdi olmasa bile. Pratikte de, yurttaş habercilerinin aslında baya haber ve enformasyon doğrulamaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. O yüzden yurttaş haberciliğine getirilen eleştiriler biraz haksız oluyor bence. Burada kendine böyle bir misyonu edinmiş yurttaşla, herhangi bir yurttaşın attığı mesajlar da karıştırılıyor yurttaş haberciliğini eleştirenler tarafından. Her yurttaşın ürettiği haber, yurttaş haberciliği kavramı içerisinde değerlendirilemez. Bu mesajlar propaganda amacı da taşıyor olabilir. Gözlemleyebildiğim kadarıyla eleştiriden çok bir de, yurttaşların kurumlara ve devletlere karşı bir hukuki dayanaklarının olmaması meselesi var. Şimdi siz medya kuruluşu olarak, bir haber yaparsınız ama bir kuruluş vardır arkanızda. Ama genelde bir yurttaşın üzerine gittiğinizde, yurttaşın kendini savunma imkanları daha az. Bu bağlamda, son zamanlarda gönüllü avukatlık hizmetleri de başladı. Yani iyi bir enformasyon üretiyorsanız ve bundan dolayı başınız derde giriyorsa, en azından size savunma hizmeti verecek çevreler ortaya çıkıyor. Ama bu henüz çok yeni bir şey.

- Yurttaş gazeteciliği tartışmalarında bir de öne çıkan konulardan biri de, bu haber içeriklerinin editoryal süreçten geçmemesi. Siz ne düşünüyorsunuz bu durum hakkında?
Zaten böyle bir profesyonellik iddiası olmadığı için, siz yalnızca fotoğrafı veya videoyu çeker gönderirsiniz. Burada biraz iş bölümü oluşmaya başladı, bazı vatandaşlar kendilerini böyle masa başında ama doğrulama işleriyle uğraşır hale geldiler, bazıları tamamen sahadan üretime geçti. Burada kolektif akıl devreye giriyor. Sonuçta bir kişiden haberin tüm süreçlerini bekleyemezsiniz. Böyle bir profesyonellik iddiası da yok zaten. Yine de ham haberi yapan kişi, enformasyonunu belli bir yere kadar editoryal müdahale de yapıyor. Netice de bu kolektif bir süreç. Bir vatandaşın her şeyi yapması beklenmemeli bence.
- Sosyal medya haberciliğine getirilen eleştirilerden birisi de yalan haberler. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Bu problem doğrudan yurttaş haberciliğiyle mi alakalı, yoksa propaganda mı? Ya da genel olarak bir dijital okur yazarlık seviyesi mi? Bunu bir yurttaş haberci paylaştıysa, o zaman onun bu içeriği sorgulanabilir. Ama diğer taraftan bu yalan haberler dediğiniz şey, web üzerinden yanlış paylaşımlar ve propagandaya hizmet eden paylaşımlar bir anlamda. Bir de şu var, devletin ya da otoritenin yeterli imkan sunmaması sonucunda bir haber kıtlığı yüzünden propaganda ve yanlış bilgiye çok yer açılıyor. Belki de böyle haber misyonu olan, niyeti olan vatandaşların büyükşehirlerin dışına daha çok çıkması lazım, bunu ilk önce Soma'da hissetmiştim. Yerelden çok malzeme gelmiyor. Bu genel bir sorun ve ayrıca tartışılmadır bence.
- Yurttaş gazeteciliği ile birlikte insanlar tüketicisi oldukları bir şeyden üreticisi haline geldiler. Bu anlamda gazeteciliğin mesleki olarak yeniden tanımlanması gerekiyor mu sizce?
Tabii gerekiyor. Ben hiçbir zaman profesyonel gazeteciliğin öleceğini yok olacağını düşünmüyorum. Ama bir görev tanımı yeniden yapılmalı, düşünülmeli. Bence her yerde ve her an içerik üretebilecekleri için özellikle enformasyon üretiminde yurttaş habercilerin etkisi artıyor. Ama editoryal süreci ve enformasyon doğrulama ve benzeri şeyler hala gazeteciliğin alanı. Belki de gazetecilik bazı yüklerinden arınacak ve daha çok bunlara yoğunlaşabilecek. O bakımdan belki de zenginleşme bile olabilir. Bu anlamda iş modellerine daha çok kafa yormaları gerecek yeni dönemde. Geleneksel iş modelleri de bitiyor bu yayıncılık ilkelerinin değişimiyle. Buna da çok kafa yoruluyor, yeni projeler, modeller çıkarılmaya çalışılıyor ama henüz bir yere ulaşılmış değil. Hâlâ asıl gelirler geleneksel reklamlardan geliyor. O bakımdan bence bu zenginliği içeriye nasıl alırız diye kafa yormak lazım. Ama şu ana kadar gördüğüm, geleneksel medyacılar çok buyurgan davranıyorlar. O yüzden çok verimli bir işbirliği oluşamıyor.

- Periscope haberciliği için ne düşünüyorsunuz?
Aynı kalıpları burası için de geçerli. Canlı yayınlarda bu türlü bir araç çıkmamıştı, şimdi çıkmış oldu. Ama bu demek değil ki, geleneksel televizyonculuk bitecek. Yine de televizyonların kendilerine çekidüzen vermeleri gerekecek. Bu durumda belki de bu zenginliği nasıl verimli kullanırız diye düşünmek lazım. Şimdiye kadar yıllardır var olan iş modellerine bağlı kalıp yaşayıp gittiler. Şimdi bir meydan okuyuş var. Bu araçları bizzat medyacılar da kullanabilir, böylelikle televizyon programları daha ucuza da mal edilebilecek hale gelecektir. Bu bakımdan yeni kanallar, yeni profesyoneller de çıkacaktır. Ben bunu zenginlik olarak görüyorum ama bu zenginliğin entegre olması biraz gecikiyor, asıl mesele o. Burada şunu da söylemek lazım, iş biraz profesyonelleşince, bu sefer yurttaş habercileri de geleneksel medyacı kafasına girmeye başlıyorlar. Mesela işin içine para girmesi ve hiyerarşilerin oluşmasıyla birlikte, işin sorgulanmamış tarafı da öne çıkıyor. Bence yurttaş haberciliğin yükselişi devam edecek ama bu sefer de onlar geleneksel medyanın hep maruz kaldığı sıkıntılarla uğraşacaklar gibi hissediyorum.
- İnternet gazeteciliği de son dönemde öne plana çıktı. T24, Diken akla ilk gelen örnekler. Siz genel olarak nasıl yorumlarsınız bu gazeteleri?
Bu sitelerde gözlemlediğim en önemli şey, bir iş modelinin tam olarak olmaması. Yani bunlar para kazanmazsa, profesyonel istihdam edemeyecekler. Onun dışına, bu adını saydıklarınız yine iyi örnekler ama geriye kalanlar geleneksel medya kalıplarını kullanarak, daha çok reyting alacak ve tık alacak haberlere kaçıyorlar. Genelde aynı haberi 10 farklı yerde görüyoruz. Özel haber yapımı çok az, zira onun için para, zaman ve kadro lazım. Avrupa'da ve ABD'de ise dolu içerikli araştırmacı gazetecilik örnekleri yükseliyor. Hatta bunları kitle fonlamayla fonluyorlar. Türkiye'de onu yapacak ortam henüz yok. Malum Türkiye'nin şartları da hep 'breaking news' havasında geçiyor. Uzun vadeli bir gazetecilik ve yeni medya yayıncılığı yapılacaksa, içeriğin zenginleşmesi ve nitelikli üretimler yapılması lazım. Şu anda bir birinin tekrarı çok yayın var gibime geliyor.
- Fuat Avni'nin tweetlerinden haber yapma durumları da var...
Yani duruma göre yapılabilir ama ona bir şey katmak lazım. Fuat Avni'nin dediklerini aynen koyarsanız, bu habercilik olmuyor aslında. Zaten onu Twitter'dan görüyoruz. Yayıncının bir sorgulayıcı gibi müdahale ederek yayınlaması gerekiyor onları.
- Geleneksel medya kuramlarının başında medyanın gündem belirlemesi gelir. Bu anlamda yeni medyanın, yurttaş haberciliğin gündem belirleyeceğini düşünüyor musunuz?
Bence gündem belirliyor. Ama kimin gündemini belirliyor? Ne kadar etkili oluyor? Onları ortaya çıkarmak için araştırmaya ihtiyaç var. Bize de belki düşen olan. Her mecranın ayrı bir etki gücü var. Twitter, daha böyle haberi takip edenler için çok popüler bir mecra ve bu belli bir kesimin değil, her kesimin siyasi gündemini belirliyor. Bu kesim halkın yüzde kaçı? Seçim politikalarına nasıl yansıyor? Diğer kamusal politikalara nasıl yansıyor? Bunlara bakmak lazım. Belirleyici bir gücü var o kesin. Ne kadar belirleyici olduğu konusunda ise genelleme yapmamak lazım. Twitter'da trend topic olmak, kendi başına Türkiye gündemini belirlese bile, bunun sosyal sonuçları olmayabilir.
- Sosyal medyadan örgütlenme için neler söylemek isterseniz. Can Dündar ve Erdem Gül hakkında tutuklama kararı çıkınca insanlar doğal olarak Twitter'dan #yalnızdeğilsiniz hashtagi açtılar. Lakin İrfan Değirmenci Adliye’den periscope yayını yapmıştı ve orası bomboştu...
Bu daha genel bir sosyal sorunun parçası, ancak dijital olanla dijital olmayanı kesin olarak birbirinden ayrı düşünmemek lazım. Dijital eylem ile geleneksel eylemin birbirini beslediğini Gezi Parkı eylemlerinde gördük. Bu anlamda, Can Dündar ve Erdem Gül için herkes Adliye’ye gitmeli miydi diye de tartışmak gerekiyor. Zira onlar için yürüyüşler yapıldı ve göre kalabalıktı. Geleneksel eylemlilikte hukuki süreci ve polis şiddetini göz ardı etmeden düşünmek lazım. Bu yüzden, mahkeme gününde bizzat orada olmamak tek başına bir gösterge değil. Ancak genel olarak Türkiye’nin bir örgütlenme sorunu olduğunu söyleyebiliriz, interneti aşan daha genel bir sorun bu.
- Son dönem geleneksel medya için ne söylemek istersiniz? Dokuz gazetenin aynı başlıkla çıkması gibi örneklere şahit olduk son zamanlarda.
Geleneksel medya ile yeni medya birbirine taban tabana zıt, düşman mecralar değiller. Bunlar birbirine entegre olarak gelişecek ve zamanla bütünleşecek mecralar. Bu anlamda ikisi de oldukları halleriyle kalmayacaklardı. Ancak Türkiye’de geleneksel medya kendini bu evrimden çok daha hızlı tüketti, çünkü ortada olağanüstü bir hal var. Yukarıdan gelen baskı, geleneksel medyayı adeta işlevsiz kıldı. Gezi Park eylemleri sırasında, geleneksel medyanın çektiği görüntüleri internetten izledik. O zaman ortaya çıkan Halk TV ve benzeri kanallar halen yayındalar ve aslında iyi ve muhalif yayın yaptığında insanlar takip ediyorlar. Bu ortam, bahsettiğim entegrasyon sürecini Türkiye için hızlandırıyor.
Can Öktemer

24 Kasım 2015 Salı

Eskilerden bir abi: Mustafa Denizli


15-16 yaşlarındaydım. Bir yaz günü öğleden sonrası Çeşme'de babamla avare avare turluyorduk. Limanın karşısındaki kahvehanenin önünden geçerken babam başıyla dışarıda oturanlardan birini işaret etti: "Bak oğlum, burada kim var?" Gösterdiği tarafa baktım. Ayak ayak üstüne atmış, gayet havalı, efe tavırlı bir adam oturmuş sigara içiyor, denizi seyrediyordu. Ona olan bakışlarımızı hissetmiş olacak ki yanından geçerken o da bizi şöyle bir süzdü. İşte o an elim ayağım çözüldü, adımlarımı şaşırdım. Bizim büyük kaptanın yanından geçiyordum, boru mu? O büyük kaptan sendin Mustafa abi. Hiç de garipsememiştim sigara içmeni. Zaten her fırsat bulduğunda Cruyff da tüttürüyordu, gazetelerde okuyorduk. Senin Cruyff’tan ne eksiğin vardı? Fiyakalı abim.

Bir keresinde de bin dokuz yüz seksenlerin başında Tariş depolarına doğru Alsancak Stadı’nın yanından yürürken, takımı antrenmandan kulüp binasına getiren minibüsün yanında görmüştüm seni. Toprağı bol olsun annemin memleketlisi antrenör Ömeragiç kulağını çekiyor, sen de gülüyordun. Diğer futbolcular da gülüyordu tabii. Hatta ben de gülmüştüm yanınızdan geçerken. Sonraki yıllarda gazetelerde okumuştum. Meğer  kamp yaptığınız yerde hoca sizi krosa yollamış, yarışın ortalarında diğer futbolculardan ayrılıp bir arabaya atlamış, finiş çizgisinin yakınlarına gelince de arabadan inip gruba orada katılmıştın. Tabii Ömeragiç yutmamıştı bunu. Ketenpereye gelmemişti. Kaçın kurrasıydı Gospodin. O gülüş o zamana mı ait şimdi hatırlamıyorum. Sen ne kabahat yaparsan yap yakışırdı, yakışmasa da biz yakıştırırdık. Kurnaz abim.
Atatürk Stadı’nda bir Beşiktaş maçındaydık. Kapalıda tezahürat yapıp seni tribünlere çağırmıştık. Çiçekleri sana doğru savurduktan sonra Beşiktaşlıların olduğu tarafta da bir vaveyla kopmuştu. "Niye şamata yapıyor bu herifler?" diye düşünürken şaşkınlıktan küçük dilimizi yutmuştuk. Beşiktaşlılar da seni yanlarına çağırıyordu. Rakip bir futbolcunun tribünlere çağırılması çok nadir olaylardandı. Üstelik Beşiktaşlılar bizden daha fazla bağırmıştı, kıskanmıştık. Onları da kırmamış, Beşiktaş tribünlerinin önüne gitmiştin. Sağ elini göğsüne götürüp başını eğmiş, afilice bir temenna çakmıştın. Rakip tribünler alkıştan yıkılmıştı. Kalender abim.
Atacağın her korner öncesi penaltı bulmuş gibi seviniyorduk. Yetmiş dokuzdaki Fenerbahçe maçında bir karambol anında topu tribünlere yollayıp “Topu geri vermeyin,” diye kapalıdakilere tembihlemiştin. Onlar da maçın topunu vermemişler ham hum şaralop yapmıştı. Hakem baktı bu iş böyle olmayacak, yedek topu istedi. Malzemecimiz Kör Coşkun kaşla göz arasında senin antrenmanlarda kullandığın Mikasa topu yuvarladı. Ve bir korner atışında topa öyle bir falso verdin ki, bizim Zagor Zafer’in tam kafasına doğru süzüle süzüle gelirken gol olacağını hissetmiştik. Maçın bitmesine birkaç dakika kala da rahmetli Bora’ya bir ara pası, sonrası tevatür. Gözümün nuru abim.

Kimi maçlarda resmen yürüyüp etrafa bağırıp çağırmakla yetinirdin. Kaybettiğimiz maçlarda da bir punduna getirip kırmızı kart görmeyi ihmal etmezdin. Fakat hiç umulmayacak bir anda güzel bir hareket yapar ya gol atar ya da attırırdın. Seksen ikideki başka bir Fenerbahçe maçında skorboard tarafındaki kaleye neredeyse orta çizgiden attığın serbest vuruşu kaleci Yaşar içeri alsaydı, belki de yüzyılın golü olurdu. Zımba gibi, roketatar mermisi gibi. Ya ondan bir sezon önceki Trabzon maçında yatarak attığın vole. Şenol Güneş tüm gücüyle köşeye uçmuştu da kurtaramamıştı. Son senelerinde deniz feneri gibiydin. Ortalığı sürekli aydınlatmaktansa arada sırada bir görünüp bir kaybolan ateş böceklerine benziyordun. Aslan abim.
Seni herkes seviyordu Mustafa abi, ama biz başka türlü seviyorduk. Sen Altaylı Büyük Mustafa’ydın, kaptandın ve Mustafaların birincisiydin. Çıkış tünelinde kimi zaman elinde bir buket çiçekle en önde sen çıkardın. Yaşı en ufak Mustafa’ya küçük, ortancaya Miço, sana da büyük demiştik.  Miço sağ açıkta, sen sol açıktaydın. Ve seksen üçte ilk defa birinci ligten düştüğümüzde sana da yavaş yavaş yol görünecekti. Kalsaydın, gitmeyeydin iyiydi be abim.

Ve geçen otuz küsur seneden sonra her alt lige düştüğümüzde, kurtarıcı olarak önce senin adın aklımıza geldi. Almanya’ya, İran’a, Azerbaycan’a bile gitmiştin de bize hiç uğramadın. Ateş almak için bile gelmedin be abim.
Duyduk ki yine Galatasaray’ı çalıştıracakmışsın, şampiyon yapacakmışsın. Başarı senin alnına yazılmış, en çok sana yakışır be abim.
Fakat diyeceğim o ki, hani bir gün aklına eser de çıkıp bize gelirsen, biz evde yokuz be abim. Yanlış anlama, sana tavır yaptığımızdan değil de, ev mev falan kalmadı ortada. Ne Alsancak Stadyumu kaldı, ne eski kulüp binası. Yerle yeksan ettiler, başımıza yıktılar be abim.
Sitem ediyorsam eğer, iki gözüm önüme aksın. Eğer mümkünse şu zehir dolu bardak bizden uzaklaşsın, gayya kuyusundan kurtulalım. Yine de bizim gönlümüz değil senin gönlün hoş olsun. Canın sağ olsun be abim, canın sağ olsun.
Orhan Berent