13 Aralık 2014 Cumartesi

Karanfil Sokaktan Dünyaya Bakmak

"Bir şehri sevmek, aşka sebep aramaktır."
Ahmet Hamdi Tanpınar

Ankaralı olmayan için anlaşılması zor bir duygu; Ankara'yı sevmek. Kent estetiği olmayan, yollarının denize çıkmadığı, dünyanın en absürt belediyecilik anlayışının hüküm sürdüğü, yürüyen merdivenleri hep bozuk olduğu, gece yarısından sonra ulaşımın bittiği, bir yer burası. Yani bir metropolden beklenilen hiçbir şey yok burada. Bu bağlamda, özellikle İstanbulluların biraz kibirli bir şekilde dile getirmiş oldukları "memur kenti, sıkıcı şehir" tanımlarının bir kısmında haklılık payı oluyor kuşkusuz. Etrafı olanca griliğiyle sarmış sevimsiz binalar, bürokrasi sıkıcılığının hayatın her yerine sirayet etmesi, gidilecek, gezilecek yerlerin az olması vs. bir dolu sebep sıralanabilir, Ankara'nın olumsuz yanlarına dair. Fakat Ankara, kendisine etiketlenen bütün kötü sıfatlarına rağmen, sevenin çok sevdiği, sahiplendiği bir yer de aynı zamanda. Mütevazı, telaşsız, bağırıp çağırmadan, usul usul ilerleyen zaman dilimi içinde, hayatın ince detaylarını yakalamak isteyenlerin, öğrenci olanların, öğrenciliğini uzatanların, sakinliği sevenlerin, kendisiyle daha çok vakit geçirmek isteyenlerin, ikamet ettiği bir yer burası. Belki de bu sebeptendir; Ankara'yı seven sıkı Ankaracıların, bu sevgilerini düz bir kent övücülüğü yerine, Ankara'nın bu özelliğini ön plana çıkartmaları. Bununla beraber, Ankara'yı özel kılan durumlardan biri de, herkesin birbirini bir şekilde tanıyor olduğudur. Gittiğiniz mekanlarda, otobüs durağında, her an tanıdığınız bir arkadaşınızla, ya da ihtimallerin en tedirgin edicisi olan; eski sevgilinize bile rastlama olasılığınız yüksektir. Bu durumun en güzeli yanı ise, bu karşılaşmaların genellikle hesapsız, tesadüfi olmasıdır. Edilen muhabbette, bu tesadüflere yakışırı şekilde samimidir. Ankara karşılaşmaları diye kitap bile yazılabilir bu konuda. Tanıl Bora'nın nefis tanımlamasıyla: "Ankara, büyük bir başrol olmayabilir, ama iyi bir karakter oyuncusudur."
"Ankara'da insan, sadece Ankara'nın haline üzülüyor."
Arkadaşlarım, bana sıklıkla Ankara'dan hiç çıkmadığım için eleştirilerde bulunurlar: "Bırak artık şu Ankara'yı" falan diyerek. Seyahat etmeyi de pek sevdiğim söylenemez, Ankara dışına da öyle pek fazla çıkmıyorum, yurt dışı deseniz, Türkiye sınırına hiç çıkmadım, tamı tamamına 29 yıldır buradayım. Mart ayında 30. şeref yılımı devireceğim burada. Hatırlarım, anılarım, hayatımdaki ilkler hep burada oldu, gerçekleşti. Ankara'yla aramdaki bağ bu sebepten çok güçlüdür. Bugün yerinde yerler esen, boş bir yer olarak duran Megapol Sineması'nda ilk filmimi, annemle saatlerce kuyrukta bekleyerek Terminatör 2'yi izledim mesela. Pazar günleri, yine bugün çirkin bir AVM'ye dönüşmek üzere Atakule'nin en alt katındaki Dreamland oyun salonunda saatlerce atari oynadım. Kulaktan, kulağa bir efsane gibi yayılan Hard Rock Cafe'ye gitmek için yanıp, tutuşup, yaşım tutmadığı için gidemedim ama Hard Rock Cafe'ye gitme ihtimali bile güzel geliyordu o yıllarda. Bugün Hard Rock Cafe de maalesef yok, artık oraya yaşım tuttuğu halde bile gidebilme ihtimalim de yok. 

Ankara, artık çocukluğumdaki Ankara değil maalesef, çok değişti, değiştirildi. AVM'ler alternatif buluşma alanları olarak, hayatımızın tam içine sokulmaya başlandı. Ankara'nın en eski sinema salonlarından ve film izleme keyfinin en çok tadına varılan Kavaklıdere, AVM hükümranlığına dayanamayıp kapanmak zorunda kaldı acı bir şekilde. Ankara'yı sevme şartları her geçen yıl giderek zorlaşmaya başladı, içimiz, dışımız beton oldu, alt geçit oldu  ama Ankara'ya karşı beslediğim duyguları yine de  koruyabildim.
"İnsan, yaşadığı yere benzer"
Edip Cansever'in Mendilimde Kan Sesleri şiirinde dediği gibi, "İnsan yaşadığı yere benzer, o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer." Ben de, burada geçen 29 yılın ardından Edip Cansever'in dizesi gibi Ankara'ya benzemeye başladım sanırım. Bütün Ankaralıların buluşma noktası Dost Kitapevi'nde arkadaşlarımı beklemek, aynı kitapçıdan alışveriş yapmak, saatlerce raflarında dolaşmak, Ankara'da haftasonları Süleyman Bağcıoğlu'nun enfes gitarından Pink Floyd parçaları dinlemek, Joe Strummer'ın Ankara doğumlu olduğunu hatırlamak, Gençlerbirliği maçlarına gitmek, Karanfil Sokak'ta halay çeken, horon vuran, insan hakları için, kadın hakları için, Roboski için slogan atanları, kampanya kuranları izlemek, Karanfil Sokak'tan dünyaya bakmak, Sakarya'da enfes bir şekilde batan, akşam güneşi eşliğinde Büyük Ekspres'te bira içmek, sonra sıkı dostlukların kurulduğu bol nemli, dağınık öğrenci evlerinde şahane sohbetler etmek, müzikler dinlemek, okul çıkışı, iş çıkışı koşar adım eve koşmak, dostları eve çağırmak, dertleşmek... Tıpkı Barış Bıçakçı'nın dediği gibi, ”Hemen eve dönme isteği uyandıran şeyin güzelliğini” yaşamak... Kısacası, küçük, iddiasız ama samimi olana sahip olmanın huzuru yetecek bana...

Sonra yeri gelecek çok kızacağım, Ankara'yı kendine oyuncak edenlere, saçma sapan bir yer haline getirenlere, mesela Ankara girişine konulan çirkin kapılardan nefret edeceğim, garip belediyecilik anlayışını, berbat isimli köprüleri, alt geçitlerinden hoşlanmayacağım, uzun yıllar Ankara'da yaşayıp fırsatını bulup başka şehirlere gidip uzaklardan Ankara'yı kötüleyenlere kızacağım, sonra Barış Bıçakçı okuyup, onun tasvir ettiği Ankarası'nda kaybolup gitmek, mutlu edecek beni... İnatla, her yıl bu eski alışkanlıklar tekrar edilecek, aynı duygularla, Barış Bıçakçı'nın harika bir şekilde belirttiği gibi: “Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek.” Bu tekrarlardan güzel, kötü hatıralar biriktireceğim, her geçen yıl; beni ben yapan, benim bir parçam olacak hatıralar, aklımın, ruhumun bir kenarında kalacaklar. Zaman geçecek, onları hatırlayacağım...
Başka bir yer de, başka bir coğrafya da hiç bulunmadım; şayet bulunsaydım bile ilk vasıtayla Ankara'ya dönerdim zaten... Ankara'yı romantize edemem, kimseye de yaşadığım yerin tarihsel, estetik güzelliklerini anlatamam, anlatılacak pek de güzel yanı da yok açıkçası. Fakat hayatı burada öğrendim, öğreniyorum, yaşadığım güzel hatıraları, anlatabilirim, tıpkı Levent Cantek'in dediği gibi: "Büyük laflar edemem, Ankara’yı sevdirmek gibi bir derdim yok anlayacağın. Yaşayıp gidiyorum. Bi bildiğim fidayda."
Hayat devam ediyor tüm hızıyla, nerede yaşarsanız, yaşayın anılar kalıyor her daim... Hem anılarınızı biriktirdiğiniz yer ne kadar kötü olabilir ki?

Can Öktemer

3 yorum:

Anonim dedi ki...

Ya ne güzel demişsin sanki içim dile gelmişti derdini anlatmış eline sağlık

mavi61 dedi ki...

Ankara'ya dair hissettiğim o samimiyeti bu kadar güzel dökebilirdiniz yazıya. Muhteşem.
Ben Ankara'ya sonradan gelip buralı olanlardanım. Bir sabah metro altında eski okul arkadaşına bir akşam aynı alt geçitte yeni iş arkadaşına rastlayabilmektir Ankara. =)

celine dedi ki...

Bir Ankaralı olarak ger kelimesine katılıyorum