1 Haziran 2015 Pazartesi

Yelda: ‘Sözlerim her defasında sessizlik duvarına çarptı’



Entelektüel mecrada Ermeni Soykırımı’na dair ses çıkaranların sayısı son 10 yıla kadar bir elin parmağına geçmeyecek sayıdaydı. Ses çıkaranlar ise her kesimden büyük tepki aldılar ve baskılarla karşılaştılar. Bu öncü isimlerden birisi de ‘İstanbul’da, Diyarbakır’da Azalırken’, ‘Çoğunluk Aydınlarında Irkçılık’ ve ‘Hele Bir Gitsinler Diyalog Sonra’ kitaplarını yazarı Yelda’ydı. Çoğu insanın ‘Ermeni Soykırımı’nı ilk ondan öğrendik dediği Yelda’yla 90’larda Ermeni Soykırımı’na dair ses çıkarmayı ve şimdiki durumu konuştuk.
Yelda Özcan
- Ermeni Soykırımı ailenizde konuşulan bir şey miydi?
Ailede duyduğum bir konu değildi, okul hayatımda da ‘Ermeni’, ne dosttu ne de düşman. Hiç yoktu. Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri dönemine kadar ‘yurtta barış, cihanda barış’ vurgusu vardı. Ayni zamanda Yunanlıların bize düşmanlık ettiği seklindeki propagandayla Yunan düşmanıydık, o çocuklardan biriydim. Ama Ermeni sözcüğü bile yoktu, hatırladığım kadarıyla. Ermenistan da zaten 1991’den sonra, Sovyetler Birliği’nin dağılışından sonra ‘aniden’ komşumuz oldu. Ancak okulda değil ama sokakta ve ailede birinin ötekine, onu dövmek isteyecek kadar kızdığında “gavurun kızı, gavurun evladı” dediğini duymuşluğum vardı. Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde okula gittim, tutkulu edebiyat, coğrafya, fizik, matematik öğretmenlerim oldu ama hiç tarih seven bir tarih öğretmeniyle karşılaşmadım. Hatta tarih öğretmenlerimizden birinin adı Avram’dı, kızlar ‘Avram, Avram!” diye arkasından bağırır, alay ederlerdi.
- Siz nasıl tanıştınız Ermeni Soykırımı’yla?
Bugün artık 50’sini geçmiş olan çoğu insan gibi, TRT’nin ‘sözde Ermeni Soykırımı ve ASALA’ haberleriyle tanıştım. Ermenilere ettiklerimizle, Ermeni Soykırımı’yla ilk nasıl tanıştığımı değil ama bizim Ermenilerle problemimiz olduğunu nasıl fark ettiğimi hatırlıyorum. ‘Biz’ kimlerdik? İHD İstanbul Şubesi’ni Emil Galip Sandalcı yönetiminden almış solcu Türkler ve Kürtlerdik. Önceki yönetimi, Kürtlere yapılanlara karşı yeterince duyarlı, yeterince aktif bulmayan biz solcu Kürt ve Kürt dostu -isterse lafta olsun- solculardık, aktif üyeler arasında ağırlığı olan birkaç feminist kadındık. Günün birinde geniş bir dernek toplantısında – dernek Tünel’deydi o zaman- cezaevlerindeki ve karakollardaki işkencelerle ilgili üyelere bilgi verilirken, bir Ermeni erkek adı geçti. O anda ‘yabancı bir isim’, en azından ‘bizden olmayan birinin adı’ diye düşünmüş olabilirim, bilmiyorum. Adı geçen kişinin gayrimüslim oluşunun içerde durumunu daha tehlikeli hale getirdiğini, dolayısıyla daha çok ilgilenmemiz gerektiğini, bu minvalde bir şeyler söyledim. Pozitif de olsa, negatif de, söyledikleri yankı bulan üyelerden biriydim ama bu sefer kimsenin lehte veya aleyhte söyleyecek bir sözü yoktu, ne onay ne karşı çıkış. Hapistekilerle, gözaltına alınanlarla ilgilenirken, doğum yerlerini merak eder, öğrenmeye çalışırdık. Çünkü zanlıların doğum yerleri, polisler için onların suçlu olup olmadıklarını belirliyordu. Örneğin, Tunceliliyseniz, Silvanlıysanız, devlet görevlilerinin eline düşmemelisiniz. Yani eşitsizliklerin işçi-patronla sınırlı olmadığını, Türk-Kürt ayrımcılıklarının da mevcut olduğunu ve bunun görmezden gelindiğini epeydir konuşan, yazan insanlardık. Ayrıca biz feministler (o zaman sosyalist feministlik ile feministlik arasında bir yerlerdeydik), bazı ezme-ezilme biçimlerinin öne çıkarılıp, örneğin kadınlara karşı erkek egemenliğinin sürdürülmek isteniyor olduğunu biliyor ve açık ediyorduk artık. Onun için herhalde, daha önce dediklerimi tekrarladım, üsteledim. Politik suçlu olarak içerde olmak feci bir şey ama Türk ve erkek değilsen, zaten daha fazla zorluk yaşatıyorlar sana, üstüne üstlük bir de Ermeni’ysen daha çok saldırırlar. Ve sonra her defasında sessizlik duvarına çarptığı için böylesi sözlerim belki de, bizim de gayrimüslimlerle problemimiz olduğuna kafa yormak zorunda kaldım.
- Dönemin bu konuları açmak için ‘elverişli’ olmadığını biliyoruz, Ermeni, Rum ve Yahudilere yönelen ayrımcılık ve şiddet pratikleri üzerine yazmaya nasıl karar verdiniz?
Öyle soğukkanlı karar vermekle olmadı, Sait Faik’in dediği gibi “Yazmasaydım, deli olacaktım.” Gerçi yazdıktan sonra da insanı deli ediyorlar ya, neyse.
- O dönemde bu konuları öğrenmek için başvurabileceğiniz çok az kaynak var. Size bu konularda yolu açan kaynaklar hangileriydi?
Herhangi bir yabancı dilde kitap okuyabilen biri değildim ama okuduklarımı analiz etmek, bilgileri birbiriyle kıyaslamak adeta refleksim. Mıgırdiç Margosyan başta olmak üzere Aras Yayıncılık’tan çıkan kitaplar, Serdar Can’ın Ninemin Masalları, Şalom gazetesindeki Holokost’a dair yazılar, Gözlem Yayınevi’nin kitapları, Hürriyet gazetesinin dış haberler sayfasındaki küçük çeviri haberler. Örneğin, soykırım suçunun kolektifliği hakkında düşünmeme neden olan, ilk orada okuduğum Daniel Goldhagen hakkında minik bir haberdi. Belge Yayınları’nın kitaplarını da okuyordum tabii.
- Size yönelen tepkiler gerçekten çok büyüktü. Neler yaşadınız o dönemde?
Kişisel hikâyemin gelecek için bir anlamı olduğunu sanmıyorum. Ama şunu söyleyebilirim. Avrupa’ya kapağı atmaya çalışan biri değildim. Babam, kardeşlerim, bu arada dünyaya gelen yeğenlerim, elimi tutmayı bırakmamış birkaç can dostum Türkiye’de. “Neden Türkiye’ye gitmiyorsun? En büyük işkenceyi yaşamış biri değilsin” dedi oğlum bir keresinde. Çok haklı, nice ağır işkenceler görmüş insanlar Türkiye’ye gitti, gidiyor. Hatta “Türkiye’den, Türklerden nefret ediyorum” deme noktasına gelmiş Kürtler tanıyorum, Avrupa pasaportunu alınca ilk iş Türkiye’ye giden. Bana ne oldu, oğlum bile bilmiyor, ben de bilmiyorum. Bilmek, hatırlamak da istemiyorum.
- Sizin yazmaya başladığınız dönemde, bırakın Ermeni Soykırımı’nı, Varlık Vergisi’nden veya 6-7 Eylül’den bahsetmek bile zordu. Size o günlerde tepki gösterenler bugün neler yapıyorlar?
Beni hırpalamış sol çevrelerde sonradan, bırakın kimden alıntıladığını, alıntı yaptığını bile belirtmeden sözlerimi kullananlar oldu. Duyduğumda ya da okuduğumda kızmakla sevinmek arasında gidip geldim. Neden adımı belirtmeden kendi sözü gibi söylemiş/yazmış diye öfke duyduğumda ise kendime kızdım, neden egom bu kadar kolay kabarıyor diye. Evet, 6-7 Eylül anmaları oluyor ama günümüz Kıbrıs’ıyla bağlantısına değiniliyor mu, bilmiyorum. 2007’den sonra yakından izlemeyi bıraktığım için Varlık Vergisi söz konusu olduğunda da, onun Nazi Almanyası’yla paralelliğini, özellikle Yahudi Soykırımı’yla ilgisini yok saydıklarını ancak tahmin edebiliyorum. Türkiye’de AKP iktidarıyla birlikte antisemitizm o denli yükseldi ki, Türkçe yayınları okumadan da görülebiliyor vahim durum.
- Türkiye’de gayrimüslimlere yönelik ayrımcılık ve bunlarla ilgilenmeme halinin adını ırkçılık olarak koymuştunuz. Bu duruma ırkçılık denmesini hep ‘abartılı’ karşılayanlar oldu. Neden ırkçılık sizce?
Her zaman örnekler vererek yazmıştım, yuvarlak laflarla değil, kendi ırkçılığımdan da örnekler vererek. O yaptıklarımız ve yapmadıklarımıza, literatürde ırkçılık dendiğini bugün artık o ‘abartılı karşılayanlar’ da kabul ediyor, en azından reddetmiyorlar bildiğim kadarıyla. İnsan denen yaratık başkalarına düşmanlık etme paydasında pek kolay birleşiyor. Bugün yazmaya devam eden biri olsaydım, demokrasiyi bir kültür olarak içselleştirmeye hizmet etmek üzere ‘intersectionality’ (kesişimsellik) konusunda yoğunlaşırdım. Ayrımcılıklarımızın kesiştiği ve ayrıldığı durumları ele alırdım. Bunu yapmadığım için Ekşi Sözlük’teki ‘kesişimsellik’ karşılığının doğru olup olmadığından da emin değilim. Irkçılıkların dibi türcülük (‘speciesism’), biz insanların kendimizi diğer hayvan türlerinden üstün görmemiz ve onları sömürmemiz. Yıllardır politik olarak bir şey yapmayan, hiçbir etkinliğe katılmayan biriyim. Susmak onaylamaktır, susuyorsan ahlaki olarak sefil bir yerdesin. Kendimi sefil görmemek için bir yol buldum sanırım: Vegan olmakla huzur buldum; hayvan yemiyorum, canlı canlı haşlanmış böcekleri “ipek” diye sırtıma almıyorum, deri çanta, ayakkabı kullanmıyorum, yün kazak almıyorum. Politik oluşumlara katılmadan, insan içine girmeden kendimce türcülüğe karşı çıkmış oluyorum. Kısa vadede, ne Ermeni-Süryani Soykırımı’nın tanınmasına hizmet eder, ne de Yahudi düşmanlığının azalmasına. Ancak kendime yükleyebileceğim misyon bu kadar.
- Bugün Türkiye’deki ırkçılığın az da olsa çözüldüğünü düşünüyor musunuz?
Yahudi düşmanlığı tavana vurmuş durumda. Ve bu iktidarla sınırlı değil, kendilerini Atatürkçü olarak niteleyenlerde de var, onları Kemalistlikle suçlayanlarda da. Müslümanlarla da sınırlı değil, biraz internette dolaşacak olursanız, Ermeni sitelerinde ve Facebook hesaplarında da hemen karşılaşıyorsunuz.
- Türkiye’nin siyasi ve toplumsal olarak soykırımı kabullenme konusunda aşama kaydettiğini düşünüyor musunuz?
Türkiye’nin 92 yıllık tarihine bakınca, yirmi yıl önceyle kıyaslayınca bir nebze de olsa yumuşama oldu gibi geliyor bana, özellikle de Hrant Dink’in katledilmesinden sonra. Ermenilerin neler yaşamış olduklarını, nasıl katledildiklerini anlatan kitaplar yayınlandı, en azından ağzı laf yapan, kalem oynatan solcular okudu onları. Aynı zamanda hakkını teslim etmek gerekir ki, sadece iç dinamiklerle bu noktaya gelinmedi. Dünyada 1915 Ermeni Soykırımı’nı tanımış ülke sayısı yirmi yıl önce yok denecek kadar azdı, bugün ise örneğin Avrupa Parlamentosu Türkiye’ye soykırımı tanıma çağrısı yapıyor.
- Entelektüeller bu konuları cesaret edemedikleri için mi açmadılar, bilmedikleri için mi? Yoksa bilmezden geldikleri için mi?
Günümüz Almanyası’na bu bakımdan teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Almanya’da yasayan ilticacı bir Türk’e öyle imkânlar sundu ki, onun öğrenip yazdıkları sayesinde bazı gerçekler bilimsel olarak Türk aydınlarının önüne konmuş oldu. Türkiye’de ‘soykırım’ lafını ağzına alanı, solcuların, feministlerin çoğu yanlarında bile görmek istemezken – korkudan olduğuna inanmıyorum, kimse benden daha korkak değildir- böylece bu netameli konuda bir ‘şıklık’ gördüler. Elitistlere 100 tanık dinleteceğinize, akademik iddialı bir salon toplantısı düzenleyin, arada çayı, kahvesi de olsun, yeter.
- Gayrimüslimlere karşı koca bir duvar olan bilinçli cehaleti neden yıkılamıyor?
‘Bilinçli cehalet’, iyi demişsiniz. Dile kolay, 100 yıl! Ben de genelde karamsar bir insanım ama tek tek bireylere en azından şans tanıyalım derim. Kendi ait olduğu grubun üyesine/üyelerine hak verme otomatiğine bağlanmamış, adalet duygusu olan, vicdanlı insanlar var, çoğunluğun içinde azınlıkta kalan. Gerçek onlardan saklanmasaydı, inkâr ve iftiralar “bizim anlı şanlı (ve de masum!) tarihimiz” diye sunulmasaydı bugün bizden farklı düşünmezlerdi.  Bugünden itibaren öğrenseler, başka bir tavır alabilirler diye umuyorum, umut etmek istiyorum.
- Yüzleşmenin nasıl gerçekleşeceğini düşünüyorsunuz?
Ya IŞİD ruhu ya demokrasi… Ayrıcalıklı olmanın değil, farklılıklarımızla eşit olmanın kendi çıkarımıza da olduğuna inandığımızda herhalde. İyi bir şeyler yapmamıza, üretmemize gerek kalmadan, kafadan, üstün olduğumuza inanmaktan vazgeçtiğimizde belki de. Yüzyıllarca “elhamdülillah Müslümanım” (ne mutlu Müslümanım) diyen atalarımız, ‘din uğruna’ Ermeni ve Süryanileri soykırıma uğrattı. Bugün IŞİD’in yaptıkları gibi… Sonra Cumhuriyet’le birlikte laiklik geldi, dini bir kenara bırakıp vatandaşlıkta birleşelim diye belki de, onun yerine “Ne mutlu Türküm diyene” sözü egemen oldu. Ama bu söz de ırkçı bir karakter aldı ve ne vatandaşlık paydasında birleşebildik, ne de tam laik olabildik. İlle de birilerinden daha üstün olduğumuza inanmaya ihtiyaç duymayacağımız bir kültürün yerleşmesi, ne kadar zamanda, nasıl olur, bilemiyorum.
* Bu röportajın kısaltılmış versiyonu 24 Nisan 2015 tarihli Agos gazetesinde yayımlandı.
Emre Can Dağlıoğlu

Hiç yorum yok: