2 Nisan 2012 Pazartesi

Dağhan Irak: 'Şike davasında yargılananlarla, siyasi iktidar sahipleri arasında sınıfsal fark yok'

- 3 Temmuz'dan beri Türkiye futbolunda büyük travma yaşanıyor. Gerek spor medyası, gerek taraftar bazında, Türkiye futbolu bu travmayı atlatabilecek mi?

Bu soruya olumlu bir cevap vermek çok kolay değil ne yazık ki. Şike soruşturması süreci Türkiye futbolunda Pandora'nın kutusunu açtı. Ne yazık ki gerek soruşturmanın, gerekse yarattığı travmanın ele alınış şekli olması gereken hassasiyetten çok uzak. Zaten çok sağlıklı olmayan futbol ortamı bu hoyratlıktan çok ciddi zarar aldı. Sosyal ve ideolojik kaynakları da bulunan bir tür fanatizm, sporun da dışına taştı; ki bunun nasıl tedavi edilebileceğine dair bir çözüm önerisi getirmek çok kolay değil. Bu süreç, maalesef toplumsal bir çıldırma hâline dönüşmüş durumda ve bu durum politik hesaplaşmalar ya da sermayeye dayanan kaygılar dışında spor dünyasının yöneticilerinin pek umrunda değil.

- Uzun yıllardan beri, 3 büyük takımın taraftarları ve yöneticileri kaybedilen her şampiyonluktan sonra, o sezonu şaibeli ilan edip sürekli bir şike vurgusu yaparken. Son şike davası sırasında bu sefer de geçmişlerinin tertemiz olduğunu iddia ettiler. Futbol konusunda ne zaman bir birimize karşı samimi olabileceğiz?

Burada farklı kaynaklardan beslenen bir ruh hâlinden bahsediyoruz. Basitçe “hep haklı olma ısrarı” diyebiliriz buna. Altı yaşından itibaren kafasına tarih boyunca haklı ve üstün olduğu fikri çakılan bir ulusun evlatlarından şimdi öz eleştiri beklemek biraz fazlaca iyimser. 

- Milliyetçiliğin ve hamasetin en kolay üretildiği yerlerden birisi futbol. Özellikle ülke takımlarının uluslararası maçlarda, televizyonda maçı anlatan spikerlerin cümlelerinde (çoğu zaman ırkçı söylemlerde, kulaklarda işitiliyor) hakim ideolojini izlerini bolca görebiliyoruz. Siz de halen spor spikerliği yapan birisi olarak, bu durum hakkında neler söylemek isterseniz? 

Yine aynı durum söz konusu. Milliyetçilik, sonuçta en az son otuz yıldır ama aslında 1908'ten beri bu ulusa bir erdem olarak kabul ettirilmeye çalışılan bir ideoloji. Dahası milliyetçilik, her zaman için sınıfsal ayrımları gölgeleyerek hakim sınıfa avantaj sağlayan bir ideoloji. Yani aynı anda hem hakim devlet yapısına, hem de hakim sermaye yapısına hizmet ediyor. Durum böyleyken, maç anlatan insanların bu hakim ideolojiyi benimsememiş olmalarını beklemek kolay değil. Milliyetçiliğin tuzaklarına düşmeden bu işi yapabilenler, Türkiye koşullarında ciddi bir anomali arz ediyorlar, ki ana akım medya da zaten bunun bedelini onlara mutlaka ödetiyor. 

- Ana akım spor medyası, içi boşaltılmış bir kavram olarak futbol romantizmi sürekli pompalıyorlar. En son Lefter'in vefatında aynı durumla karşılaştık fakat Lefter'in bu topraklarda (Özellikle 6-7 Eylül olayları esnasında yaşadığı zorluklar) karşılaştığı zorluklar üzerine iki kelime duyamadık bu romantiklerden. Aynı şekilde ülke futbolunda sendikalaşma, oyuncu hakları üzerine uzun yıllar mücadele eden Metin Kurt hakkında ne bir şey yazılır ne de çizilir. Yıllardır konuşulan bu futbol romantizmi sizce tam olarak nedir?

Ben futbol romantizminin artık iyice kontrolden çıktığını ve sermaye öncesi futbola olan özlemi taşıyan bir araç olma vasfını yitirmeye başladığını düşünüyorum. Futbol romantizmi, ilk ortaya çıktığında endüstriyel futbola karşı naif ama cesur bir duruştu ve önemliydi. Şimdi ise popüler kültürün bir parçası olarak paraya tahvil edilebilir, ana akıma dahil sayılabilecek ve bütün bunların getirdiği bütün tuzakların tehlikesi altında. Dahası, futbol romantizminin beraberinde getirdiği bir kolaycılık da var. Retoriği oturttuğunuz sürece en olmadık şeyi bile futbol romantizmi içine katabiliyorsunuz. Yani bir ideoloji değil, anlatıdan bahsediyoruz. Eğer yeterince maharetliyseniz bütün endüstriyel futbolu bile o anlatıyla aklayabilirsiniz. Ki özellikle İngiltere futbolu söz konusu olduğunda bu çok yapılıyor. Bunun örneklerini Türkiye'de İngiltere ligi maç yayınlarının başladığı yıllardan itibaren takip etmek mümkün. 


- Ülke medyasının bir varyantı olarak spor medyası da, hal-i pür melalimizi yansıtıyor. Erkekliğin ve milliyetçiliğin sıklıkla yeniden üretildiği bu ortamdan çıkış nasıl sağlanır veya sağlanabilir mi?

Yine futbol romantizminin bizi içine soktuğu bir yanılgı var. Futbol hayatı tek başına temsil etmiyor ya da ölüm-kalım meselesi filan değil. Aynı şekilde “futbol, hiçbir zaman yalnızca futbol değildir” önermesini de sorgulamak gerekiyor. Futbol, bizim içinde yaşadığımız toplumun bir aynası. Ama düz bir ayna değil bu, içinde çok kuvvetli bir duygu yoğunluğu barındırdığı için yansıttığını büyüten bir ayna. Yani futbol zaten var olanı kuvvetlendiriyor. Milliyetçilik ya da maşizm futbol olmasa da bu ülkede egemen düşünceler. Ama futbol içinde yerleşik olmaları onların gücünü arttırıyor. Bu nedenle karşılarında sürekli mücadele edilmeleri gerekiyor.

- Sizce spor/futbol edebiyatı diye bir şey var mı? Varsa siz kimleri okuyorsunuz?

Spor edebiyatı külliyatını çok severek takip ettiğimi söyleyemem. Özellikle son yıllarda spor üzerine neredeyse tamamen akademik çalışmaları takip ediyorum. Özellikle Richard Giulianotti'nin yazdığı ve derlediği çalışmalar çok başarılı. Ama futbol romantizminin popüler kültürüyle çok temas etmediği için genelde görmezden geliniyor. 

- Amatör sporlar olarak adlandırılan, özellikle kadınlar sporda futbola oranla çok daha başarılıyken, futbol hegemonyası bir türlü kırılamıyor. Bu hegemonyayı kırabilecek miyiz?

Devlet ve sermaye futbolun toplum üzerinde gördüğü işlevden son derece memnun gözüküyorlar. Bunu değiştirmeleri için bir neden göremiyorum. Hegemonyanın bir rıza yaratma süreci olduğunu düşünürsek, Türkiye'de futbol konusunda bu sürecin şahikasına çoktan erildi. Rezilliğin ayyuka çıktığı şu sezonda bile insanlar Süper Lig denen sirki bayıla bayıla izliyorlar. Kamu rıza gösteriyor, egemenler de çıkar sağlıyorken, koşullar nasıl değişebilir ki?

- Futbol, maç yayınlarından reklam gelirlerine, bahis oyunlarından taraftar ürünlerine değin  Türkiye'nin önemli bir "sektör"lerinden birisi. Sponsorluklarda ve transfer ücretlerinde de astronomik rakamların döndüğü bir gerçek. Futbolun, paraya bu denli yakın bir konumdayken temiz kalabilmesi ne kadar mümkün? Sizce, şike soruşturması başladığından beri "Türk futbolunu kurtarmaya çalışanların" birinci amacı bir sporu mu kurtarmaktır ya da bir kâr aracını mı?

Mesele yalnızca futboldan doğrudan kazanılan para değil. Futbol aynı zamanda bir iktidar aracı. Futbol yöneticilerinin neredeyse tamamı futboldan kazandıkları paranın yüzlerce katını inşaat, enerji gibi sektörlerden kazanıyor. Hatta futbol onlar için bir para kaybı. Ama tıpkı medya gibi, futbolun içinde kalmak da onlar için önemli. Şöyle söyleyelim, Aziz Yıldırım eğer yalnızca futbol dışında yaptığı işleri yapıyor olsaydı ve -farazi olarak söylüyorum- o işler nedeniyle tutuklanmış olsaydı, duruşmasına kaç kişi giderdi? Siyasi iktidar tarafından bakarsak, onlar için de durum çok farklı değil. Zaten şike davasında yargılananlarla, siyasi iktidar sahipleri arasında da sınıfsal olarak hiçbir fark yok. Aslında sıradan insanın çok uzağında nedenlerle patlak vermiş, sıradan insanın yani kamunun çıkarına hiçbir tarafından değmeyen bir süreci yaşıyoruz. Zaten bu süreci bu kadar hasar verici kılan da bu.

Can Öktemer - Emre Can Dağlıoğlu - Sertan Şentürk

1 yorum:

Anonim dedi ki...

Uzun bir aradan sonra her cumlesine dikkat kesildigim bir rop okudum. Tesekkurler her iki tarafa da...