17 Mayıs 2012 Perşembe

Demir Demirkan: 'Rock ancak tek şey olmaz, yalancı değildir'

Demir Demirkan (Kaynak: Facebook)
- Sizi bugüne dek müzisyen, besteci, prodüktör gibi çok farklı rollerde, sayısız kaynaktan beslenen ve çok ayrı soundlara sahip projelerde gördük. Bu esneklik müzik yolculuğunuzun ilk zamanlarından beri hissettiğiniz bir ihtiyaç mıydı? Bu farklılıklar size ve müziğinize neler kattı?
Müzikle ilgilenmeye başladığımdan beri hiç tarzlar veya formlar arasında ayırım yapmadım. Lisedeyken bile tiyatrolara müzik yazıyordum ve ayrıca aynı zamanda sahnede gitar çalıp şarkı söylüyordum. Bu durum şu ana kadar hiç değişmedi. Farklı tarzlar ve farklı alanlar konusunda sorulan sorular hala beni şaşırtıyor. Benim için hepsi müzik. Farklı alanlarda ve tarzlarda müzik yazmak veya çalmak beni hem müzisyen hem de insan olarak geliştiriyor. Ayrıca her alanda ve tarzda farklı insanlarla birlikte müzik yapma şansı da buluyorum bu da çok olumlu yansıyor hayatıma.
- Geçtiğimiz günlerde, Vatan gazetesine verdiğiniz bir röportajda, sahnede yaptığınız performansın Türkiye’nin kültürel dokusu ile uyuşmadığı için sahneleri bırakacağınızdan bahsetmiştiniz. Bize bu durumu biraz açar mısınız? Sizden ileride bu yönde ne gibi projeler bekleyebiliriz?
Bu tip açıklamaları yanlış anlamak, özellikle de basındaki kısaltmalar sayesinde çok kolay. Benim "sahneleri bırakmak" gibi niyetim yok. Bir ara dinleyicim ile aramda bir şey yakalamıştım, 2004'den 2010'a kadar sürdü bu. Sonraları konserlerde bunu hissedememeye başladım. Bu sebebi sanırım benim gelişimim ve değişimimin dinleyicimle aynı yöne doğru olmamasından kaynaklandı. Hatta bunun ana sebebi müzikal de değil, daha çok organizasyon ve teknik ile ilgili. Tabi ki hala beni seven dinleyecilerim var, kimseyi yarı yolda bırakmış olmak istemiyorum ancak ülkedeki "konser, canlı müzik" anlayışı "normal" standartlara gelene kadar kendimi kompozisyon ve prodüksyona yönlendirdim. Yıllardır ertlediğim projelerim vardı, şimdi onları yapıyorum.
Eğer bu "normal" standartlar nedir diye soracak olursanız kısaca şunu söyleyebilirim; Menajer, organizatör, teknik ekipman ve ekip, mekanlar, bilet sistemi gibi temel öğelerin işler bir hale gelmesi gerekiyor. Bunların yokluğunda yapılan konserlerden ben de izleyicim de mutlu ayrılmıyor, bunu biliyorum çünkü defalarca konuşuldu. Dinleyicimle diyaloğum konserlerden sonra ve sosyal medyada oldukça iyidir. Bildim bileli organizasyonun eksikliği, tanıtım eksikliği, sesin kalitesizliği gibi konularda yakınırlar, ben de organizasyon aksaklıkları ve sahne üzerindeki duyumun kötülüğünden yakınırım. Benim gibi müziğe bu kadar itina ile yaklaşan ve ciddiye alan birisi buna ancak 11 yıl dayanabildi. Ben de daha doğru işleyen ve kaliteyi tutturabildiğim alan olan kompozisyon ve prodüksyona yöneldim, aslında bir bakıma geri döndüm de diyebiliriz çünkü 96'dan beri bu alanda çok üretimim oldu.
- 2000’lerden itibaren müziğin gerek dinleme gerekse yaratımında teknolojiyle ilişkisi oldukça karmaşıklaşmaya başladı. Siz bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Sizce gelecekte müzik ve müziğin dinleyiciyle ilişkisi nasıl bir yön izleyecektir?
Ben teknolojiye inanan ve destekleyen biriyim. Yeter ki teknolojiyi akıllıca kullanalım ve doğayı ve ruhumuzu kaybetmeyelim. Teknoloji en baştan beri sanatı ileri taşıdı. Akustik ortaçağ enstrümanlarından elektro-gitara, synthesizer'lara, oradan digital audio'ya ve soft-synth'lere kadar geldik. Bir kompozitör için önemli olan sestir. Renk dünyası ne kadar çeşitli ve şekillendirilebilir olursa müzik de o kadar fazla şey ifade edebilir. Bir de tabi buna hızı da ekleyin. Eskiden bir eserinizin duyulması için önce el ile notaya yazılması, sonra el ile kopyalanması, orkestra provası ve buların hepsinin sonucunda da çalınacak bir mekana ihtiyaç vardı. Bu da haftalar alıyordu. Daha yakın zamanda, hatta benim profesyonel hayatımın başlarında digital audio yoktu ve bir müzik parçasının her bölümünü ve her kanalını baştan sona kadar mükemmel çalmak gerekiyordu. Şükürler olsun ki bunlar geçmişte kaldı. Şimdi bir besteci/prodüktörün hayatı çok daha kolay. Bu sayede hem daha çok üretebiliyor hem de daha çeşitli üretebiliyor. Olasılıklar sonsuz.
Buradaki asıl sorun yaratabilecek alan ise müziğin dağıtımı ve paylaşımı ile ilgili. En basite indirgenmiş haliyle durum şöyle: "eğer müzik karşılığında bir değer alınmazsa müzisyenlerin soyu tükenir." Dinleyici eğer müziğin karşılığında bir şey vermek istemiyorsa o zaman dinleyecek kaliteli müzik bulamamaktan da şikayet etmemeli. "Eski müzikler daha iyiydi", "artık her şarkı birbirine benziyor" gibi yorumlar normal bu durumda. Fark yaratacak bir ortam ve motivasyon kalmamaya başladı. Bence her ciklet ve çikolata da birbirine benziyor, iki farklı marka hamburger de birbirine benziyor ve eskiden yemeklerden aldığımız tadı alamıyoruz, çünkü özensiz ucuz ve kalitesizleşmeye başladı çoğu şey. Malesef müzik de bunlardan biri.
- Üniversite hayatınızı Ankara’da geçirdiniz. Bu arada Tarkan Gözübüyük, Alp Turaç gibi şu anda Türkiye müzik piyasasının önemli insanlarından bazıları ile tanıştınız. Bize biraz Ankara dönemizden bahsedebilir misiniz? O dönem Ankara’da nasıl bir rock müzik ortamı vardı?
Tarkan ve Alp ile 1989 sonbaharında Ankara'da tanıştık. 1990'da da aynı evde yaşamaya başladık. İstanbul'da da Pentagram evinde (Hakan Utangaç'ın evi) kalıyorduk prova zamanlarında. O zamanlar Alp Turaç da bas çalıyordu, genelde kendi kendine :) Sonra ben Los Angeles'dayken ses teknisyenliğini seçmiş. Tarkan Gözübüyük ile ilk tanıştığımız gün sabaha kadar gitar çalmıştık. Bu bir süre böyle gitti. Ankara'da Süden Pamir'in solistliğini yaptığı bir grup bile kurmuştuk. Volkan Öktem de davul çalıyordu grupta. Daha sonraları rock-bar'larda çalmak için Özlem Tekin'in solistliğini yaptığı bir grup kurmuştuk.  Neyse, o zamanlar Farabi Sokak'ta üç mekan vardı çalınabilen, A Bar, Grafitti ve Dorian Grey. Bizim ev de Güvenlik caddesine çok yakındı, yani bu barlara yürüme mesafesindeydik ve üniversitedeydik! Daha ne olsun, hayat iyi geçiyordu yani… O dönemde Türkçe rock yok denebilecek kadar azdı. Bazı gruplar Türkçe'yi Amerikan aksanıyla yoğurup Türkçe sözlü rock ve metal yapıyordu, ama genel kanı bizim dilin bu müzikle uyuşmadığıydı. Bir de o zamanlar, belki gençlikten, belki cahillikten, belki de özentidendir Türkçe sözlü müziği sanki daha hor görür bir halimiz vardı. Bunun sebebini hala sorarım kendime ve sonunda da politik sonuçlara ulaşırım hep, bu da ayrı konu.
- Pentagram, bu ülkede 90’ların başında rock müziğin bayraktarlığını yaptı. 2000’lı yılların başında ise Türkiye’de Rock müzik ciddi bir atılım gösterdi, fakat devamında ortaya çıkan grup ve müzisyenler arasında vasatlık, birbirlerine benzerlik göze çarpmaya başladı. Darbe sonrası büyük travma geçirmiş bir toplumda, heavy metal gibi bugün bile Türkiye’de bir azınlığın dinlediği bir müzik türünü yapmanın nasıl zorlukları vardı? 90’lardan günümüze Türkiye Rock müziği için ne demek isterseniz? Türkiye Rock müziğini dünyada nereye konumlandırırsınız?

Pentagram'ın ilk albümünun hikayesini (Pentagram/Pentagram) Tarkan Gözübüyük veya Hakan Utangaç'tan dinlemenizi tavsiye ederim. Ben gruba 2. albümde katıldım (Trail Blazer). Kayıt stüdyosu, alet edevat, davul, gitar, vokal kaydı yapmayı bilen insan neredeyse yoktu. Genelde her şey deneme yanılma ile oluyordu. Internet falan da yok, guitar player dergileri falan vardı, oradan ne öğrenirsek uygulamaya çalışıyorduk. Plak ve kasetlerde duyduğumuz sesin kalitesine ve gücüne ulaşmaya çalışıyorduk. Hadi albümü yaptık da kim, nasıl dinleyecekti? Şimdinin Türkiye'si tuhaf, o zamanın Türkiye'si daha da tuhaftı. Biz bu ülkede kendini batılı sanan son kuşağızdır herhalde. Yanlış anlaşılmış, yanlış anlatılmış bir ülke fikri, bir cumhuriyet fikri, bir medeniyet fikri, kulaktan kulağa oyunun sıradaki son oyuncuları gibiydik biz. Aslında biz bir yerde çoğunluk başka bir yerdeydi. Biz de tabi ki kendi bildiğimizi yaptık ve bildiğimiz şekilde ilerledik. Grubun bütün elemanları çok kuvvetli egolardı, bu da bizi kuvvetli bir grup yaptı. Pentagram'ın muzik dışında başka bir çekim gücü vardır bu da bu büyük egoların bir hedefe doğru ilerlemesinin gücüdür, ve tabi ki bu güç de kontrol edilmesi zor bir güçtür.

Türkiye'de şu anda bir kaç grup ve sanatçı dışında "rock" yok denilebilir. Tamam gitar, davul, bas ile bir müzikler yapılıyor bağırış çağırış ama eğer konu "rock" ise bunu iliklerinde hissedip de yapan çok az grup var. Kanımca "rock" bir var oluş halidir ve bağırıp çağırmakla, gürültüyle patırtıyla, maçolukla özdeşleştirildiğinde bu varoluş halini "hiç"'e indirgemiş olursunuz. "Rock" aşık da olur, sarhoş da, inanır da inanmaz da, maço da olur gay de, akustik de olur, elektrikli de, mırıl mırıl da olur, gürler de… Rock ancak tek şey olmaz, yalancı değildir. Dürüsttür. Kendine dürüsttür. Hissetmiyorsa bağırmaz, değilse maço taklidi yapmaz, canı istemiyorsa içmez, ait olmak için üniforma giymez. "Tarz" denen hapishaneye mahkum edildiğinde de etrafı ateşle sarılmış bir akrep gibi kendini zehirler. Benim anladığım "rock" bu, şimdi buyurun siz değerlendirin günümüz dünyası ve Türkiye'sindeki "rock" müziğini...
- 90’lı yılların başında Los Angeles’a taşınıp Musician Institute’da eğitim gördünüz. Bize biraz o dönemizi anlatabilir misiniz? Los Angeles sizin hayatınıza ve müziğinize neler kattı? Painted on Water ile yıllar sonra Amerikan sahnesine dönmek nasıl bir duyguydu?
90 başlarında Seattle akımı bütün dünyada olduğu gibi Los Angeles'da da yapacağını yapıyordu. Ben rock bulacağım diye gitmiştim ama meğer rock oradan geçmiş 3. dünyaya göçmüştü. Okulda rock gitar dersi veren hocalar vardı ama genelde jazz ve fusion üzerine eğitim alıyorduk. Eve gelince de deli gibi metal ve rock gitar riff'leri ve lick'leri çalışyorduk. Gerçekten deli gibi, 9-10 saat falan günde, her gün! Rock şarkıları yazarken içine biraz jazz/fusion katıyorduk. Ayrıca şarkı yazma üzerine de ben seçmeli ders alıyordum. Türkiye'de Ingiliz edebiyatı olumuştum ve çok seviyordum edebiyatı (hala severim). Söz yazma konusunda çok faydası oldu. Sonra İngilizce olarak öğrendiğim her şeyi Türkçe'ye adapte ettim buraya dönünce.
Painted On Water ile Amerika'ya dönünce aslında bambaşka bir dünyaya dönmüş gibi oldum. Ben ilk gittiğimde Los Angeles'da yaşamıştım, daha sonra gittiğimde ise New York'da konuşlandık. İnanın bana aynı ülke olmasına rağmen ayrı gezegenler gibidir iki şehir. New York iyiydi ama ben o kadar da ısınamadım. Zaten Amerika'da da yaşamak isemediğime karar verdim. Ailemin bir bölümü oralarda yaşamını sürdürse bile bana hep bir şeyler eksik gibi gelir. Garip bir his.
- 2010 yılında  Sertab Erener, Aynur Doğan, Ayşenur Kolivar ve Antakya Medeniyetler Korosu ile gerçekleştirdiğiniz Biriz projesi ile binyılların kültür mirasını bizlere tekrar sundunuz. Son yüzyılda ulus devlet zihniyetinin bu topraklarda bize unutturduğu kültür mozaiğini yeniden hatırlamaya çalıştığımız bir dönemde yaşıyoruz. Bununla birlikte insanların devletin tebaası olmak için var olduğu algısı ve “tek dil, tek din” tekilliği tekrar tekrar dayatılıyor. Sizce ”Biriz” gibi projelerin çoğalmasıyla yerleşik devlet zihniyetinin yıkıcılığı kıralabilir mi?
Soruyu sorarken zaten durumu özetlediniz. Bunun gibi projeler bu yöne doğru olan hareketi durdurur mu? bence hayır. Ancak şunu yapar, bu hareketi durduracak olan insanlara ilham olur. Sonuçta bizler sanatçılarız, politikacı, bürokrat, iş adamı, endüstri devi, medya patronu falan değiliz. Biz insan ruhuna hitap ederiz. İnsanların ruhlarını tanıdıkça onlar arasında ayrım yapmak, ötekileştirmek de imkansızlaşır, işte bizim yegane yapabileceğimiz insanların birbirleriyle ruh düzeyinde birleşmelerini sağlamak olabilir. Barışın yolu ne hoşgörüdür, ne ayrımcılıktır, ne de aynılaştırmaktır. Hoşgörünün merkezinde bile ayrımcılık vardır, kendini büyük görme vardır, kibir vardır. Bireysel düzeyde, bireysel algıda cehalet aşılmadıkça, bireysel özgürlük yaşanmadıkça sosyal barış falan da olmaz. Bunu ben demiyorum, dönün ve tarihe bakın, toplumsal değişim hareketleri felaketle sonuçlanır bütün taraflar adına.

-  Metropollerin sanatçılarda bir tür üretimsizliğe yol açtığı söylenir. Bülent Ortaçgil, Turgut Berkes gibi müzisyenler metropol sıkıntılarından arınmak ve kafa dinglinliği amacıyla İstanbul’dan ayrılıp Bodrum ve Bozburun’a yerleştiler. Siz de bundan bir kaç yıl önce ani bir karar ile Bodrum’a taşındınız. Bodrum ruhunuza ve müziğinize iyi geldi mi?
Çok iyi geldi. İlk anda kulağa klişe gibi geliyor "Bodrum'a yerleşmek" ama gerçekten çok iyi geliyor üretim sürecime. Kendi ritmimi yakalıyorum ve her şey tıkır tıkır işliyor. Her gün az ya da çok bir şey yazıyorum ki bu çok sağlıklı benim için. Bir süre yazmadığımda ciddi sorunlar yaşıyorum, böyle iyi anlayacağınız.
- Bugün geçimini sadece müzikten kazanan bir çok müzisyen, hayat standartlarını koruyabilimek için piyasa dinamiklerinin çizdiği sınırlar içinde müzik yapmaya devam edebiliyorlar. Az sayıda müzisyen kendi müziklerini yapabilmekte. Endüstrinin bu saldırganlığı karşında sanatçılar kendilerini nasıl koruyabilirler ve kendi müziklerini yapabilirler?
Kendi yapmak istediğin müzik ile çoğullar birleşmiyorsa o müziği yaparak yüksek bir yaşam standartı tutturamazsın. Bu net zaten. Bu durumda iki seçenek var, ya düşük standartı kabul edip küçük yaşayıp istediğini yapmaya devam edeceksin, ya da başka bir işten gelir sağlayacaksın. Bu başka iş müzikle ilgili de olabilir olmayabilir de. Bu sadece bizim ülkenin sorunu değil, bütün dünyadaki sanatçıların sorunudur. Örneğin bugün bir fotoğraf sanatçısı ile bir dergi röportajıma çekim yaptık. İsim vermeyeceğim ama bu fotoğrafçı kendi sergileri olan hatırı sayılır bir sanatçı, ancak bir dergi için bir röportajın fotoğraflamasını yapıyor. Bu ne ayıptır ne de davaya ihanettir. Bu bildiğin "hayatın gerçeğidir." Keşke toplumun çoğunluğunun görsel ve işitsel estetiği gelişmiş ve eğitilmiş olsa da "sanat" da sanatçıyı insan gibi yaşatsa, değil mi? Evet, belki bir gün…
- Son dönemlerde, Türkiye’de ve dünyada beğendiğiniz müzisyenler kimler? Dinlemekten hiç bıkmadığınız müzisyenler var mı?
Erkan Oğur, Şebnem Ferah, Sertab Erener, Bülent Ortaçgil bazıları. Ben çok gürültülü müzikler sevmiyorum, genelde içerik beni daha çok tatmin ediyor. Bir söz vardır ya, "kim olduğun o kadar çok bağırıyor ki ne dediğini anlamıyorum," işte bu söz çok doğru bence. Kendini değil de sözünü anlatanı dinlemeyi seviyorum. 
Huzurlu kalın, erdem ile yaşayın...

Can Öktemer - Sertan Şentürk

24 Nisan 2012 Salı

Volkan Başaran: 'Müzik daimi bir olgu, insanın hayatında hep olacaktır'

- Müzik yaşamınızda Sezen Aksu, MFÖ, Teoman, Cem Karaca, Sam Andrew gibi çok sayıda önemli ve farklı tarzlarda müzik yapan müzisyenle çalışma şansınız oldu. Müzisyenlikten, aranjörlüğe, prodüktörlükten, besteciliğe kadar çok çeşitli rollerle karşımıza çıkıyorsunuz. Müzikle olan bu çok yönlü maceranızı biraz anlatabilir misiniz? Bu çeşitlilik içerisinde en çok hangisini keyif alarak yapıyorsunuz? 
Asıl macera Kabataş Erkek Lisesi’nde başlar. Hatta okula girmeden önceki yaz 12 Eylül darbesi olmuştu ve benim için darbeden ziyade Kabataş'ın orkestrasına girmek daha önemli bir durumdu. Okul başladıktan sonra orkestra seçmeleri yapıldı ve orkestraya alındım. Dediğim gibi asıl macera o zaman başladı. O zamanlar Milliyet gazetesinin açtığı liseler arası müzik yarışmalarına girmek derece almak hayallerimin en önemli parçalarıydı. Onları gerçekleştirerek başlamış oldum müzik hayatına. Sonrasında sağdan soldan teklifler gelmeye başladı ve lise hayatım boyunca hem para kazandım, hem de okumaya çalıştım. Netice olarak çift dikiş Kabataş’ı bitirdim. Sonra Marmara Üniversitesi Müzik Bölümü'ne girdim. Okulda Yavuz Çetin, Fethi Taner ve Zafer Şanlı gibi arkadaşlar edindim. Okul bahçesinde gitar çalıp şarkı söylenirdi, güneşli havalarda güneşlenip kızlara bakardık. Okulu çalıştığım için bırakmak zorunda kaldım. Profesyonel orkestralarda çalmaya başladım. Derken en bilindik isimlerin arasına girip MFÖ, Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Kayahan gibi dönemin en ünlü isimlerine çalmaya başladım. Bunlar olurken Merküri'yi kurduk, albüm yaptık. Ben o arada evlenip bir kız çocuğu babası olmuştum. Eşimle Amerika'da yaşamaya karar verdim. New York da yaşadık. Orda bir takım gruplarda çaldım. Sam Andrew ile çalmak o sırada gerçekleşti. Çaldığım bir grubun konserine gelmişti, yanında Lenny Kaye (Patti Smith'in gitaristi) de vardı. Sam Andrew New York grubu için gitarist ararken birileri benden bahsetmiş. O gece beni dinledi ertesi sabah beni aradı ve aynı günün öğleden sonrası bizim evde ikimiz çalışmaya başladık. Bir kaç show çaldık ben daha sonra başka gruplarla çalışmalar yaptım. Daha sonra ailevi nedenlerden dolayı Türkiye'ye döndüm ve burda kaldım. Fakat New York'tan kopmadım. Hatta New York'ta bir Teoman albümü ve ufak tefek başka çalışmalar da yaptım.


Tüm yaptığım işler arasında en keyif aldığım gitar çalmak hatta kendi istediğim tarzda gitar çalmak. Diğerleri de güzel, bir albüme imza atmak, bir sound vermek, gitarlarını vs. çalmak. Ama en güzeli kendi müziğim için gitar çalmak. İşlerden fırsat buldukça hazırlıyorum bir şeyler.

- Uzun yıllardır müzik prodüktörlüğü yapmaktasınız. Prodüktörlüğün zorlukları ve keyifli yanları nedir? Sizce, prodüktörlük Türkiye’de hakettiği değeri görebiliyor mu?
Prodüktörlük kavramı bir kere fena halde bir anlam karmaşası yaşıyor. Yapımcılar çok uzun bir zaman  kendilerine prodüktör dedi (hatta halen de demekteler). Benim ve benim gibi müzik prodüktör sıfatındaki insanlar aslında müzisyen olma özelliğinden başka müziğe duruş ve sound ekleyebilme yetisine de sahip olabilmeliler. Prodüktör kelimesi Türkçe olmadığından bu anlam karmaşası sürüyor. Alaturka müzik içinde yönetmen de deniliyor. Neyse, belki de bu yüzden müzik prodüktörlerinin ne yaptığı henüz tam olarak anlatılabilmiş değil. O yüzden önemi de tam anlaşılamadı. Hala bir albümün kapağının arkasına ismimiz prodüktör olarak pek yazılmıyor.

Keyifli bir iş çünkü dediğim gibi sound ve duruş vermek bir müziğe gurur verici bir durum. Zor bir iş çünkü insanlara güven vermeniz onları yönledirebilmeniz ve sahip oldukları ya da yapmak istediklerini ortaya çıkarmanız gerekiyor. Bu arada insanların egoları ve zaman zaman da sorunlarıyla karşı karşıya kalabiliyorsunuz. Ayrıca başarı grubun ya da sanatçının, başarısızlık da prodüktörün olabiliyor.

- Amerika’da uzun yıllar geçirdiniz, Janis Joplin’in gitaristi Sam Andrew ile beraber çaldınız. Daha sonra ise yine buraya döndünüz. Bir kez daha Amerika’ya gitmek gibi bir düşünceniz var mı? Sizce Amerika’daki müzik piyasasıyla Türkiye’deki arasında ne gibi farklılar var?
Sam Andrew’un New York grubunda çalmak çok iyi bir tecrübeydi. Fakat daha başka pek çok New York grubuyla da çalıştım. Bir kez daha Amerika'ya gitmek tabii ki istiyorum ama sürekli gitmeyi yani kalmayı düşünmüyorum. Burda bazı zorluklar yaşasak da burayı seviyorum. Sevdiğim bir çok insan burda. Zaten ara sıra gidip gelme durumlarım oldu. Ama bir fırsat olursa yine bir iş yapmak isterim. Orda ki olanaklarla çalışmak çok güzel. Bir öğleden sonra çıkıp cebinde para da varsa aklından geçen bir markanın çok özel bir modelini alıp da kaydında kullanmak hoş bir şey tabii.

Volkan Başaran ve Sam Andrew. 1993
Şu aralar dünya müzik piyasası da bizimle benzeri zorluklar yaşıyor. Dijital ortamın küçülüp inanılmaz boyutta ve hızda yayılması tüm dünyada müzik marketleri etkiledi. Ayrıca kayıt stüdyoları da bundan etkileniyor. Müzik, bir evde küçük bir odadan da çıkıp kitlelere ulaşabiliyor. Bu bir sürü şeyi değiştirdi. Bir kere, vasat şeylerin artışıyla beraber, olağanüstü değişik hatta bazen oldukça organik müzikler duyabilirsiniz. Tabii, bir şey ne kadar çok kitlelere yayılırsa o kadar çabuk bir şekilde büyük şirketlerin bünyesine ve endüstrinin gerekliliklerine kapılıyor. Amerika ya da Avrupa bu konuda benzer bir yapıda. Müzik satışı konusunda aslında bir fark yok. Orda da belli kesimler kendi tabiatında kendi müziklerini dinliyor, burda da. Mesela orda ev kadınları ve gençler çok önemli satış konusunda. Burda da öyle bence. Ama tabi coğrafya gereği türler arasında çok fark var. Bizim kültürümüzün zenginliğine rastlamak mümkün değil. Ama batı tarzları için mesela rock veya pop için orası adeta bir cennet. Ama doğu müziğinin kalbi de bizim bölgemiz. Ona göre müzisyenlerin kabiliyetleri de türlere göre farklı.

- Uzun yıllar, Teoman ile çalıştınız. Fakat Teoman, geçen sene ani bir kararla, müzik endüstrisinin halinden usandığını söyleyip müziği bıraktığını açıkladı. Siz müzik endüstrisinin son halini nasıl görüyorsunuz? İleride başka müzisyenler de müziği aynı gerekçeler ile bırakabilir mi?
Kendisinin canı neyi bırakmak isterse ya da kim neyi bırakmak isterse bırakabilir. Kendi kaybıdır diye düşünüyorum daha doğrusu, müzik bir şey kaybetmez.

Müzik endüstrisi kiltelere ulaşım bakımından kabuk değiştiriyor, muhakak ki bunların etkilerini yaşıyacağız. Ama müzik daimi bir olgu. İnsanın hayatında hep olacaktır.

- Korsan müzik ve internet üzerinden ücretsiz albüm indirme olanakları ile, müzik endüstrisi son yıllarda çok büyük yaralar aldı. Sizce müzik endüstrisi bu kaostan çıkabilecek mi?
Elbette çıkacaktır fakat şekil değiştirecektir. Bedava müzik indirmek başta zarar verdi ama, insanlara kolayca ulaşması bakımından da bir fayda sağladı. Canlı müziğin önünü açıyor aslında. Bir albümü bedava dinleyip, seven biri, beğendiği grubu ya da şarkıcıyı sahnede dinlemek isteyebilir. Fakat bizim ülkemizde bedava konser alışkanlığı da oluştu. Sponsorlar sayesinde kapaklarla, şişelerle, konserlere girilmeye başlandı. Şimdi organizatörler bilet satmakta zorluk çekiyor. Umarım bu durum en kısa zamanda değişir.

- Yavuz Çetin ile yakın bir dostluğunuz vardı. Bize biraz ondan bahsedebilir misiniz?
Yavuz benim üniversiteden beri arkadaşımdı. Çok yakın zamanlar da geçirdik. Bazen uzak düştük ama hep karşılaştığımız an sanki hiç ayrılmamış gibiydik. O yaşarken iki arkadaşımla gitar pedal amfi ya da tube muhabetini çok yoğun bir şekilde yapardım. İkisinin de adı Yavuz du. Biri Yavuz Çetin diğeri Yavuz Akyazıcı. Çok şükür Akyazıcı hayatta. Şimdi bu listeye Cihan Düşmez de eklendi. 

Yavuz Çetin ve Volkan Başaran. Blue Blues Band Gecesi. 1992

Yavuz Çetin hakkında söylenebilecek herşey insanların bildiği şeylerdir. Hepsi doğrudur. iyi bir insandı iyi bir müzisyendi. Hataları da oldu sevapları da. Bizlere ölümüyle, yaşarken insanların değerinin bir türlü anlaşılamadığını da anlattı. Fakat Yavuz'la ilgili tek rahatsız olduğum konu intihar etmenin bir bok olduğu intibası oluştu gençlerde. Kurt Cobain'de de oldu aynı şey. Diğer canına kıyan müzisyenlerde de. Zaten hepsi bence birbirinden etkilendi malesef.

- Ankara için uzun yıllardır, Türkiye Rock müziğin kalesi olduğundan bahsedilir. Sizce rock müzik için Ankara’dan bu kadar iyi grup çıkmasının sebebi ne olabilir?
Bence çıktıktan sonra İzmir'den de Malatya'dan da ya da Erzurum'dan da çıkar. Ankara ile ilgili sadece söyleyebileceğim belki ekonomik durumları daha iyi olduğu için insanlar biraz daha seslerini duyurabildiler.

- Türkiye’nin en değerli müzisyenlerinden biri olan Orhan Atasoy ile 1999-2001 yılları arasında bir albüm projesi gerçekleştirminiştiniz. Bize biraz Orhan Atasoy’dan ve işbirliğinizden bahsedilir misiniz?
Orhan Atasoy'la 90lı yılların başından itibaren çok vakit geçirdim. Evinde kaldım. Dışarılarda sabahladık. Stüdyo kurduk. Bir zamanlar bir grup kurmuştuk: Orhan Atasoy, Kerim Çaplı, Fahir Atakoğlu bazen İskender Paydaş, Ayhan Sayıner ve ben. Star 88 de diye bir klüp vardı, bilen bilir. Orda çalardık. Bunun dışında çok geceler gitar çalıp sabahlamışızdır. Ben Amerika' ya yerleştikten bir müddet sonra o da geldi. Orda da çok görüştük. Daha sonra ben 99 sonunda tekrar Amerika'ya döndüğümde bazı projeler yapmak üzere bir stüdyo yaptık. Aynı zamanda burası evimizdi yani stüdyoda yaşıyorduk. Onun albümüne yeni parçalar eklemiştim. O sıra Orhan'ın oğlu Cengiz Atasoy için de bir albüm hazırladık ama sonradan proje durdu. Ama çok yakın bir zamanda Cengiz ile tekrar çalışmalar yapacağız.
Orhan Atasoy, Kerim Çaplı, Volkan Başaran ve Ayhan Sayıner. 1991
Ben daha sonra Türkiye'ye döndüm ama irtibatımız hiç kesilmedi. Gittiğim zamanlarda genellikle görüştük. Ya o gelirdi New York'a ya da ben Washington DC'ye giderdim. Vefat ettiğinde malesef burdaydım. Hastayken konuşabildik, bu biraz da olsa içimi rahatlatıyor. Ama çok erken oldu ölümü ve büyük bir kayıptır hayatımda.

- Süleyman Bağcıoğlu, Turgut Berkes, Ergin Altınel, Batu Mutlugil gibi müzisyenler yetenek olarak Türkiye standartlarının bir hayli üzerinde. Ama ne yazık ki genel müzik dinleyicisi bu isimlere biraz uzak. Sizce bu ikilemin sebebi ne olabilir?
Cevap basit. Bu ülkenin kültürüne ait olmayan bir türde kürek çekiyorlar. Aslında ben de öyle. Ama bu bırakacağız anlamına da gelmiyor. Ayrıca sadece bu isimler değil daha bir sürü isim var. Bir de bilinmeyen bir sürü isim var akla zarar gitar çalan. Bu türde ülkemizde müzik endüstründe bir genişleme olursa çok daha fazla isimler çıkabilir. Gitar çalmayı seven bir milletiz. Sanırım en çok gitarist var. Basçı az maalesef. Şimdi davulcular da artmaya başladı.

- Geniş bir gitar ve ekipman koleksiyonuna sahipsiniz. Çalmaktan en çok keyif aldığınız gitarınız hangisi? Kayıtlarda ve/veya sahnede özellikle tercih ettiğiniz gitar, pedal, amfi kurulumları var mı?
Gitar merakı değil benimki, gitar aşkı hatta tutkusu. Sahip olduğum bütün gitarların bir yeri var zaman zaman hepsini mutlaka bir yerde kullanıyorum. Ama çalmaktan en çok keyif aldığım gitarlarım 64 senesine ait Gretsch'im (Chet Atkins Tennessean) ve Fender Nocaster'im (51 Reissue Custom Shop).

Sahnede ve kayıtta ne gerekiyorsa onu kullanıyorum gitar olarak. Ama amfi olarak çok uzun zaman Vox, Fender ve Marshall kullandım ve halen kullanıyorum. Ama şu aralar her yerde Carlsbro TC60 kullanıyorum. Bir sürü pedalım var genellikle tube drive lar tercih ediyorum. Ama başka drive pedalları da kullanıyorum. Şu ara pedal boardumda Dunlop Hendrix Wah, Wampler Paisley Drive, Xotic RC Booster BB Drive ve EP Booster, MXR Custom BadAss Overdrive, Kingsley Jester Drive, Boss Slicer ve Tc Electronic Vintage Delay kullanıyorum. Bu aletlerle iyi sesler alabiliyorum ama müzik türüne göre değişik kombinasyonları seviyorum. Mesela Teoman kayıtlarında pek çok kez Vox AC30 kullandım. Ama Bogner Shiva da kullandım. Ogün Sanlısoy'un "Ben" albümünde Vox ile Marshall amfilere aynı anda ayrı drivelar yollayarak sert sesler elde ettim. Belli bir kurala bağlı kalmıyorum. Ne gerekiyorsa, kafama ne yatarsa onu denemekten çekinmiyorum.

- Türkiye’de gitar tekniğini en çok beğendiniz gitaristler kimler?
Yukarda ismi geçen gitaristlerle birlikte daha bir sürü Türk gitaristini beğeniyorum. En azından beğendiğim bir tarafı oluyor. Bir şeyler yapan tüm müzisyenler bir değer ifade ediyor benim için.

- Son zamanlarda kimleri dinliyorsunuz? Ve dinlemekten bıkmadığınız albümler nelerdir?
Dinlediğim tüm albümlerin bir müddet sonra cılkını çıkartıyorum ve bıkıyorum. Fakat daha sonra çok sevdiklerimi mutlaka defalarca dinlemeye devam ediyorum. Mesela ne zaman Jeff Beck dinlesem sabaha kadar dinlemeye devam etmek istiyorum. Ya da SRV ya da Hendrix. Led Zeppelin dinlemekten kolay kolay sıkılmam, sıkılsam bile bir müddet sonra yine defalarca dinleme çarkına geri dönerim. Şu aralar Reverend Horton Heat dinler oldum. Bir rockabilly aşkı var zaten içimde ezelden beri, şimdilerde o canlanmış durumda.

Can Öktemer - Sertan Şentürk

6 Nisan 2012 Cuma

Ergin Altınel: 'Ben hayatta hiçbir şeyin kaybolmayacağına inanlardanım'

- Rock’n Roll’a nasıl bulaştınız? Sizi gitar ve Rock’a yönelten ve aşık eden şey nedir?
Çocukluğumdan beri elektronik gitar sesi beni kendine çekmiştir. 6-7 yaşlarındayken babam eve bir plakçalar almıştı. Bir sürü de yerli yabancı 33'lük ve 45'lik plak. Komşumuz Tuncer ağabey de gitarist olunca, sanırım başlangıç ortamı oluştu. Gitar aldıramadım ama başlangıç mandolin ile oldu böylece. Altın vuruşu iki yıl sonra eve nasıl ve nereden geldiğini hatırlayamadığım J.Hendrix'in Purple Haze 45'liği yaptı. Sonrasında da Richie Blackmore'un o tuşe ve stili...

- Müzik dışında kuru temizlemecilik, elektronik ticareti, eşarp pazarlama gibi işlerde çalıştınız. Sadece müzikten para kazanamama sizde hayal kırıklığı ve ya müziğe duyduğunuz aşkta körelmeye sebep oldu mu?
Ben, hayatta yapılan hiçbir şeyin kaybolmayacağına ve artı olarak cebinizde durduğuna inananlardanım. Müzikten para kazanamayacağımı 1990 da anladım. Bu hayatımdaki pek çok şeyin değiştiği yıldır. Ama bu, müziğe olan ilgimi asla koparmadı. Tezgahımın altında amfi, dolabın içindede gitar sürekli durur. Hala da öyle...


- Rock müzik için İstanbul ve Ankara için bile zaman yeteri kadar ilgi görmediği için şikayet konusu olur. Siz yıllarca Ankara ve İstanbul’a nazaran daha ufak bir kent olan Bursa’da rock müziğin bayraktarlığını yaptınız. Ankara ve İstanbul’daki grupların, Bursa’daki harekete dikkat kesilmelerine yol açtınız. Bursa’da Rock müzik hareketliliği şimdi nasıl? Sıcak bir ilgi devam ediyor mu?
Pek çok grup var Bursa'da. Çoğu amatör olarak ilgileniyor. İşimden dolayı detayları pek bilemiyorum. Ama çok iyi ve gelecek vaadeden müzisyenler var. Tabi ki üretebilmek için geniş zaman ve para lazım. Piyasadaki işlerden kazanılan para da malum. İşler biraz zorlaştı yani. Genel ilgi 80 ve 90'ların müziğine şekline. Eskiye oranla dinleyici kitlesinde olsun müzisyen sayısında olsun önemli bir artış var.

- Hayatınızın çoğunu geçirdiğiniz Bursa ve Ordu'nun sizin müziğinizi üzerinde nasıl bir etkisi oldu?
Şehirlerden ziyade kişiler etkilemiştir beni. Hocam diyebileceğim A. Recep Katırcıoğlu Ordu'da. Ondan çok şey öğrendim. Gitarcılığın nasıl bir şey olduğunu da Gürbüz Barlas ve Süleyman Bağcıoğlu'ndan öğrendim.  Onları yarım saat izlemem yetti. Şehirler ve beraber yaşadığınız, birlikte mücadele verdiğiniz insanlar, olaylar, doğa, inancınız, sevinçleriniz, üzüntüleriniz, umutlarınızsa ressamın boyası gibidir. Asıl olay ruhunuzda ve kalbinizde şekillenir. Onların beden dışında başka bir mekana ihtiyacı yok. Ruanda olmuş, Amerika olmuş veya Hakkari olmuş artık farketmez.

- Enstrümantal Rock albümleri ile bu topraklarda pek sık karşılaşamıyoruz. “Gidenlerin Ardından” albümünüz bir anlamda müzik piyasadında ki büyük bir boşluğu doldurmuş oldu. Bize bu albümün oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz?
Bandaj döneminden pek çok beste vardı zaten. 2000' li yılların sound değişiklikleri ile yeni çalışmalarım da eklenince, 2006 da bir çalışmamı Tarkan Gözübüyük'e fikrini almak için dinlettim. O da hem eski Bandaj çalışmalarından dinleyicilerin haberdar olması, hem  Türkiye rock müzik tarihinde  yerini bir belge olarak alması açısından yeni kişisel çalışmalarım ile birlikte bir albüm oluşturmamızı önerdi. Tabi ki İstanbul'a Ordu'dan git-gel zor oldu biraz. Ama sonunda yaptık işte.

- 1982 yılında kurulan  Bandaj grubunun şöhreti Bursa ile sınırlı kalmadı o dönemde bir çığ gibi büyüyerek şöhreti İstanbul’a kadar uzanan bir gruptu. Aynı zamanda bugün Türk Rock müziğin çok değerli  müzisyeni  Şebnem Ferah’da bir dönem Bandaj grubunda yer aldı. Bize Bandaj grubunun hikayesinden bahsedebilir misiniz?
Of offf... 1977 de Bursa' da üniversiteye başladım. Bandaj'ı oluşturan kişilerle tanışmak, arkadaş olmak bir yılım aldı. Tabi önce grup kurma gündemde değildi. İlk önce Ekinoks'u kurduk. Sonradan birkaç eleman değişikliği ile 1980'de BANDAJ kuruldu. İlk zamanlar Cover yaptık. Konser bile verdik. 83 de askerlik araya girdi. Tekrar bir araya  87 yılında geldik. Artık herkesin besteleri var cebinde. Hemen çalışmalara başladık. Geceleri, gece klübünde çalışıyoruz, gündüzleri de aynı gece klübünde prova yapıyoruz garip bakışlar altında... İki besteyi İstanbul'da stüdyoda kayda girdik o yıl. Youtube'da dönüyor o kayıtların biri:


Konserler festivaller başladı. Şebnem Ferah, 90'da verdiğimiz konserde 5 parça ile katıldı. Bizim bestelerin ikisine söz yazdı. Aslında grubun solisti olmasını teklif edecektik ama ne yazık ki bunu teklif edemeden dağıldık. Yani Bandaj'ın ömrü 10 yıl oldu.

- 2007 yılında Joe Satriani İstanbul konserinde ön grup olarak yer aldınız. Bandaj grubunda da çalmış olan Tarkan Gözübüyük ve bir çok değerli müzisyenle bir araya geldiniz. Uzun bir aradan sonra hem de Satriani konserinde bir araya gelmek nasıl bir duyguydu?
Bu konser vesilesiyle Merih Benli ve Tarkan Gözübüyük ile bir araya gelmek ve çalmak tarifi zor bir duygu. Bir kere herkes  hem kişilik olarak hem de müzisyenlik kalitesi olarak çok olgunlaşmış. Provalar bile prova gibi olmadı. Başla, durmadan çal ve bitir. Haliyle kaliteli bir konser oldu. Her ne kadar sahne elektriği kesilip, mixer presetleri sıfırlanıp, sahne içinde kan-gövde durumları olduysa da, ana mixer bundan etkilenmedi. Dinleyen açısından da oldukça tatminkardı aldığım duyumlara göre. Duymadan çalmak tecrübe ve profesyonellik ister. Bir kez daha ne kadar doğru bir kadro ile sahneye çıktığıma sevindim böylece. Düşünün, Satriani yeniden soundcheck aldı. Bizim öyle bir imkanımız zaman yetersizliğinden olamadı. Artık tabloyu siz şekillendirin :)

- Türkiye’de gitarlarını beğendiğiniz gitaristler kimlerdir?
Ahmet Recep Katırcıoğlu, Serdar Öztop, Volkan Başaran, Gürbüz Barlas, Süleyman Bağcıoğlu. Hepsi harika gitarlara sahipler.

- Son zamanlarda  dinlediğiniz ve hiç bir zaman dinlemekten bıkmayacağınız grup veya gitaristler kimlerdir?
Son zamanlarda Vintage still ilgimi çekiyor. Johnny Hiland, Brad Paisley, Allen Hinds, The Hellecasters, modernde Andy Wood ve Down From Up.

- Ufukta Bursa dışında konser programı ve  yeni bir albüm projesi var mı ? 
Artık bunlara ne ayıracak zamanım, ne de param var. Gençleri görmek ister bu fani...

Can Öktemer - Sertan Şentürk

3 Nisan 2012 Salı

Haftanın Çok Bilmişi #13 yerine Çocukların Ölümü Üzerine

Bu blog, sadece içimizde oluşan sözü söylemek amacıyla katkı sunabileceğimiz gönüllü bir mecra olduğu için, gündelik hayattaki yoğun tempoya arada yenik düşüyor. Üç haftadır olduğu gibi… Geride bıraktığımız bu süreç içerisinde, “Yine erkekler kazandı!” diyerek Mor Bülten ekibinin görevine son veren IMC TV’yi, Pozantı Cezaevi’nde yaşanan insanlık dışı olayların olmasına izin veren tüm kurumları, sonrasında işkence ve tacize maruz kalan çocukların başka bir cezaevine aktarılmasını “Yeni yuvalarına kavuştular” gibi yüzsüz bir başlıkla duyuran NTV’yi, Banu Güven’e “devletsever” reflekslerle yakışıksız biçimde saldıran Osman Gökçek ve insanları telefonlarını teşhir ederek yıldıracağını düşünen babası Melih Gökçek’i, adı üstüne bir bayram olan Newroz/Nevruz’u kutlamak için illa ki belirli bir gün dayatarak kan bulaştıranları, Özgür Gündem gazetesini, her ne kadar karar geri alınsa da kapatma cüreti gösteren mahkeme heyetini ve daha önce defalarca kez denenmiş ve başarılı olunamamış yöntemleri kamuoyuna yeni (!) Kürt politikası diye sunan hükümeti,  “haftanın çok bilmişi” seçemediğimiz için derin mahcubiyetlerimizle özür dileriz.


26 Mart-1 Nisan 2012- Ramazan Dağ’ı hatırlayanımız var mı? Daha 13 yaşındayken devlet tarafından öldürülmüştü. Peki ya Uğur Kaymaz (12), Ceylan Önkol (10), Elif Akın (10), Mehmet Uytum (18 aylık), Enes Ata (8), Seyfi Turan (11) veya Roboski’de ölen 19 çocuk? Ocak ayında yayınlanan rapora göre, sadece 2011’de, tam 50 çocuk “devlet eliyle”, 673 çocuk da “devlet önlem almadığı için” yaşamını yitirdi. Öldürülmeyen ama işkenceden geçirilen, yani devletin hayatlarını karartmaya çalıştığı onlarca çocuktan kaç tanesini hatırlıyoruz? Manisalı gençler, Pozantı Cezaevi’ndekiler veya Utku Çetin (6), Meltem Yılmaz (10), Melih Çalayoğlu (13), Gülhan Yılmaz (14), Özcan Beldek (14), Hasan Keskin (15), Ercan Özkan (15), İbrahim Koyuncu (16), Bilal Ateş (16), Gökhan Umut (16), Yaşar Serdar (17) ve sayısız diğerleri? Yok edilen çocuklara bir yenisi daha eklendi bu hafta sonu. Damla Orhan… 1 Nisan günü yapılan YGS öncesi evinde sınav stresinden dolayı kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

Bu yitirmelerin hepsi, öl(dür)meyi kutsayan ve başarının tek ölçütünü dörtten veya beşten seçmeli yüzlerce sorudaki net sayısına endeksleyen rekabet anlayışını pompalayan bir sistemin ürünü. “Bir torna tezgâhı” olan eğitim hayatına adım atan “milli” atletler olarak yetiştirilen ve tüm “tabiat” tarafından hiçbir zaman “çocuk” olması veya “çocuk” olarak yaşaması istenmemiş insanların kaybı, bize artık bu sistemin böyle yürümemesi gerektiğinin işareti değil mi? Sistemi sürekli değişen ama içeriğine bir türlü dokunamayan bir düzenin oradan oraya koşturan ve bu sırada hayatı kaçıran kurbanları, çocuklar… Cüneyt Yalaz’ın dediği gibi “her çocuk biraz eşkıya, biraz umut” olamıyor Türkiye’de. Önce aileden başlıyor her şey. Ya da çocuklarını maratona hazırlayan antrenörler mi desek? Meslek seçiminin kazandığı paraya endekslendiği bir norm sistemine sokuluyor çocuklar. Aldıkları “milli” haplarla önce umutları, sonra da isyanları törpüleniyor okulda. Nefes almadan, oyun oynamadan, gülmeden, ağlamadan, sokağa çıkmadan dersanelere koşturuluyorlar tatillerinde. Yuttukları hapların pekiştirilmesi veya “sınav sistemine göre şekillendirilmesi” sağlanıyor. Sonra devlet, kendi hükümranlığındaki ve özgür hareket etme, bilim üretme hakkı olmayan üniversitelere alıyor çocukları. Sürekli değiştiği için artık ismini karıştırdığımız, sayısını hatırlamadığımız envai çeşit sınava tabi tutarak... Yıpratarak, bir “yarış atı” gibi koşuya sürerek, ailenin, okulun ve maddi rantın boyutunun dağları aştığı dersanelerin baskı düzeneklerinin eline bırakarak, yalnızca “doğru şıkkı seç” diyerek…

Kalbi, bu sürece dayansa bile akıl sağlığı, bu “başarı eşittir para” şiarıyla kurulmuş düzene dayanamayan milyonlarca “yorgun genç akıl ve beden” var bu ülkede. Üniversite sınavında aldığı yaraları sarmaya çalışırken, aynı yırtıcı sistemin tepesine oturmuş ve öğrenciyle birlikte diğer meslektaşlarını öğütmeye çalışan akademisyenlerle uğraşarak üniversite hayatını geçiren birçok genç yürek çarpıyor. Bu sistemle birlikte arkadaşlarına rakip edilen insanlardan, “ötekiler” için “empati” beklemekse ancak boşa ümit etmek haline geliyor. Sistem, bir şekilde kendini temelden besliyor. Kendi acımasız düzenini besleyecek bir “ordu”yu, üniversite yolunda kendi kariyerini çizmeye çalışan insanları, yavaş yavaş iğdiş ederek yeniden var ediyor. Ailelerin, öğretmenlerin, okulların ve dersanelerin bir yönüyle beslediği bu insanlık dışı sistemin dikte ettiği rekabete dayanamayan çocuklarsa, “devlet dersinde öldürülen çocuklar”ın kanı elinden akan sistemin altında sessizce eziliyor. Biz ise sadece bu insanların çözmeye çalıştıkları saçma soruların zor mu, kolay mı olduğunu tartışıyoruz. Ama artık bırakalım “yaşasın çocuklar” ama Hovhannes Tumanyan’ın dediği gibi “yaşamasınlar bizim gibi…”


2 Nisan 2012 Pazartesi

Dağhan Irak: 'Şike davasında yargılananlarla, siyasi iktidar sahipleri arasında sınıfsal fark yok'

- 3 Temmuz'dan beri Türkiye futbolunda büyük travma yaşanıyor. Gerek spor medyası, gerek taraftar bazında, Türkiye futbolu bu travmayı atlatabilecek mi?

Bu soruya olumlu bir cevap vermek çok kolay değil ne yazık ki. Şike soruşturması süreci Türkiye futbolunda Pandora'nın kutusunu açtı. Ne yazık ki gerek soruşturmanın, gerekse yarattığı travmanın ele alınış şekli olması gereken hassasiyetten çok uzak. Zaten çok sağlıklı olmayan futbol ortamı bu hoyratlıktan çok ciddi zarar aldı. Sosyal ve ideolojik kaynakları da bulunan bir tür fanatizm, sporun da dışına taştı; ki bunun nasıl tedavi edilebileceğine dair bir çözüm önerisi getirmek çok kolay değil. Bu süreç, maalesef toplumsal bir çıldırma hâline dönüşmüş durumda ve bu durum politik hesaplaşmalar ya da sermayeye dayanan kaygılar dışında spor dünyasının yöneticilerinin pek umrunda değil.

- Uzun yıllardan beri, 3 büyük takımın taraftarları ve yöneticileri kaybedilen her şampiyonluktan sonra, o sezonu şaibeli ilan edip sürekli bir şike vurgusu yaparken. Son şike davası sırasında bu sefer de geçmişlerinin tertemiz olduğunu iddia ettiler. Futbol konusunda ne zaman bir birimize karşı samimi olabileceğiz?

Burada farklı kaynaklardan beslenen bir ruh hâlinden bahsediyoruz. Basitçe “hep haklı olma ısrarı” diyebiliriz buna. Altı yaşından itibaren kafasına tarih boyunca haklı ve üstün olduğu fikri çakılan bir ulusun evlatlarından şimdi öz eleştiri beklemek biraz fazlaca iyimser. 

- Milliyetçiliğin ve hamasetin en kolay üretildiği yerlerden birisi futbol. Özellikle ülke takımlarının uluslararası maçlarda, televizyonda maçı anlatan spikerlerin cümlelerinde (çoğu zaman ırkçı söylemlerde, kulaklarda işitiliyor) hakim ideolojini izlerini bolca görebiliyoruz. Siz de halen spor spikerliği yapan birisi olarak, bu durum hakkında neler söylemek isterseniz? 

Yine aynı durum söz konusu. Milliyetçilik, sonuçta en az son otuz yıldır ama aslında 1908'ten beri bu ulusa bir erdem olarak kabul ettirilmeye çalışılan bir ideoloji. Dahası milliyetçilik, her zaman için sınıfsal ayrımları gölgeleyerek hakim sınıfa avantaj sağlayan bir ideoloji. Yani aynı anda hem hakim devlet yapısına, hem de hakim sermaye yapısına hizmet ediyor. Durum böyleyken, maç anlatan insanların bu hakim ideolojiyi benimsememiş olmalarını beklemek kolay değil. Milliyetçiliğin tuzaklarına düşmeden bu işi yapabilenler, Türkiye koşullarında ciddi bir anomali arz ediyorlar, ki ana akım medya da zaten bunun bedelini onlara mutlaka ödetiyor. 

- Ana akım spor medyası, içi boşaltılmış bir kavram olarak futbol romantizmi sürekli pompalıyorlar. En son Lefter'in vefatında aynı durumla karşılaştık fakat Lefter'in bu topraklarda (Özellikle 6-7 Eylül olayları esnasında yaşadığı zorluklar) karşılaştığı zorluklar üzerine iki kelime duyamadık bu romantiklerden. Aynı şekilde ülke futbolunda sendikalaşma, oyuncu hakları üzerine uzun yıllar mücadele eden Metin Kurt hakkında ne bir şey yazılır ne de çizilir. Yıllardır konuşulan bu futbol romantizmi sizce tam olarak nedir?

Ben futbol romantizminin artık iyice kontrolden çıktığını ve sermaye öncesi futbola olan özlemi taşıyan bir araç olma vasfını yitirmeye başladığını düşünüyorum. Futbol romantizmi, ilk ortaya çıktığında endüstriyel futbola karşı naif ama cesur bir duruştu ve önemliydi. Şimdi ise popüler kültürün bir parçası olarak paraya tahvil edilebilir, ana akıma dahil sayılabilecek ve bütün bunların getirdiği bütün tuzakların tehlikesi altında. Dahası, futbol romantizminin beraberinde getirdiği bir kolaycılık da var. Retoriği oturttuğunuz sürece en olmadık şeyi bile futbol romantizmi içine katabiliyorsunuz. Yani bir ideoloji değil, anlatıdan bahsediyoruz. Eğer yeterince maharetliyseniz bütün endüstriyel futbolu bile o anlatıyla aklayabilirsiniz. Ki özellikle İngiltere futbolu söz konusu olduğunda bu çok yapılıyor. Bunun örneklerini Türkiye'de İngiltere ligi maç yayınlarının başladığı yıllardan itibaren takip etmek mümkün. 


- Ülke medyasının bir varyantı olarak spor medyası da, hal-i pür melalimizi yansıtıyor. Erkekliğin ve milliyetçiliğin sıklıkla yeniden üretildiği bu ortamdan çıkış nasıl sağlanır veya sağlanabilir mi?

Yine futbol romantizminin bizi içine soktuğu bir yanılgı var. Futbol hayatı tek başına temsil etmiyor ya da ölüm-kalım meselesi filan değil. Aynı şekilde “futbol, hiçbir zaman yalnızca futbol değildir” önermesini de sorgulamak gerekiyor. Futbol, bizim içinde yaşadığımız toplumun bir aynası. Ama düz bir ayna değil bu, içinde çok kuvvetli bir duygu yoğunluğu barındırdığı için yansıttığını büyüten bir ayna. Yani futbol zaten var olanı kuvvetlendiriyor. Milliyetçilik ya da maşizm futbol olmasa da bu ülkede egemen düşünceler. Ama futbol içinde yerleşik olmaları onların gücünü arttırıyor. Bu nedenle karşılarında sürekli mücadele edilmeleri gerekiyor.

- Sizce spor/futbol edebiyatı diye bir şey var mı? Varsa siz kimleri okuyorsunuz?

Spor edebiyatı külliyatını çok severek takip ettiğimi söyleyemem. Özellikle son yıllarda spor üzerine neredeyse tamamen akademik çalışmaları takip ediyorum. Özellikle Richard Giulianotti'nin yazdığı ve derlediği çalışmalar çok başarılı. Ama futbol romantizminin popüler kültürüyle çok temas etmediği için genelde görmezden geliniyor. 

- Amatör sporlar olarak adlandırılan, özellikle kadınlar sporda futbola oranla çok daha başarılıyken, futbol hegemonyası bir türlü kırılamıyor. Bu hegemonyayı kırabilecek miyiz?

Devlet ve sermaye futbolun toplum üzerinde gördüğü işlevden son derece memnun gözüküyorlar. Bunu değiştirmeleri için bir neden göremiyorum. Hegemonyanın bir rıza yaratma süreci olduğunu düşünürsek, Türkiye'de futbol konusunda bu sürecin şahikasına çoktan erildi. Rezilliğin ayyuka çıktığı şu sezonda bile insanlar Süper Lig denen sirki bayıla bayıla izliyorlar. Kamu rıza gösteriyor, egemenler de çıkar sağlıyorken, koşullar nasıl değişebilir ki?

- Futbol, maç yayınlarından reklam gelirlerine, bahis oyunlarından taraftar ürünlerine değin  Türkiye'nin önemli bir "sektör"lerinden birisi. Sponsorluklarda ve transfer ücretlerinde de astronomik rakamların döndüğü bir gerçek. Futbolun, paraya bu denli yakın bir konumdayken temiz kalabilmesi ne kadar mümkün? Sizce, şike soruşturması başladığından beri "Türk futbolunu kurtarmaya çalışanların" birinci amacı bir sporu mu kurtarmaktır ya da bir kâr aracını mı?

Mesele yalnızca futboldan doğrudan kazanılan para değil. Futbol aynı zamanda bir iktidar aracı. Futbol yöneticilerinin neredeyse tamamı futboldan kazandıkları paranın yüzlerce katını inşaat, enerji gibi sektörlerden kazanıyor. Hatta futbol onlar için bir para kaybı. Ama tıpkı medya gibi, futbolun içinde kalmak da onlar için önemli. Şöyle söyleyelim, Aziz Yıldırım eğer yalnızca futbol dışında yaptığı işleri yapıyor olsaydı ve -farazi olarak söylüyorum- o işler nedeniyle tutuklanmış olsaydı, duruşmasına kaç kişi giderdi? Siyasi iktidar tarafından bakarsak, onlar için de durum çok farklı değil. Zaten şike davasında yargılananlarla, siyasi iktidar sahipleri arasında da sınıfsal olarak hiçbir fark yok. Aslında sıradan insanın çok uzağında nedenlerle patlak vermiş, sıradan insanın yani kamunun çıkarına hiçbir tarafından değmeyen bir süreci yaşıyoruz. Zaten bu süreci bu kadar hasar verici kılan da bu.

Can Öktemer - Emre Can Dağlıoğlu - Sertan Şentürk