24 Ekim 2011 Pazartesi

Biz de Bu Maçı Alabiliriz

Futbol ile münasebetim 1989 yılındaki Monaco-Galatasaray maçı ile oldu. Galatasaray bu maç ile Türkiye futbolunda bir ilki başarmış, o zamanki adıyla Şampiyon Kulüpler kupasında yarı finale çıkmıştı. Maç sonu bütün Türkiye sokaklara dökülmüştü. O curcunanın çekiciliğine kapılmış ve o maçtan sonra futbolu fark etmiştim.

90’lı yıllarda her şeyle birlikte spor medyası da değişime uğramaya başlamıştı. Spor yazarlarının ve televizyondaki futbol yorumcularının etkileri bariz bir biçimde artıyordu. Hayatının merkezine futbolu koyanların beslendiği alanların başında spor gazeteleri geliyordu. Gazeteler okunmaya en arka sayfadan başlanırdı.

90’ların sonuna doğru, hayatımıza yayın havuzu denilen bir kavram girmişti artık. Artık sevdiğimiz takımın maçlarını para verip izleyecektik. Parası olmayan ve İstanbul dışında oturan üç büyük severler radyoya mahkûm olacaklardı. Teknoloji çağında radyodan maç dinlemek herkeste aynı derin hayal kırıklığını oluşturmuştu.

Özel kanallar ve şifreli yayınlar yüzünden maçı ancak radyodan takip eden futbol aşığı fukaralar için yaptıkları futbol programlarında maçın kısa özetleri sunuluyordu. Futbol programları olmalarına rağmen, futbol dışında ne kadar konu varsa saatlerce onu konuşuyorlardı.

Sadece görsel medya değil, yazılı medyanın futbol yazarları da futbolu aynı şekilde yorumluyorlar, klişelere ve dar kalıplara sokuyorlardı. Tam bu dönemde, çölde vaha etkisi yapan bir dergi hayatımıza girdi ve futbolu okumayı keşfettirdi. Futbol kitaplarının çekinerek basıldığı yıllarda, Radikal’in her salı çıkardığı “Radikal Futbol” dergisi o kadar iyi gelmişti ki. Ana akım medyadaki milliyetçi, klişeci ve sığ futbol yazılarından sonra “Radikal Futbol”, spor medyamızda bir devrim yapmıştı. Başta Tanıl Bora olmak üzere Ahmet Çiğdem, Mehmet Demirkol, Yiğiter Uluğ, Semih Gümüş ve Erkan Goloğlu gibi yazarlar futbol yazıyorlardı. Türkiye’de futbolun edebi bir şekilde yorumlanmasını başlatan onlar değildi -İslam Çupi’yi önünde eğilerek analım- ama spor medyasını saran yüzeysel futbol yazıları karşısında da özel bir yerde duruyorlardı. Tanıl Bora’nın nefis betimlemeleriyle haftalık lig panoraması, Ahmet Çiğdem’in farklı ‘Avrupa’dan Futbol’ yorumları, Mehmet Demirkol’un özgün teknik analizleriyle “Radikal Futbol” o dönemde futbola başka bir pencereden bakan küçük azınlığı çok mutlu etmişti. Futbolun sadece saha içi dizilişleri veya hakem hatalarından ibaret olmadığını hatırlatmıştı bizlere. Futbolun içine edebiyatın da girebileceğini, futbolcuların, teknik direktörlerin, taraftarların dünyaya bakışlarının sahaya da yansıyabileceğini hatırlatmıştı.

“Radikal Futbol” yayın hayatına son verdikten sonra, internetin de iyice yaygınlık kazanmasıyla bugün bloglar bir nebze de olsa, futbolseverlere alternatif nefes alanları oluşturuyor. Özellikle Bülent Timurlenk (acetobalsamico), artemiofranchi, devrimderki ve Ali Ece, sıkıcı spor medyasından kaçıp temiz hava almak isteyenler için iyi birer alternatif olarak başucumuzda duruyor.

Ama yeterli değil elbette. Futbola farklı açılardan bakmaya çalışan kitlenin elinde, şu an için sadece İletişim ve İthaki Yayınları’nın isyankâr bir tavırla bastığı futbol dizisi kitapları, Radikal gazetesinin çarşamba günleri, spor sayfası içerisinde hazırlanan “Radikal Futbol”un iki sayfaya indirilmiş hali ve birkaç eli yüzü düzgün blog sitesi kalıyor. En nihayetinde bu spor medyasını sarmış bu sığlığın içinde hala nefes almamızın sebebi bu yayınlar. Kim bilir bakarsınız günün birinde, biz de bu maçı alabiliriz.


Can Öktemer


Bu yazı, Agos Kirk/Kitap'ın Eylül 2011 sayısında yayınlandı. 

23 Ekim 2011 Pazar

Tanıl Bora: 'Bütün hikâyeler futbola bulanınca başka bir renge bürünüyor'

Fotoğraf: Muhsin Akgün


- Futbol sevmeyenin anlamayacağı bir kavram “taraftarlık”. Siz bu bağı nasıl tarif ediyorsunuz?

Aslında futbolu sevmeyen de anlayabilir; hayatın başka alanlarında da sebebi müphem bağlılıklar yok mu? Tamamen müphem değil elbette, insanların takımlarına yükledikleri anlamlar, bir ucundan, onların hayata ilişkin tutumlarını yansıtır. Abartmayalım ama sadece ‘bir ucundan’ diyorum! Ayrıca taraftarlık, bir cemaat bağı sunar. Gerek yüz yüze gerek anonim, büyük bir topluluğun parçası olur, onun iletişim ağında sarmalanırsınız.  Eğlenceyle gerilimin güzel bir harmanıdır. Elbette afyon yanını ihmal etmeyelim:  ‘sair’ hayatın dışına çıkartır, bir paralel evrene taşır. Delilik eşiğinin geçildiği yer, bu paralel evrenin, medya tabiriyle “ kendi gündemini dayatması”dır!

- Dünyada taraftar kavramı ciddi bir biçimde değişiyor. “Müşteri” özelliği ön plana çıkıyor ve kulüp yönetimindeki etkinlikleri azalıyor. Türkiye, bu sürecin neresinde?

Futbolun endüstrileşmesi denilen olgu, işte.  Türkiye’de taraftarlar bu süreçten bilhassa olumsuz etkileniyorlar. Zira hem endüstrileşme yani piyasalaşma sürecinin pahasını ödüyorlar. Hem maddi hem manevi cinsten ödenen bir bedel bu. Futbol izleyiciliği pahalılaşıyor ve üzerine gittikçe daha fazla para kokusunun sinmesiyle çirkinleşiyor, ilaveten kriminalleşiyor. Hem de, biz burada endüstrileşmenin ‘nimetlerinden’ de yararlanamıyoruz: Tuvaletler hâlâ foseptik çukuru, girişlerde çıkışlarda insanlar itilip kakılıyor, yani kimse müşteri memnuniyetini falan gözetmiyor. Türkiye için kulüp yönetimindeki etkinliğin azalmasından söz edemeyiz zira zaten pek yoktu.

- Simon Kuper'in dediği gibi stadyumlar normalde söylenmesi çok zor şeylerin yankılandığı mekânlara dönüşebiliyorlar. Bahsettiğiniz gibi cemaatsel ilişki içine giren taraftarlar etkili ve organize bir muhalif grup haline dönebiliyorlar. Peki, Türkiye'de bu neden pek gerçekleşmiyor, hatta tam tersine genellikle müesses nizamın ezberlerinin ve hassasiyetlerinin yeniden üretildiği yerler halinde stadyumlar?

Bunun kulüp yönetimlerinin gayrı demokratik, oligarşik yapısıyla ilgisi var. Yönetimler veya yönetim cenklerine giren hizipler tarafından desteklenen çetevari yapılarla ilgisi var. Bunlar malum. Beri yandan ufak da olsa iyimserliğe el veren kıpırtılara göz kulak açmamız lazım. Birçok kulübün taraftar ortamında, “başka türlü bir şey” söylemeye çalışan gruplar, grupçuklar boy gösteriyor. Bir tek Çarşı yok yani! Beri yandan, Çarşı’ya da baştan aşağı bir erdem, muhalefet, sol ve güzellik timsali gibi bakmamak lazım. Bu tohumların yeşermesini umabiliriz, ummalıyız.

- Türkiye’de futbol ağırlıklı spor gazeteleri en yüksek tiraja sahip 10 gazete arasında. Futbol okumaya talep bu kadar fazlayken, nispeten yeni bir alan olan futbol kitaplarına ciddi bir talep var mı? Bu kitapların okuyucu kitlesi kimler?

O gazeteler de okunmaktan ziyade bakılan gazeteler.  Ağırlıkla bir: taraftar, iki: bahisçi gözüyle bakılan bültenler. O ayrı bir âlem. Yani günlük futbol gazetelerinin nüfusu, genellikle herhangi bir kitap okuyacak bir nüfus değil.  Futbol kitaplarının çok fazla ilgi gördüğünü söyleyemeyiz. Temel nedenler bana kalırsa birincisi zaten genel olarak kitapsever bir memleket olmayışımız, ikincisi futbol meraklısı kitlenin futbolseverden çok taraftar olması. Benim bıkmadan tekrarladığım kötü örnek, İslam Çupi’nin üç ciltlik seçme eserlerinin tek baskıda kalmış olmasıdır.  Adı sık sık anılan, o kadar Fenerbahçeli ve okuması o kadar neşeli bir yazarın böyle bir okumazlık duvarına çarpması üzücü. Ama futbol kitaplarının batak olduğunu da söyleyemeyiz. Tabii kulüp monografileri taraftarlık heyecanlarına hitap ederek ekstra bir ilgi uyandırıyor. Trabzonspor, Eskişehirspor, Samsunspor kitapları yeni baskılar yaptılar. Ama bunun dışında her türlü futbol kitabını merakla bekleyen bir okur zümresi de oluştu, küçük olsa bile.

- Futbol yayıncılığının Türkiye’de geç başlamasına sol entelektüellerin, bizce size kadar, aşağılayarak bakmaları mı sebep oldu?

Tabii, bunun etkisi oldu. Fakat her vesileyle tekrarlıyorum, birkaç yıldır öbür uca savrulduk. Şimdi de futbolla ilgilenmemek, Zizek’i bilmemek gibi bir şey sayılıyor! Biraz önce belirttiğim gibi, “Çarşı” mesela, tam teşekküllü sol parti muamelesi gördü, görebiliyor.  Şu son şike skandalı patladığında Radikal’de futbolun şişik topunun indirilmesi gerektiğini yazmıştım. Oransızca büyüyen futbol ekonomisiyle ilgili söylemiştim bunu. Futbol ilgisi hakkında da aynı şeyi söylüyorum; topun havası fazla şişti, biraz indirmek lazım.

- Yurtdışında futbol kahramanlarının hayatı üzerine birçok çalışma yapılırken, kişi kültünün çok popüler olduğu Türkiye’de bu alanın bakir kalmasının sebebi nedir?

Yine genel bir zaaftan söz edeceğim: Türkiye’de genel olarak “iyi” biyografi, ne kadar var?  Her şeyden önce tam da o kişi kültü bir kere, iyi biyografi yazılmasının önünde engel. Methiyeyle, mersiyeyle biyografi olmaz. Yazmaya talip olanlar “hayran” formatında, hayat hikâyesi yazılacak olanlar da zaten sadece hayranlığa talip olanlar olunca, mahsul tabii kesat olur! Kulüp-takım monografilerinden söz ettim ya az evvel…  O kitaplarda da bu sorunun olduğunu düşünüyorum. Hepsinde ve bütün yazarlarda değil, hâşâ… Ama hayli yaygın olarak bir hayranlık ve “kör aşk” anlatısı, yoruyor insanı! Biraz bu nedenle, biraz da zaten belli başlı kulüplerin monografilerini yapmış olduğumuz için, futbol kitapları dizimizde bundan sonra tematik çalışmalara ağırlık verelim istiyoruz.  Sosyolojik bir bakışı ve malzemesi olan çalışmalar… Bir ay içinde bunun başarılı bir örneği çıkacak: Sevecen Tunç’un, Cumhuriyetin kuruluşundan 1960’ların sonlarına kadar, yani Trabzonspor öncesinde, Trabzon futbolu üzerine incelemesi. Futbol aynasında, Trabzon’un bu dönemdeki modernleşme sürecinin ve kent kimliğiyle ilgili arayışlarının hikâyesi.

- Radikal Futbol yayın hayatına veda ettiğinden beri, futbol yayınlarında büyük bir boşluk oluştuğunu düşünüyoruz. Sizce ondan sonra çıkan dergiler veya bloglar bu açığı doldurabildi mi?

Hemfikirim. Radikal’in şimdi çarşambaya kayan Salı sayfası, dediğiniz gibi aylık futbol dergileri, bloglar elbette boşluk dolduruyor, fena da doldurmuyor, pek çok okunacak lezzetli ve faydalı yazı oluyor oralarda. Fakat Radikal Futbol bir “kadro” işi idi. Öyle derli toplu, kafa dengi bir kadronun çıkardığı bir yayının eksikliği hissediliyor. Tek tek bloglarda, dergilerde boşluk doldurmaktan fazlasını yapan yazılar okuyoruz, eksik olan, bir ortak platform.

- Klişecilik, ajitasyon ve şovenizm dolu bu sığ futbol medyasının içinde, bunlardan arınmış alternatif bir dil oluşabilir mi? Genellikle futbol okumayı severlerin yani sizin tabirinizle “kârhanedeki romantik”lerin nefes alabileceği bir medya oluşabilir mi?

Zor ama oluşması için çaba sarf etmek gerekir. Medya toptan ‘arınmaz’ ama delikler açılabilir, sızılabilir, alternatif mecralar oluşturulabilir. Ben bu bakımdan da iyimserim. Hem ana akım medyada ırkçılığa-şovenizme karşı çıkanlar, “aklıselim” yazanlar-konuşanlar, ayrıca bilerek-okuyarak-izleyerek yazanlar, bir on yıl öncesine göre çok daha fazla. Alternatif mecralar, özellikle elbette internet üzerinden, küçümsenmeyecek bir alt-kültür oluşturdular.  Nefes alabiliyoruz yani!

- Bu sığlığa ek olarak, futbolu sevmek ve izlemek bile bu kadar zorken, ondan nefret edecek bu kadar sebep varken, sizi futbolu yazmaya iten sebepler nedir?

Vallahi, en az futbol zevki kadar, yazma zevki. İtiraf edeyim, galiba futbol okumayı ve futbol yazmayı futbol oynamaktan ve futbol izlemekten bile daha fazla seviyorum! Futbol hikâyelerini çok seviyorum; bunları insanlarla, şehirlerle, duygularla, dertlerle, dünyanın elli türlü meselesiyle ilgili bir âlem, bir “küre” olarak… Bütün hikâyeler futbola bulanınca başka bir renge bürünüyor.  Dünyanın elli türlü meselesini başka bir ilgiyle, başka bir veçhesiyle görüp düşünüyorsunuz. Dünyanın elli türlü meselesini, insan hallerini, hissiyatları futbol üzerinden konuşmanın bir ferahlığı, bir neşesi, en nesnel tabirle: bir imkânı var. Yanlış anlaşılmasın,  futbolu bir yan yol, bir vesile olarak “kullanıyor”, malzeme ediyor değilim, malzemenin kendisini de seviyorum.

- Peki, siz neler okuyorsunuz? Örneğin en favori futbol yazarınız/kitabınız kim/ne?

Oo, çok. Nick Hornby’nin Fever Pitch (Futbol Ateşi), ilk anılacak kült kitap. Bir klasik. Bağış Erten Türkçeye çevirdi. Futbolun “abartılmasından” ve samimiyetsizlik istilasına uğramasından ötürü futbol yazmayı bırakan Can Kozanoğlu’nun Bu Maçı Alıcaz’ı, bir öncü kitap. Macar yazar Laszlo Darvasi’nin Santrforun Rüyası’nı, Fikret Doğan’ın çevirisiyle İletişim’den yayımlamıştık, futbol kitaplarından değil dünya edebiyatından, zira A sınıfı edebiyattır! Şahane bir kitaptır, futbol fantastiği; Eduardo Galeano’yu penaltılara kalmadan eler, öyle diyeyim size. Ne yazık ki, kadri bilinmedi. Simon Kuper tabii, her çalışması okumaya layıktır. Ben esasen Almanca okuyorum. Önemli İngilizce kitapları da Almancaya çevrilince okuyorum. Almanya’da çıkan 11 Freunde (11 Arkadaş) ve Avusturyalı Ballesterer (Topçu diye çevirebiliriz) dergileri, aylık gıdamdır. Futbol romantizmini, endüstriyel olmayan futbol dünyasını bilhassa görsel olarak yaşatan dergiler bunlar. Endüstriyel futbol âlemine de “hikâye anlatıcısı” tavrıyla bakmayı başarıyorlar. Bütün dünyanın futbol âlemine meraklılar. Örneğin, “Geçen Ayın Kayıpları” sütunları var, her ay iki üç kişiye yer ayırıyorlar, orada Vedat Okyar’ın ölüm haberi çıkmıştı. Edebi bir inceliği olan fırlama bir gençlik diliyle yazıyorlar, çok başarılı buluyorum. İyi monografilere meraklıyım. Beni çok etkileyen birinden bahsedeyim, yine Almancadan olacak. Hartmut Hering diye bir adamın, Bin Derbiler Diyarında adında kocaman bir kitabı vardır. Büyük boy, 400 sayfa. Almanya’da Ruhr bölgesinde futbolun yüz küsur yıllık sosyal tarihini anlatır. Ruhr bölgesi dediğiniz yeri küçümsemeyin: Schalke var, Dortmund var, Essen, Düsseldorf, Bochum, Duisburg var.  Sanayi bölgesi olarak yükseliş ve çöküş, işçi sınıfı kültürü, yabancı göçmenler…  Dünya savaşlarının, Nazi döneminin, sosyal refah devrinin gelip geçişi… Bu arada futbolun dönüşümü ve kulüplerin hayat hikâyeleri. Hayranlık vericidir, bir büyük aile romanı gibidir. Türkçede, gazete-dergi-blog yazılarında okumayı sevdiğim çok yazar ve çok arkadaşım var, saymayayım!

- Son olarak, TFF’nin kararı üzerine Türkiye ligi analizlerini bıraktınız. Hangi gelişmeler gerçekleşirse, sizi tekrar okuyabileceğiz?

İyi haber mi kötü haber mi bilmem ama yazdıklarımı okumaya devam edebilirsiniz zaten! Haftalık maç değerlendirmeleri yazmayacağım, onun yerine, “lige verilen aralardan faydalanarak” yazdığım “serbest” yazıları yazacağım. Sadece ve her hafta, öyle yazılar yazacağım. Belki arada lige kısa atıflarda bulunurum, bilmem. Bu kararımı kolayca, kısa vadede değiştireceğimi sanmıyorum. Zira memleket futbolunun kirli çamaşırları öyle bir döküldü ki, pek çokları gibi beni de soğuttu, sıdkım sıyrıldı. Yine bir itiraf: Zaten haftalık değerlendirme yazılarından sıkılmıştım da. “Serbest” yazıları daha çok seviyorum. Bıkana ve bıktırana kadar, devam ederim onlara.

* Bu röportaj, Agos Kirk/Kitap'ın Eylül 2011 sayısında yayımlandı.

Can Öktemer-Emre Can Dağlıoğlu

Zico’nun ustalığı ile Milla’nın dansı

Futbol engindir. İki kale arasına sığmak istemez. Şansı yaver giden futbolseverler bunun farkına erken varır, fakat o andan itibaren içlerinde açgözlü bir boşluk oluşur. Bu boşluğu bastırmanın en lezzetli yollarından birisi de futbolun edebiyatını keşfetmektir. Pek muhtemelen, kâşifi bu yolun başında iki kitap bekler: Futbol Asla Sadece Futbol Değildir ile Gölgede ve Güneşte Futbol.

Futbol Asla Sadece Futbol Değildir bizleri kara kıtadan Arjantin’e kadar dünyanın dört bir yanından, futbolunu önemsemediğimiz yaşamların veya nasıl yaşadıklarını önemsemediğimiz futbol diyarlarının içerisine sokuyor. Kuper, içine girdiği dünyalar üzerine kapsamlı araştırmalar yapar, en uygunsuz soruları sormaktan çekinmez ve tespitlerinde acımasızdır. Bu esnada sahada az vakit harcar; kitabın ilgi alanı daha çok kulüplerin yönetim masaları, taraftarların organize olduğu barlar ve devletlerin müdahaleci bürokrasisidir. Kitap gerçekçiliğinden ödün vermese de, ümitsiz de değildir: futbolun en çaresiz zamanlarda bile insanların mutluluk hakkını koruyan bir mabet olabildiğini vurgular.

Galeano ise Gölgede ve Güneşte Futbol’u kendi deyimiyle “futbol dilenciliği”ne adamıştır. Bu kitap, estetik oyunların kısa ama görkemli hükümdarlığıdır. Galeano da yeri geldiğinde diktatörlerin futbolla flörtleri, fanatizm ve ırkçılık gibi konulara girer. Yine de bu kısımlar Kuper’in kapsamlı incelemeleriyle eş tutulabilecek bir amaçla yazılmamıştır: kitap futbol topu etrafında seyreder ve gollerin üzerinde durak verir. Galeano için güzel futbolun geldiği yerin önemi yoktur. Yine de ezilenlerin yendiğini görmek için dua eder, futbolu bilinçsiz bir güç gösterisine çeviren ve onların susamışlığını kâra dönüştürenlerin hayal kırıklıklarından zevk aldığını da saklayamaz.

İki yazarın bakış açılarında birbirlerine karşı bir üstünlükten söz etmek yanlış olur: birisi olanlarla yüzleşmemizi görev edinirken, öbürü ise romantik futbol özlemimizi gidermeye çalışıyor. Fakat bir noktada Kuper’i eleştirmek kaçınılmaz: Yazar, kitap boyunca eleştirdiği egemenlerin dilinden sıyrılamaz. Örneğin, Avrupalıların Afrikalıları bir köle misali hor gördüğünü hiç sakınmadan söylerken, Türkiye baskısı için kaleme aldığı önsözde İstanbul için “üçüncü dünya şehri” diyerek oryantalist bir tutum takınır. Aynı zamanda Güney Amerika ve Avrupa’ya öykünme olmadığı sürece hiçbir zaman güzel futbol oynanamayacak söyler. Öbür yanda Galeano ise anlatımını çoğunlukla Güney Amerika ve Avrupa’yla sınırlandırmış olmasına rağmen, bir gün Japonya’nın “Doğan Goller İmparatorluğu” olarak da anılmasını ümit eder.

Futbol edebiyatının bu iki kült kitabının fanatizmden uzak, sakin suları belki de bu bunaltıcı günlerimizin bir serinleticisi olur. Gölgede Güneşte Futbol’daki Garrincha’nın kıvrak çalımları ve Zico’nun dingin ustalığını lezzetini alırken, Futbol Asla Sadece Futbol Değildir’den Gascoigne’in gözyaşlarının ve Milla’nın dansının arkasındakileri öğrenmenin tadını çıkartırsınız.

Sertan Şentürk



Bu yazı, Agos Kirk/Kitap'ın Eylül 2011 sayısında yayınlandı. 

30 Eylül 2011 Cuma

Gençlerbirliği-Ankaragücü: Bir Ankara Derbisi


25 Eylül Pazar günü, Ankara’da heyecansız bir derbi yaşandı. Heyecansız diyorum, çünkü Gençlerbirliği ve Ankaragücü’nün ligdeki pozisyonları icabı, yönetimlerindeki zafiyetleri ve bu iki Ankara takımının tarihsel rekabetsizliği, maçı sıradan bir lig maçı hüviyetine dönüştürmüş durumda. Türkiye Süper Ligi’nin bu sezonki halini biliyorsunuz. 3 Temmuz’dan evvel “ezelden beri” temiz olan ülke futbolunun üzerine şike bulutları çöktü, hem de ne çökme… Futbolun temiz yüzleri, şimdi hapishanede. Ankaragücü ve Gençlerbirliği ise şike soruşturmasının biraz uzağında kalan takımlar arasında. Elbette her iki takımdan futbolcular emniyete gidip şike dolayısıyla ifade verdiler. Özellikle Fenerbahçeli Emre Belözoğlu’nun Ankaragücü’nden Kaan Söylemezgiller’e attığı mesaj uzun süre tartışıldı.

Fakat her ne kadar şikeden iddialarından uzak kalsalar da, yönetimlerindeki zafiyetler nedeniyle lige en sorunlu başlayan takımlar arasında yer alıyorlar. Ankara’yı yaklaşık on senedir yöneten Melih Gökçek, dünyadaki futbol ülkeleri arasında başkentlerinden şampiyon çıkaramamış tek ülke olan Türkiye’de, bir ilke imza atmak için yola çıkmıştı. Önce Ankaraspor’u denedi, büyük isimler, büyük hocalar geldi ama olmadı. Sonra Ankara’nın yüzyıllık geçmişine sahip köklü kulübü ve taraftar sayısı fazla olan Ankaragücü’nü denedi. Sevgili oğlu Ahmet Gökçek bu iş için biçilmiş kaftandı. Ankaragücü hızla büyük atılımlar yaptı. Fransa ile Avrupa şampiyonluğu yaşamış Lemerre geldi takımın başına, sonra Slovak Milli Takımı’nın çok önemli futbolcuları takıma transfer edildi. Yetmedi, küme düşürülen Ankaraspor’un bütün oyuncuları hemen hemen Ankaragücü’ne geçti. Sonuç, büyük bir hüsran… Bu hazinli hikayenin sonu yönetim değişikliği ile sona erdi. Uzun yıllardır Ankara’yı “harika” belediyecilik anlayışı ile yöneten Melih Gökçek futbolu yönetmeyi becerememişti. Ankaragücü’nü büyük karmaşa bekliyordu. Bu sezon başında, Ankaragücü’ndeki yönetim karmaşası yüzünden takımdan öncelikle teknik direktör Mesut Bakkal ayrıldı, daha sonra yıldız futbolcular takımı bir bir terk etmeye başladılar. Sapara ve Vittek, Trabzonspor’a; Sestak Bursaspor’a transfer oldular. Takdir ederseniz ki, bu futbolcular Ankaragücü’nün takım omurgasında başı çekiyorlar. Mesut Bakkal’ın yerine son dakika hoca değişiklerin en önde gelen ismi Ziya Doğan getirildi. Ayrılan yıldız futbolcuların yerine ise kimse gelmedi. Sadece Mesut Bakkal döneminde disiplinsiz davranışları nedeniyle kadro dışı bırakılan Serdar Özkan ve Teo Weeks affedildi. Ziya Doğan bu tip kaotik durumlarından zaman zaman olumlu sonuçlar alabilmiştir ama ağırlıklı olarak Ziya Doğan’ın yönettiği bu kaos içinde ki takımlar sene sonu küme düşmüşlerdi.

Gençlerbirliği ise her zamanki klasiğini devam ettirmiş, takımın en iyi iki oyuncusu Mustafa Pektemek ve Orhan Şam’ı büyük takımlara kaptırmıştı. Geçmişte de aynı durum meydana gelirdi; fakat İlhan Cavcav büyüklere kaptırdıkları oyuncuların yerini kolaylıkla doldurabilirdi. Son yıllarda ise Gençlerbirliği’nde de bir istikrarsız boy göstermeye başladı. İlhan Cavcav, takımdan ayrılan bu iki yıldızın yerini doldurabilecek kimseyi almadı. Geçen sene takımın başındaki Ralf Zumdick ile yollar ayrıldı. Yerine Giray Bulak ile anlaşıldı; fakat bu anlaşma da Haziran ayında bozuldu. Yerine Belçika tecrübesi bulunan Fuat Çapa ile anlaşıldı. Eline yaş ortalaması 20 civarı olan bir kadro verildi. Bu kadroyu, ligde tutması istendi. Aslında İlhan Cavcav futbol aleminde futbolcu simsarı olarak bilinir. Zamanında 100 milyara aldığı Geremi’yi 2 milyon dolara civarı Real Madrid’e yollayabilme başarını göstermiş bir başkandan bahsediyoruz. Sıradan ve taraftarı olmayan bir Ankara takımı olan Gençlerbirliği’ni büyüklere çelme takan her sene büyük bonservis bedelleriyle birkaç oyuncusunu büyük takımlara satma becerisine getiren bir başkandan bahsediyoruz. İlhan Cavcav, o iş bitirci ticari zekasını son yıllarda biraz yitirmiş gözüküyor. Gelen giden oyuncu sayıları fazlalaşmış ve hoca istikrasızlığı hızla artmaktaydı. Geçmiş yıllarda üst sıraları zorlayabilen Gençlerbirliği son yıllarda düşmemeye oynamaya başlamıştı. Bu sezona da zaten bu beklentiyle girdi, Gençlerbirliği takımı. İlhan Cavcav sezon öncesi takımıyla ilgileneceği yerde şike davasında adı geçen takımların avukatlığını yapar hale gelmişti. Bu avukatlık ona büyük zarar verdi. Özellikle de takımına zarar vermiş gözüküyor.

Maçın oynanacağı 19 Mayıs Stadı’na doğru, sevgili dostum Emre Can ile yola koyulduk. Bizdeki derbi heyecanını çevremizde bulamıyorduk. İstanbul derbilerinde maçın başlamasından saatler öncesinde, stadın çevresinde beklenmeye başlanılır. Ankara derbisinde ise maç başladıktan sonra bile girseniz yer bulabilirsiniz. Çehresini tarihi eser titizliğinde koruyan ve git gide pas tutmaya başlayan 19 Mayıs Stadı’na girdik. Girişte artık dönmekte zorlanan turnike karşıladı bizi. Bilet sırası olmadığı için son derece rahat bir biçimde stada girdik. Üstlerimizi arayan özel güvenlik ellerimizdeki pet şişelere el koydu, ceplerimizdeki bozuklukları ise şimdi siz çekirdekte çıtlarsınız diyerek dokunmadılar. Boş tribünlerden sahayı en güzel gören yere çöreklendik.

Ev sahibi olan Gençlerbirliği’nin tribün grubu Alkaralar yerlerini almaya başlamışlardı. Gençler yönetiminin acımasızca aldığı kararla numaralı tribün bilet fiyatının 50 lira olması sebebiyle numaralı tribünün bütün çıplaklığı ile karşımızda duruyordu. Isınmalarını tamamlayan iki takımda sahaya çıkmaya başladılar. Alkaralar önce kendi takımlarını alkışlamaya çağırdılar. Sonra sahalarımızda ender değil, hiç görmeye alışkın olmadığımız bir biçimde Ankaragücü’nü de tribüne çağırdılar ve onlar lehine tezahüratta bile bulundular. Romantik futbolseverlerin bayılacağı türden bir atmosfere dönüşmüştü. Gençlerbirliği’nin taraftar yayılmacılığının ligdeki diğer takımların bu kadar geri kalmasındaki sebep biraz da bu olsa gerek. Tanıl Bora’nın da işaret ettiği gibi ana düsturu efendilik olan bir kulübün bu çağda kolay kolay kendine taraftar bulması mümkün olmasa gerek. Ankaragücü taraftarları da yerlerini aldılar. Özellikle 90’lı yıllar tezahüratı olan “Seviyoruz işte var mı diyeceğin?”i kulakları sağır edercesine söylediler.

Taraftarların romantizmi ve maça karşı heyecanları futbolculara yansımamış bir vaziyette maç başladı. Ben ve sevgili dostum Emre Can, bir bardaklık çekirdek aldık. Biliyorsunuz ki, çekirdek çıtlamadan maç izlenmez. Maç, o kadar heyecansız başladı ki, topun kaleyi bulması için bir hayli beklemek zorunda kaldık. Biz ise üstümüz başımız çekirdek pislikleri ile dolana kadar çılgınca çekirdek çitliyorduk. Derken Gençlerbirliği’nin golü geldi. Gençler’in son altyapı mamulü Soner Aydoğdu’nun biraz da Ankaragücü’nün barajının yardımıyla frikikten attığı gol ile Gençler hesabı açtı: 1-0. Sahadaki mücadele zaten yavaştı, gol ile birlikte bu yavaşlık daha da artmaya başladı. Bir tek, Ankaragücü’nün tek iyi oyuncusu Tisdell’in tek başına 10 kişiyi çalımlamaya çalışarak atmaya çalıştığı gol çabaları, bize maç izliyoruz havası veriyordu ki, Gençler tribünü bir anda karıştı. Maçtan önce methiyeler düzdüğümüz Gençler tribünde kavga bizi çok şaşırtmıştı. Bu kavga maçtan sıkılan bünyeler için ilaç niyetine geldi. Yeşil sahadan çok tribünleri izler olduk. Heyecanın hası oradaydı. Kavganın nedeni daha sonra ortaya çıktı. Alkollü bünye ile maç seyretmeye gelen isimiz alkolikler birkaç taraftara sataşmış ve ortalık bir anda karışmıştı. Maçta tempo ise git gide düşüyordu. Ziya Doğan’ın gol yese bile savunma güvenliğini bırakmayan takımı karşısında Fuat Çapa’nın tempo yapıp kontraya çıkamayan takımın maçı tatsız tuzsuz bir halde devreyi bitirmişti.

Biz ise stat ritüellerinin hepsini yapmaya yemin etmiştik bir kere. Statların her türlü malzemeden çalınmış bir şekilde pişirilen köftelerinden aldık bu sefer. Köftelerin lezzeti onun pisliği ile doğru orantılı olduğu kesindi. Maçın ikinci yarısına Gençler aynı kadro, Ankaragücü ise Serdar Özkan takviyesiyle çıkmıştı. Bir dönemin Türk futbolunun geleceği olarak gösterilen Serdar Özkan… Ankaragücü’nün bu dar kadrosuna dahi giremiyordu. Ankaragücü ikinci yarıya daha etkili başladı. Biz ise köfteden sonra  yine çekirdek yemeye başladık. Bir bardak bizi kesmemişti, çekirdekçi abiden çekirdek çuvalını satın almıştı. Bu sırada, Ankaragücü etkili gelmeye başlamıştı. Gençler ise inatla kontraya çıkamıyordu. Maçın tam böyle biteceğine kesin gözle bakılırken, Serdar Özkan anlamsız bir şekilde rakibine acımasızca tekme atarak takımını 10 kişi bıraktı. Maçı izleyen herkes Gençler hanesine üç puanı koymuştu bile. Futbol Tanrısı’nın ise çalışma stili bambaşkaydı. Oyunda her an bütün dengeler değişebilirdi, onun yardımıyla ya da canı isterse. Serbest atış kazanan Ankaragücü, Gençler kalecisi Özkan’ın da marifetiyle Rajnoch’un şutuyla skoru dengeledi: 1-1. Gecekondu tribünleri golden sonra “Seviyoruz işte var mı diyeceğin?” tezahüratını daha şiddetli söylemeye başladı. Maç da tam bu ara bitti. Ankara derbisi sessiz sedasız bir şekilde berabere bitmişti. Maç öncesi oyunun bu şekilde temposuz ve heyecansız şekilde olacağını az çok tahmin edilebiliyordu. Futbol Tanrısı’nın dokunuşunu bekleyen hayalperestler ise umutlarını bir başka derbiye bıraktılar.

Can Öktemer

21 Ağustos 2011 Pazar

Hakikaten Antakya nasıl Hatay oldu?

İlber Ortaylı, 14 Ağustos’ta Milliyet Pazar’da çıkan Hatay’daki Büyük Görgüsüzlük yazısında çok doğru bir noktaya temas ederek, şehrin yaklaşık 2300 yıllık ismi olan Antakya’nın unutturulmaya çalışıldığından dem vuruyor. Ancak tabi ki bazı şeyleri es geçerek…

İlk önce Ortaylı’nın maddi hatasıyla başlamak gerekir ki, kendisi Antakya isminin 5000 yıllık bir geçmişi olduğunu söylüyor. Fakat Antakya ismi, M.Ö. 313 yılında Büyük İskender’in önemli komutanlarından Selevkos Nikator tarafından babasını onurlandırmak için şehre verilmiş. Sevan Nişanyan’a göre, Türkçedeki kullanımı da bu isme uygun değil, Antakya ismi Türkçeye Arapçadan geçmiş ve bu isim, bölge Türkiye’ye geçmeden kısa bir süre önce değiştirilmiş. Ortaylı’nın yaptığı vurgu ise, 1936 yılında bölgenin isminin değişmesi döneminde, “Hatay” isminin tarihsel kökenini açıklarken kullanılan “Hitit Türklerinin yurdu” tezinin hesabına uygun düşüyor. Türk Tarih Tezi’nin resmi tez olarak kabul edildiği döneme rastlayan bu isim değişikliğine tarihsel kılıf bulma çalışmaları, Antakya’nın 3600 yıllık Türk yurdu olduğunu öne sürüyordu. Zaten Mustafa Kemal de, 1926’da Adana’da yaptığı konuşmada bölgeden “40 asırlık Türk yurdu” olarak bahsetmiştir.  Bölge için bu isim, o dönemde kullanılan “Hattena” adından esinlendiği söylenerek, bizzat Mustafa Kemal tarafından konulmuştur. Yani Ortaylı’nın belirttiği gibi, şehir “Hatay” ismini edilgen bir şekilde “almamış”, bu isim şehre “verilmiş”tir.

Bunun hikâyesi ise Antakya’nın Türkiye’ye geçiş serüveniyle çok ilgili. Osmanlı döneminde ve sonrasında İskenderun Sancağı olarak bilinen bu bölge, 9 Eylül 1936 yılında Fransa ile Suriye arasında imzalanan ve Suriye’ye bağımsızlık veren anlaşmada yer almaması sebebiyle statüsüz kaldı. Bunun üzerine dönemin Türkiye medyasında bölgeyle ilgili yoğun çalışmalar başladı ve sorun “milli mesele” statüsüne yükseldi. Mustafa Kemal, 1 Kasım 1936’da Meclis’te yaptığı konuşmada, “hakiki sahibi öz Türk” olan “Antakya, İskenderun ve ahalisinin mukadderatı”nın Türkiye’nin meselesi olduğunu vurguladı. Türkleştirme çalışmalarının bundan sonra başlaması şaşırtıcı bir gelişme değilse de, Mustafa Kemal’in bu konuşmada “Hatay” ismine vurgu yapmaması ismin daha verilmediği anlamına gelir. Yani daha sonra Hatay Devleti’nin cumhurbaşkanı olacak Tayfur Sökmen’in Çankaya Köşkü’ne çağrılarak, “Antakya-İskenderun ve havalisinin ismi bundan böyle Hatay’dır” talimatının verilmesi, aynı yıl içinde bundan sonraki bir zamana tekabül eder. Yine aynı yıl içinde, bölgedeki Türk cemiyetinin ismi de “Hatay Erginlik Cemiyeti” olarak değiştirilir. Bu değişiklik uluslararası kamuoyuna pek yansımaz. Özellikle Fransızca metinlerde ve daha sonra bağımsız devlet kurulana kadarki resmi belgelerde, bölge “İskenderun Sancağı” olarak anılmaya devam eder.

27 Ocak 1937’de Cenevre’de toplanan Milletler Cemiyeti, Sancak’ın bağımsızlığını kabul etmiş ve bir seçimle nüfus çoğunluğunun tespit edilmesine karar vermiştir. Bu karar doğrultusunda Türkiye, Antakya’yı Türkleştirme çalışmalarına hız vermiş ve Sancak statüsünde izin verildiği gibi, Antakyalı olan veya Antakya’da doğmuş olanları Antakya’ya gitmeleri için teşvik etmiştir. Bunun için resmi görevliler iki yıl ücretli izinli sayılmıştır. Sancak’ın temel yasasında Türklükten ayrı bir statü sayılan Nusayriler de, resmi yazışmalarda, “Türk kültüründen fakat anadilini kaybetmiş” kategorisine alınarak, Türklük bilincinin kazandırılması için gayriresmi yollardan maddeten de desteklenmişlerdir.  

Aynı zamanda, 1928’de Halep’te misyonu “Türkçülüğü yaymak” olan ve Türkçe yayınlanan Vahdet gazetesinin sahibi Nuri Genç, Mustafa Kemal’in direktifiyle 1938’de İskenderun’a gelir ve Hatay gazetesini çıkarmaya başlar. Fransızlar hakkında yazdığı bir yazıdan dolayı kapatılan bu gazete, yayın hayatına bir süre Kemalist Hatay ismiyle devam etmiş, daha sonra Hatay ismini yeniden kazanmıştır. Türk kesiminin Hatay ismine yaptığı bu vurgu, bağımsız devlette yapılan seçimler sonucu çoğunluğun ele geçirilmesiyle resmiyete bürünmüş ve devletin ismi haline gelmiştir.

Kısacası, Antakya’nın isminin silinmeye çalışılması, Ortaylı’nın vurguladığı gibi bir “görgüsüzlük” değil, tam da “sözde” diyerek aşağıladığı gibi “milliyetçi bir idari tedbir” ve Türkleştirmenin bir parçasıdır. Zaten Türkiye’ye geçiş yapmadan önce nüfusun yaklaşık %20’sini oluşturan gayrimüslimlerin şu anda bir avuç kalmalarını Türkleştirme etmeni olmadan açıklayamayız. Ortaylı bunu reddetse de, kendisi Antakya’ya “bir kavmin” sahip olmasının iftihar kaynağı olacağını söylemekte beis görmüyor. Fakat bu unutturma çalışmasının, tam da bu medeniyete “bir kavmin” sahip olması için yapıldığından habersiz gibi görünüyor. Zira kendisi, Antakya’nın Türkiye’ye geçiş sürecini bütün boyutlarıyla bilmediğini itiraf ediyor. Ama bütün boyutlarıyla hâkim olmadığı bu meselede, Ermeni halkının Antakya’daki varlığına hiç değinmeden geçecek kadar da, resmi söylemlerden haberdar.

Emre Can Dağlıoğlu


Bu yazı, 20 Ağustos 2011'de Taraf gazetesinde yayınlandı.

9 Ağustos 2011 Salı

“her şeyden öte… kimseden nefret etmem ben…”

O coğrafyaya can veren Nil’in kuzeye doğru akışı, Arapların alın yazısı olur bir süre sonra. Osmanlı hükümranlığıyla yüzyıllar boyu süren bu süreç, Arapların Nahda dediği Aydınlanma döneminde daha da hızlanır. Rifat Tahtawi ile entelektüellerin yolculuğu başlar. Güney’deki diyarlarına geri gelseler de, ruhları Kuzey’de kalmıştır artık. Fikri bölünme, ruhsal bölünmeyi de beraberinde getirir. Her kuşak hem emperyalizm öncesi, hem de emperyalizm sonrası kuşaktır. Yükselen bağımsızlık sesleri, beraberinde ancak seküler milliyetçiliği ve despotizmleri getirir. Yükselen baskın muhalefetinse, bir ayağı nefret dolu bir Garbiyatçılıkta durur. Çöl giderek daha da çoraklaşır. Samir Kassir’in “Arap talihsizliği” dediği dönem gelir çatar. Kuzey, anti-modern bulduğu her öğeyi, bir etnik kökene ve bir coğrafyaya etiketler. Fikri bölünmüşlüğü, yaşatılan zulümler, fakirlik ve açlık daha da derinleştirir. Tek hâkimi güneş olan çölde, bir vaha belirir: Arap Baharı…

Arap Baharı’nın yeşerttiği umut, bir yazarı hatırlatır bize. Eşikte kalmış bir kuşağın, dünyaca ünlü olsa da, Türkçede pek tanınmamış bir siması: Tayyip Salih. Nil’in doğduğu çölün dünyaya armağanı, Sudanlı bir Müslüman siyah… Ne emperyalizmden Aydınlık doğacağına inanmış bir Nahdacı, ne de “en iyi bizdedir ve bizdendir” diyen bir Garbiyatçı… Arada kalmış bir ruhun ve bir fikrin, yerellikten beslenerek evrensele uzanan eşikte kalan Peygamberi…

1929’da Kuzey Sudan’da Bedevilerin, Arapların ve Siyah kabilelerin yaşadığı bir köyde doğar. Ailesi, ileride eserlerinin mikrokozmosu olacak bu küçük köyden, Sudan’ın en büyük şehri ve Kuzey Sudan’ın şu andaki başkenti Hartum’a taşınır. Üniversite eğitimini buradaki Gordon Memorial’da tamamlar. Bu fakir ülkenin ona verecek bir şey kalmadığından, onun da Kuzey’e göç mevsimi gelmiştir artık. Bağımsızlıktan 3 yıl önce, 24 yaşında İngiltere’ye gider, uluslararası ilişkiler bölümünde okur ve Arapça çıkan El Mecelle gazetesinde çalışır. Bir süre için Sudan’a döner ve yeni kurulmakta olan bu ülkede öğretmenlik yapar. Fakat hayatını sonuna kadar etkileyecek yabancılaşmışlık hissi onu toprağından koparır. Anglo-Sakson kültüre, kendini kabul ettirir Sudanlı, Londra’daki BBC’ye geçer ve Arapça Servisi’nde görev alır. Daha sonra, Katar Enformasyon Bakanlığı’nın başında görev alır. Sudan’dan uzak geçen ömrünün sonraki durağı Paris’teki UNESCO’dur. Körfez ülkelerinin UNESCO temsilcisi olarak görev yapar. Ömrünün son demlerinde, Güney’den havalanan bu göçmen kuş, Sudan’a dönmek ister ama kalbi kırıktır. Soykırımın kanına bulanmıştır toprakları. Göçmenliğini, sürgünle taçlandırır. Londra’ya geri döner ve bu dünyaya, 2005’te Kahire’de yapılan Arap Romanı Konferansı’nda aldığı “Çağdaş Arap Edebiyatı’nın En İyi Romancısı” payesiyle, 2009 yılında veda eder. Yaşadığı 70 yıldan geriye çok az eser kalmıştır. Bu yüzden, yaşamını edebiyata adamamakla çok suçlanır. Aslında yazdığı tek roman bile, bu ömre yetmiştir: Kuzey’e Göç Mevsimi (Türkçesi 1982’de Adam Yayınları’nca Göç Mevsimi ismiyle yayınlanmıştır). Bunun yanı sıra, Zeyn’in Düğünü (Türkçesi 1985’te İnsan Yayınları’nca aynı isimle yayınlanmıştır) isimli bir uzun hikâyesi ve Bir Avuç Hurma (A Handful Dates), Bandarşah (Bandarshah) ve Wed Hamid’in Palmiye Ağacı (The Doum Tree of Wad Hamid) isimli öyküleri yazmıştır.


Başyapıtı Kuzey’e Göç Mevsimi, adı üzerinde bir hicret romanıdır. Salih’in kendi hayatında olduğu gibi, Hz. Muhammed’inki gibi Asr-ı Saadet’le biten bir yolculuğun değil, Hz. İsa’nın yürüdüğü çile dolu bir yolun romanı… Hayatı Salih’inkini andıran, İngiltere’de eğitim görüp, Sudan’a öğretmenlik yapmaya gelen isimsiz bir anlatıcı tarafından anlatılır tüm hikâye. Romanın başında, ailesine ve toprağına uzun bir aradan sonra kavuşmanın mutluluğunu yaşayan bu anlatıcı, köyde daha önce görmediği bir adamda garip bir şeyler sezer. Onun bir şeyler sakladığından şüphelenir ve hep bu gizemi kovalar. Ta ki bir sarhoşluk gecesine kadar…
Mustafa Said’dir o karakter. Babası, o doğduktan kısa bir süre önce ölmüş, sömürgecinin eğitim misyoneri onu bulana kadar annesinin yanında yaşayan Said, o sarhoşluk gecesinde, mükemmel İngilizce aksanıyla okuduğu bir şiir kaçırır ağzından. Hikâyesini anlatmak zorunda kalır anlatıcıya. Eğitim misyoneri onu okula davet ettiği gün hayatı değişmiştir. Annesinin yanından ayrılır ve eğitim görmeye başlar. Hızla soğurur öğretilenleri. Okulda fark yaratır. Bursla Kahire’ye yollanır okula devam etmesi için. Orada İngiliz bir aile olan Robinson çiftinin himayesinde yaşar. Mrs. Robinson’a âşık olur ve hayatının çizgisi bir kez daha kırılır. Kuzey’e âşık olmuştur artık, onu elde etme hayaline kapılmıştır. Mükemmel bir aksanla İngilizce konuşur. İngiltere’ye doğru yola çıkar. Salih, Said’in olduğu geminin Londra’ya yanaşmasını efsanevi bir biçimde anlatır. Said için her şey yabancı olsa da, suyun sesi ve köpükleri tanıdıktır. Geldiği yerleri çağrıştırır. Hikâyesi de, su da son bulacaktır. Ona hayat veren bir tanıdığın kucağında…

Diğer oryantalist anlatılardaki gibi, Kuzeyli kadınların arzu nesnesine dönüşür, ama bir farkla. Said, egzotik bir hayvan değildir sömürgecinin gözünde. “Kafatasındaki keskin bıçak”, herkesi hayran bırakır. Kısa zamanda ekonomi profesörü olur. Renk ayrımına karşı çıkan İngiltere solunda kendine esaslı bir yer edinir. Ama kalbi soğuktur “Siyah İngiliz”in. Diğer anlatılardaki gibi, Kuzeyli kadınların gözünü açtığı, dünyayı tanıttığı ve modernize ettiği bir vahşi değildir. Kadınları bir av olarak görür ve beş tanesinin kanına girer. Dördünün intiharına sebep olur ve birisini, eşini, kendisi öldürür. İşte o an, Şimal’le Cenup arasındaki kadim kavgayı kaybeder. Çünkü eşinde vücut bulan Kuzey onun aklını çelmiş, kendine tutsak etmiş ve kendini öldürtmüştür. İngiltere’nin en ünlü hukukçuları, onun için bir mahkeme salonunda toplanır. Aslında istediği zaferi kazanmıştır. O salonun, “sömürgecisi” artık odur, 100 yıldır eşi görülmemiş bir şiddete maruz kalan topraklardan gelmiş eğitime ve her halükarda Kuzey’e muhtaç Siyah bir vahşi, emperyalist asilzadeleri kendini hâlâ dinletmektedir. Ama her zamanki gibi kaybeden odur, çünkü Siyahlığı sayesinde bağışlanmıştır ve sadece yedi yıl hapiste kalacaktır. Hapisten sonra, tüm dünyada huzuru arar Said, gitmediği yer kalmaz. Sonunda, anlatıcının köyüne döner ve evlenir. İki çocuğu olur ama Kuzey’in damarlarına enjekte ettiği “zehir” kanındadır hâlâ. Her ne kadar makul görünse de, köyde de duramaz Said, kendini Nil’in taşkın sularına bırakır.

Anlatıcı da, yeni kurulan ülkesinin eğitim programı için yollardadır. Durmadan aklına Said düşer. Said üzerinden ülkesini düşünür, velisi kılındığı Said’in karısı ve çocuklarını düşünür. Ne Garp tipi modernist bir devlet örgütlenmesini evla görür ülkesi için, ne de köyün Said’in karısı ve yeni eşinin ölümüne sebep olan tutucu siyasetini… Onun için esas olan, yerelin merkezi birebir etkilediği bir sistemdir, köydeki en cevval iş insanlarından Mahcub’u cesaretlendirmeye çalışır bu yolda ama başaramaz. Çünkü o bir yabancıdır artık. Said’in karısını yaşlı bir adamla evlendirmeye çalışan köy ahalisine yabancılaşır, İngiltere’de aldığı eğitime yabancılaşır ve nihayet kendisine de... O da gidip kendini Nil’in sularına bırakır, eş bir ölüm düşler Said’le ama beceremez ve yardım dilenir.

Sonuç olarak, Tayyip Salih Arap Edebiyatı için olduğu kadar Dünya Edebiyatı için de çok önemli dev bir yazardır. Batı’nın çizdiği haritada Doğu’da kalmış toprakların ve entelektüellerinin halinin pür mealidir. Her yanı zulümle dolu bir yol seçmenin acılarına göğüs geremediği ve kimseden nefret etmediği için kıymetlidir. Oryantalizmi ters yüz edebildiği için değerlidir. Ne Emperyalizmi bir modernleşme aracı olarak baş tacı eder, ne de içine kapanık bir dünya hayal eder. Eşikte durabilmenin rahatlığıyla sözünü söyler ve bu kadar arada kalabildiği için bir ikondur. “Çölden aldığını çöle, hayattan aldığını hayata”[1] verebildiği ve Sudan’ın sandal ağacı ile akasya kokusunu hissedebilmek için okunmalıdır.      



Türkçede Tayyip Salih
Yukarıda da belirttiğim gibi, Salih’in sadece iki eseri Türkçeye çevrilmiş. Değeri isminden menkul başyapıtının adına hiç gözünü kırpmadan kıyarak bir diğer “böbür-adam” Özdemir İnce tarafından Fransızcadan yapılan çeviri, okura keyif vermesi açısından iyiyse de, zahmet edilip yer ve kişi adlarının Fransızcada geçtiği şekliyle bırakılması ne kadar özensiz bir zihniyetin ürünü olduğunu açıkça ortaya koyar. Zeyn’in Düğünü de, yine çevirinin çevirisi olarak İngilizceden Zeynep Neslihan Önderoğlu tarafından çevrilmiş. Üzülerek, çok vasat bir çeviri olduğunu belirtmek zorundayım. Hele ki, çevirmenin kitapta birçok kez geçen “Kelime-i Tevhid”i bile Türkçeleştirmesi, çevirinin romanın kurduğu dünyaya ne kadar uzak durduğunun önemli bir göstergesi. Sözün özünde demek isterim ki, Tayyip Salih’in gazete yazıları dâhil tüm eserleri, kapsamlı ve titiz bir çalışmayla Türkçeye çevrilmesi Türkiyeli edebiyatseverler için büyük bir kazanım olur. Arap Baharı’yla birlikte gözünü nihayet bu coğrafyaya çevirmiş olanlara da duyurulur.     

Emre Can Dağlıoğlu

Başlık Mahmud Derviş'in Kimlik Kartı şiirinden.
[1] Bejan Matur’un Onun Çölünde şiirinden.


Bu yazı, Agos Kirk/Kitap'ın Ağustos 2011 sayısında yayınlandı.