24 Mart 2011 Perşembe

Bana Bir Porsiyon Radyoaktif Atık Lütfen!

Bu yazının yazılmaya başladığı zamanda, Fukushima’nın 2 no’lu reaktörünün nükleer atık havuzu, söndürme çalışmalarının sebep olduğu buhar yüzünden ısınmaya başlamıştı ve bu tehlike karşısında panik giderek artıyordu. Aynı zamanda, Fukushima’nın çevresinde, bilim insanları bitkilerdeki radyasyon oranı ölçmekteydiler. Esasında, ölçmekten fazlasını yapıyorlar; zira açıklanmayan bir miktarda radyasyon tespit edildi. Bu yüzden, bu dozajın uzun dönemdeki etkisi üzerinde çalışıyorlar demek, daha doğru. Bu haberi alan çiftçilerin çoğu da, ektikleri bitkileri yok etmekle meşgul, fakat yöntem henüz belirlenemiyor. Çünkü gömmek veya yakmak, radyasyon yayılmasının önüne geçemiyor. Yapılması gereken, aynı nükleer reaktör çekirdeğine, eğer reaksiyon kontrol altına alınabilirse yapılacağı gibi beton dökerek gömmek. Gerçi bu da sonucu ispatlanmış bir çözüm değil, çünkü nükleer atığın gömüldükten sonra bir probleme yol açıp açmadığı da bilinmiyor.

Tabii ki bu konu hakkında, uzmanların bildikleri hususlar da mevcut. Misal, nükleer enerjinin, 1952’den bu yana olan kazaların (accident) veya vakaların (incident) yılda en az 330 milyon $ olmak üzere 20 milyar $ sadece ekonomik zarara sebebiyet verdiği bilinen bir gerçek. Veyahut sonrasında nükleer kaza olmamış gibi gösterilen Çernobil felaketinden sonra resmi kayıtlara geçmiş tam 57 kaza olduğu da bilinenler arasında... Rakamlar üzerinden devam edelim, şu anda Japonya’nın sadece temizleme işlemlerine harcaması gereken para 2 milyar $’a ulaştı ki ticari kaybı buna dâhil değil.

Bunlar kaza riskinin sadece (!) 10-5 olduğu söylenen nükleer reaktörlerin sebep oldukları… Görüldüğü gibi, sadece ekonomik olarak mal olabilecekleri bir tüp gazdan çok daha fazla… Bunların dışında ise kazaların sebep olduğu göç sayısı yaklaşık bir milyon insana ulaştı veya New York’un yakınındaki Indian Point Nükleer Santrali’ne 11 Eylül’ün orijinal planında var olan saldırı gerçekleşseydi, 6 saat içinde ortaya çıkacak ölü sayısı 45,000 olacaktı diye listeyi uzatmak mümkün.

Bunları tartışırken, işin öbür yönüne yani tüketim tarafına da bakmak gerekiyor. Yönetimlere nükleer konusunda bu kadar ısrarlı olma cüretini veren bir yandan da hiç durulmadan artan enerji ihtiyacı… Bunu sadece elektrik üretimine indirgesek bile artan nüfus ve dolayısıyla konut ihtiyacı ve gelişen teknoloji ve teknolojiye karşı artan bağımlılık, üretimi arttırmanın yollarını bulma ihtiyacını sürekli tetikliyor. Buna cevap olarak ortaya çıkan sürdürülebilir enerji politikaları da talebin ve tüketimin azaltılmasını şart koşuyor. Örneğin, Türkiye’nin 2020’ye kadar elektrik ihtiyacının %160 artması bekleniyor. Yani bir yandan, nükleer felakete üzülüp “Nükleere Hayır!” diye bağırırken, diğer yanda da hükümetlerin gözü kara bir biçimde bu enerji tarzını savunmasını engellemek için yöntemler üretmek ve talebin azalması yönünde çareler aramak gerekir. Zira yerküre artık bize tahammül edemeyeceği noktaya gelmek üzere ve özellikle Sanayi Devrimi’nden bu yana devam eden tecavüze karşı, pek de sessiz olmayacak biçimde intihar edecek.


Bütün bunların sonucunda, Japonya’da 150 bin insan evine geri dönmeye korkuyor. 50 kişi ömürlerinin bir yıl içerisinde sonlanmasına razı oldu. İnsanlar, “Bana bir porsiyon radyoaktif atık lütfen!” diyemeyecekleri için gıdalar imha ediliyor ve kıtlık tehlikesi baş gösteriyor. Radyasyonun Tokyo içme suyuna karıştığı bile iddia ediliyor. Bu haberleri okudukça, aklıma nükleer atığı kaşıkla yiyebilen Homer Simpson geliyor. Ama eminim, o bile, olası tam kaza (nükleer reaktör çekirdeğinin tamamının havayla teması)  halinde 100 bin insanın 6 hafta içinde öleceği, 450 bin insanın kısır kalacağı, 100 bin çocuğun zihinsel engelli doğacağı ve 300 bin kanser vakasını tetikleyecek bir enerji türüne bile bile “Evet!” demezdi.

Emre Can Dağlıoğlu

1 yorum:

Anonim dedi ki...

nükleer enerjiden daha tehlikeli bir şey var: bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak.