26 Mart 2011 Cumartesi

Yıldızların Altında (I)

“Uzak çok uzak ama belki de çok yakın bir galakside…”

Yıkılan cumhuriyet sonrası inzivaya çekilip ustası ile birlikte Tabldot gezegeninde, ocakbaşı lokantası açan Obi-Wan ve usta Yoda, karanlık imparatorluğun gölgesinde, yaşamaya çalışmaktadırlar. Ayhan Skywalker ise geleceğinden habersiz bir şekilde ocakbaşına iş başvurusunda bulunur. Tabldot gezegeni belediye başkanı Konoli, yeni açacağı alışveriş merkezi için, İmparator Palpatine ve çırağı Darth Vader’ı gezegene davet eder.

Obi-Wan, her gün olduğu gibi ocakbaşına geçmiş ışın kılıcıyla şiş yapıp, döner kesmektedir. Usta Yoda ise kasada durmaktadır. Uzay Yolu dizisinden tartışmalı bir şekilde atılan Mr. Spock garsonluk, Kaptan Kirk ise bulaşıkçılık yapmaktadır. Ama işlerin yoğunluğu sebebiyle, Obi-Wan kendisine ocak başında yardım edecek bir çırak aramaktaydı, bu yüzden gazeteye iş ilanı vermişti. Ayhan Skywalker bu iş ilanına ilk cevap veren kişi olur (Mr. Spock, Obi-Wan’ın yanına gelir):

Mr. Spock: Usta, bir çöp şiş, bir adana…

Obi-Wan: Tamam, hemen geliyor.

Kasada duran Yoda sıkıntılı bir şekilde Obi Wan’a döner:

Yoda: Güç de büyük bir dengesizlik var, Obi-Wan

Obi-Wan: Ya usta, bırak şu güç müç işlerini artık! Bizim devrimiz bitti, zamanındaymış öyle atlamalı zıplamalı günler. Sen işine konsantre ol.

Yoda: İdealizminden bu kadar çabuk kopman beni çok üzüyor, Obi Wan.

Obi-Wan: Hocam, idealizm mi kaldı? Bükemediğin bileği öpeceksin, yıllarca biz yönettik de, ne oldu? Bırakalım Sithler yönetsin. Belki galaksi yaşanabilir bir yer olur.

Yoda: Sithler, galaksiye hâkim olmamalı! Galaksi, adaletsizliğin, korkunun, olduğu bir yer olmamalı. Galaksiye adalet getirmeliyiz, yeter bu kadar inziva!!!

Spock tekrardan, Obi-Wan’nın yanına gelir:

Mr. Spock: Usta, siparişler nerede kaldı?

Obi-Wan: Geliyor lan işte! Bekle…

Mr. Spock: Usta, bana ne bağırıyorsun? Müşteriler bekliyor.

Obi-Wan: Hadi yürü işine bak. Usta Yoda, hadi sen de işine bak. Anarşistliğin gereği yok. Bırak ekmeğimizi kazanalım.

Bu sırada Ayhan Skywalker dükkâna gelir:

Ayhan: Güç sizinle olsun.

Obi-Wan: Eyvallah yeğenim, buyur ne istedin?

Ayhan: Ben, şey için geldim.

Yoda: Sen iş için geldin.

Ayhan: Aaa! Nereden bildiniz?

Yoda: Ben bilirim, işe alındın.

Obi-Wan: (Fısıldayarak)Ya usta, ne yapıyorsun? Adamı tanımıyoruz daha. Kimdir, nedir? Öyle pat diye işe mi alınır?

Yoda: Bu çocukta büyük bir güç seziyorum, Obi-Wan. Galaksiyi bu çocuk kurtarabilir.

Obi-Wan: Ya hocam bıkmadın di mi şu Jedilık işlerinden hâlâ?

Yoda: Sen bana karşı mı geliyorsun, Obi-Wan? Bu çocuk işe alındı, o kadar!

Obi–Wan: Peki usta, öyle olsun o zaman.

Mr. Spock: Usta, hadi ama hâlâ hazır değil mi siparişler?

Obi-Wan: Ulan seni şimdi var ya! Göster lan bana, kim bekliyor siparişi!

Obi-Wan ışın kılıcını çeker ve rahatsız müşterilerin masasını ikiye böler. Ayhan Skywalker ise, Yoda’ya döner:

Ayhan: Efendim, şimdi işe alındım mı, alınmadım mı?

Yoda: Alındın, evlat alındın

İMPARATORLUK BİNASI

Pala Palpatin ve Darth Vader, imparatorluk binasından gökyüzünü izlemektedirler:

Dart Vader: Aga ne zaman hazırsanız, Tabldot gezegenine gidebiliriz.

Pala Palpatin: Hazırım Lord Vader, gidelim, gidelim. Şu Konoli ile çok gurur duyuyorum, biliyor musun Lord Vader? Adamı belediye başkanı ilan edeli bir sene olmadan çok iyi işler başarıyor, şu galakside iki tane daha Konoli olsa sırtımız yere gelmez.

Darth Vader: Evet aga, haklısınız. Gemimiz hazırmış efendim, gidebiliriz.

BİR SAAT 15 DAKİKA SONRA

Darth Vader ve Pala Palpatin, Tabldot gezegenine inerler. Çok büyük bir karşılama töreni hazırlanmıştır, bando takımı, kırmızı halılar…

Konoli: Aman efendim, hoş geldiniz, şeref verdiniz. İmparatorum, şimdi siz ışık hızı yorgunusunuzdur. Buyurun benim fakirhaneme geçelim. Oğlum, gemimi hazırlatın.

Darth Vader: Bu ne lan? Biz de bile böyle gemi yok! Altın mı buldun lan bu çöplükte?

Konoli: Yok efendim, olur mu? Kampanya vardı, 3 asırlık taksite girdim uygundu fiyatı.

BELEDİYE KONAĞI

Konoli, Vader ve Palpatin, başkanın ofisinde toplanmış sohbet etmektedirler:

Konoli: Efendim, ben de gezegeni şenlendirmek için peluş hayvanat bahçesi açmak istiyorum.

Darth Vader: İçinde sen de olacaksan neden olmasın?

Pala Palpatin: İlahi Vader! Güldürdün beni. Konoli, peluş hayvanat bahçesi nedir ya?

Konoli: Efendim, ne bileyim? Öyle hoş geldi gözüme.

Pala Palpatin: Hadi açılışa gitmiyor muyuz?

Konoli: Efendim, biraz daha zamanımız var. İsterseniz, gezegeni gezdireyim. İsterseniz, size galaksinin en iyi lokantasından ışın kılıcıyla yapılmış adana yedireyim.

(Pala Palpatin ve Darth Vader ışın kılıcını duyunca birbirlerine bakarlar, fonda Imperial March duyulur bir anda.)

Pala Palpatin: Işın kılıcı mı dedin, sen bana?

Konoli: Evet, efendim. Obi-Wan ustanın yeri, çok lezzetli, isterseniz gidelim.

Darth Vader: Aga, hiç kuşku yok ki bu Obi-Wan, aradığımız Obi-Wan!

Pala Palpatin: Ben, seni kaçak Jedilar hakkında uyarmadım mı Konoli? Adam gözlerinin önünde ışın kılıcıyla adana yapıyor ve sen bize haber vermiyorsun.

Konoli: Ama efendim, adamlar hiç Jedi gibi değiller ki. Yaşlı bir adamla yeşil bir cüce dükkân açmışlar. Nereden bileyim, ben onların Jedi olduklarını? Kendi hallerinde insanlar…

Darth Vader: Olamaz. Yoda da burada!

Palpatin: Bu lokanta hemen kapatılacak! Obi-Wan ve Yoda yakalanıp bize teslim edilecek, anladın mı Konoli?

Konoli: Ama efendim… Kendileri, halkımız tarafından çok sevilen kişilikler. Yakalarsak halkın büyük tepkisiyle karşılaşmış olmaz mıyız?

Darth Vader: Bu adamlar, galaksilerarası suçlular! Yıllardır onları arıyoruz.

Konoli: Ama efendim…

Palpatin: Aması falan yok! Şimdi gezegenden tüm çıkışları yasakla! Silahlı adam gönder lokantaya ve hemen Yoda ve Obi-Wan’ı burada istiyorum hemen!!!

LOKANTA

Lokantada müşteri sayısı azalmış, sadece birkaç müşteri kalmıştır. Yoda hararetli bir şekilde bir şeyler aramaktadır.

Yoda: Obi-Wan ışın kılıcımı gördün mü?

Obi-Wan: Yok usta, görmedim.

Yoda: Yalan söyleme! Sakladın di mi kılıcımı?

Obi-Wan: Yok usta! Neden saklayayım?

Ayhan Skywalker, elinde ışın kılıcıyla yanlarına gelir…

Ayhan: Efendim, bunu mu arıyordunuz?

Obi-Wan: Nerden buldun lan bunu?

Ayhan: Etlerin arasında…

Obi-Wan: Hay Allah, canını almasın emi!

Yoda: Aferin, Ayhan. Al, bu kılıç senindir artık. Sen çok büyük bir Jedi olacaksın.

Ayhan: Anlamadım efendim. Ben Jedi mı olacağım şimdi?

Obi-Wan: Ne Jedi’ı lan? Git bulaşıkları yıka!

Yoda: Bu çocuk kurtaracak galaksiyi! Obi-Wan yeniden cumhuriyet gelecek, dertler bitecek.

Obi-Wan: Of hocam! Ne yapacaksın cumhuriyeti falan? Bak ne güzel geçinip gidiyoruz.

Ayhan: Usta ben hiçbir şey anlamadım.

Obi-Wan: Anlamak için de çaba gösterme zaten, git bulaşıkları yıka, hadi!

Yoda: Bu çocuğa böyle davranma, seçilmiş kişi bu.

Obi-Wan: Bu salak mı kurtaracak galaksiyi? Anakin için de aynı şeyi dedin, bak adam gitti, galaksiyi yok etti!

Bu sırada lokantanın önüne, bir sürü İmparatorluk askeri gelmiştir, Ayhan ise lokantanın camlarını silmektedir, Yoda’nın verdiği ışın kılıcı da belinde.

Ayhan: Buyurun efendim, hoş geldiniz. Bir sorun mu vardı?

Yüksek Rütbeli Asker: Çocuklar dükkânda kim var, kim yoksa gidip tutuklayın!

Ayhan elindeki bezi yere atar, sinirli bir şekilde.

Ayhan: Durun bakalım, ne yapıyorsunuz? Öyle kolay mı dükkân kapatmak? Gerekçeniz nedir?

Y. R. A: Sağlıksız koşullarda yemek yapmak…
Ayhan: Sağlıksız koşullar mı ?

Y. R. A: Şaka la şaka! Sizler galaksinin aradığı suçlularsınız! Şimdi teslim olun ve bize zorluk çıkartmayın!

İmparatorluk askerleri silahlarını çekip içeri girmek isterler. Ayhan ışın kılıcını çıkarır.

Y. R. A: Genç, indir o kılıcı! Bak biz rakamsal olarak üstünüz, seni öldürürüz, delilik yapma!

Ayhan: Kapa lan çeneni!

Y. R. A: Benden günah gitti, öldürün şu salağı!

Ayhan iki askeri ışın kılıcıyla keser.

Y. R. A: (Tırsmış bir vaziyette)Genç bunlara hiç gerek yok, indir şu kılıcı!

Bu sırada Obi Wan gelir.

Obi-Wan: Ne oluyor burada?

Y. R. A: Obi-Wan!

Askerler toplu bir şekilde: Obi-Wan!

Obi-Wan: Evet, benim. Ne oldu?

Tam bu sırada, Konoli hologram ile görünür.

Konoli: Durum nedir? Çocuklar, yakaladınız mı Jediları?

Y. R. A: Efendim, bitmek üzere bir saniye müsaade ederseniz.

Obi-Wan: Başkanım neler oluyor? Nedir suçumuz?

Konoli: Kapa çeneni, pis Jedi! Yakalayın, bu galaksilerarası suçluları!

Obi-Wan sinirlenir ve ışın kılıcıyla hepsini doğrar, sonra sinirle Ayhan’a döner.

Obi-Wan: Çabuk hazırlanın, gidiyoruz buradan!

BELEDİYE KONAĞI

Konoli bağlantı kesilince küplere biner, tam bu sırada Pala Palpatin ve Darth Vader gelir.

Palpatin: Nedir son durum, Konoli?

Konoli: (Korkarak) Efendim, elimizden kaçtılar. Daha çok askere ihtiyacımız var.

Vader: Yazıklar olsun sana, Konoli! Adamları bir türlü yakalayamadın!

Konoli: Ama efendim, onlar Jedi…

Vader: Kes sesini! Çabuk her tarafa asker yolla! Onların kaçmasına izin veremeyiz.

LOKANTA

Obi-Wan: (panik halde)Usta artık burada duramayız, kaçmalıyız.

Yoda: Evet!

Obi-Wan: Spock, Kirk, siz hemen bir gemi bulun, çabuk!

Ayhan: Efendim, benim tanıdığım çok iyi bir taksi-dolmuşçu var. Onunla irtibata geçeyim, isterseniz. Onun gemisiyle kaçabiliriz.

Obi-Wan: Tamam, o zaman! Git, onu bul, gel! Biz de eşyalarımızı toplayalım.

Ayhan hızlı bir şekilde dükkândan çıkar. Yoda arkasından umutlu bir şekilde bakar.

Yoda: Gördün mü çocuğun neler yaptığını? Bu çocuğu al ve eğit, Obi Wan.

Obi-Wan: Peki usta, zaten pek fazla seçeneğimiz yok. Of be! Yine en başa döndük. Kaçma-kovalama, ne bitmez çilem varmış?

Yoda: İsyan etme Obi-Wan! Ancak bu çocuk alt edebilir, Vader ve Pala’yı!

Obi-Wan: Yok usta, onlar benim hakkım. Kimseye yedirmem.

Yoda: Okuyucu öyle ister, Obi-Wan.

Obi-Wan: Ben reyting kaygılı adam öldürülmesine karşıyım, usta! Bırak, bu işi ben yapacağım.

Ayhan Skywalker, telaşlı bir şekilde gelir.

Ayhan: Usta, arkadaşımla konuştum. Bizi uygun bir fiyata Gundera gezegenine götüreceğini söyledi. İlerideki kaçak istasyonda bizi bekliyor. Acele edelim hadi!

15 DAKİKA SONRA İSTASYON

Taksici gemisini silmektedir. Ayhan, taksiciyi tanıştırır.

Ayhan: Bu benim yakın arkadaşım, galaksinin en kral şoförü Han Solo.

Obi-Wan: Han Solo mu? O ne biçim isim lan?

H. Solo: İsmim yiğit, cesur, yakışıklı demek…

Obi-Wan: Tamam, kısa kes lan şovunu! Kaça götürüyorsun bizi Gundera’ya?

H.Solo: 15.000 cumhuriyet dinarına

Obi-Wan: Oha! Gündüz açarsan, kaça yaparsın?

H. Solo: Abi, gece-gündüz olmaz, uzayda. Ben sana en kral rakamı söyledim.

Yoda: Tamam, kabul ediyoruz. Hadi çıkalım şu cehennemden.

Hepsi gemiye binerler. Han Solo, onları gizli yoldan uzaya çıkartır.

H. Solo: Beyler, bu gideceğimiz Gundera var ya, galaksinin en kral mekanı.

Ayhan: Nasıl yani?

H. Solo: Sen bakirdin di mi Ayhan? Oğlum, seni çıplaklar gezegenine götürüyorum. Milli olacaksın, milliiii!

Obi-Wan: Hay Allah’ım, sen sabır ver!

---I. BÖLÜMÜN SONU---

Can Öktemer

25 Mart 2011 Cuma

Topik deyince akla…

Topik deyince akla ne gelir? Öncelikle Ermeni gelir… İlk cevap bu olmasına rağmen, biz bu cevabı şimdilik es geçip topik nedir ona gelelim. Öncelikle İstanbullu Ermenilerin yaptığı bir mezedir... Fakat zamanla bir İstanbul mezesi olma yolunda ilerlemektedir. Yiyince içinde ne olduğu tam da anlaşılamayan, bu yüzden de yiyende bir merak uyandıran, aynı zamanda da yiyeni kendine hayran bırakan bir mezedir topik…

Kim bulmuştur, ne kadar zamandır vardır, pek bilinmez ama 19. yüzyılda Mehmed Kâmil tarafından kaleme alınan Melceü't - Tabbahin [Aşçıların Sığınağı] adlı, basılı ilk Osmanlı yemek kitabı olduğu bilinen kitapta da tarifi mevcuttur.

Buradan da anlaşılacağı üzere tarihi eskidir. Tanınması ise, İstanbul’dan göç eden Ermenilerin, gittikleri yerde yaşattıkları bir gelenek olmasından ötürü sınırları aşmasından kaynaklanır. Genellikle özel günlerde her evde yapılır. Özellikle de Yılbaşı, Noel ve Paskalya topiksiz olmaz... Meyhanelerde de pek rastlanan bir meze olmamıştır topik.

Sezen Aksu’nun seslendirdiği, Meral Okay’ın sözlerinin, aslen Diyarbakırlı olan, bugün Amerika’da yaşayan müzisyen Onnik Dinkjian’ın oğlu Ara Dinkjian’ın bestesiyle buluştuğu Yine mi Çiçek şarkısında rastlarız bir adet topiğe… Rumlardan “kurtulduktan” sonra Kurtuluş adını alan Şişli’deki Tatavla semtinden bulunan Despina Meyhanesi’ndedir bu topik:

Kur masayı Madam Despina
Kirli beyaz muşamba örtüleri ser
Çek sediri asmanın altına
Yanında bir ince Müzeyyen abla

Yine mi güzeliz, yine mi çiçek?
Hamdolsun
Taze mi bitti topik
Canın sağolsun
Amanın yine mi güzeliz, yine mi çiçek?
Hamdolsun
Altınbaş kadehe yağ gibi dolsun


Gelelim topik deyince akla ilk gelen ‘Ermeni’ cevabına… Ermeniler yemeklerinin (yemeğin milleti olur mu ki? Bu soruyu da cevaplayalım sonra) tanınmasını, sevilmesini elbette isterler, bundan da büyük mutluluk duyarlar. Genelde yemeyi ve yedirmeyi çok severler (severiz) çünkü... Ama en büyük sorun tüm halkın sadece bir yemeğe, genellikle de bir mezeye, hatta genellikle topiğe indirgenmesidir. Ermenilerle ilgili ilk bilinmesi/tanınması gereken şey takdir edersiniz ki topik değildir. Çok can sıkıcı ve Ermeniler tarafından tabii ki kabul görmeyen bir durumdur bu… Bu ruh halini Aret Gıcır, Aras Yayıncılık’tan çıkan ve kitaba da adını veren karikatüründe çok iyi anlatır.


Peki, yemeğin milleti olur mu? Ben yemeklerin bir milleti olmasından çok yöresi olduğunu düşünenlerdenim. İlk başta elbette ki bir millete ait olabilir. Tıpkı topik gibi… Fakat zamanla milletten çıkıp, o yöreye mal olur/olabilir. Aynı coğrafyada yaşayan halkların, yörelere göre mutfakları oldukça büyük benzerlikler gösterir zaten. Bir içli köfteyi bir Arap’ın, bir Ermeni’nin veya bir Süryani’nin elinden yiyebilirsiniz. Hepsi de Mardinli ise mesela, arasında çok büyük lezzet farklılıkları olabileceğini sanmam.

O yüzden de milletler üzerinden yemek kavgaları bana hep çok gülünç gelmiştir. Özellikle Türkiye ve Yunanistan arasında sıkça yaşanır bu kavgalar… Son zamanlarda, mizah anlayışını çok beğendiğimiz Zaytung da bu konuya güzel bir eleştiri getirmiştir: “Baklava, Kemençe, Karagöz-Hacivat Derken Yanlışlıkla "Ermeni Soykırımı"na da Sahip Çıkan Yunanistan, Amerika'da Lobi Faaliyetlerine Başladı”

Topik üzerinden bu kadar laf etmişken, tarifini vermemek olmaz. Tarifi de işin ustalarından almak lâzım, benim en iyi bildiğim usta Sofranız Şen Olsun adlı yemek-anı kitabının yazarı Takuhi Tovmasyan’dır, tarifi vermesi için sözü onu bırakıyorum:


“Gün evvelinden ısıtılmış yedi yüz elli gram nohudu iyice haşlar, süzer, üzerindeki zarı çıkardıktan sonra ezeriz. Dört-beş patatesi kabuklarıyla haşlar, ayıklar, ezer ve nohuda karıştırırız. Bu karışıma bir tatlı kaşığı tuz, bir tatlı kaşığı toz şeker, bir tatlı kaşığı tarçın ve bir çay bardağı tahin ilave eder, iyice yoğururuz. Böylece topiğin dışı hazırlanır. Gelelim içine. Üç kilo soğanı piyazlık doğrar, bir tatlı kaşığı tuz ile kısık ateşte ara sıra karıştırarak iyice pişiririz. Pişen soğan, doğradığımız soğanın üçte biri kadar kalır. Suyunu çeken, hatta biraz da dibini tutan soğana, önceden ayıklayıp ıslattığımız ellişer gram dolmalık üzüm ve çamfıstığını ilave ederiz. Dört tatlı kaşığı tarçın, iki tatlı kaşığı yenibahar, bir buçuk iki tatlı kaşığı karabiber, iki tatlı kaşığı toz şeker katarak iyice karıştırır ve soğumaya bırakırız. İyice soğuyan soğana yarım kilo tahin ilave eder, bir güzel karıştırırız. Mendil büyüklüğünde on-on iki streç naylon hazırlarız. Nohut ezmesini ve iç malzemeli göz kararıyla bir o kadar parçaya böleriz. Her bir strecin üstüne bir bölüm nohut ezmesini portakal kabuğu kalınlığında yayarız. Bir bölüm iç malzemeyi, yaydığımız nohut ezmesinin tam ortasına top gibi bırakırız. Strecin de yardımıyla dört ucunu birleştirerek yuvarlak bohçalar yaparız. Bir gün buzdolabında beklettikten sonra strecinden çıkardığımız topikleri meze tabağına yerleştirir bıçakla dörde böleriz. Üzerine iki tatlı kaşığı limon suyu ve zeytinyağı döküp bir fiske de tarçın serptik mi topik yenmeye hazır demektir.” (Takuhi Tovmasyan, Sofranız Şen Olsun, Aras Yayıncılık.)


Takuhi Tovmasyan’ın kitabı için:

Tamar Nalcı

24 Mart 2011 Perşembe

Bana Bir Porsiyon Radyoaktif Atık Lütfen!

Bu yazının yazılmaya başladığı zamanda, Fukushima’nın 2 no’lu reaktörünün nükleer atık havuzu, söndürme çalışmalarının sebep olduğu buhar yüzünden ısınmaya başlamıştı ve bu tehlike karşısında panik giderek artıyordu. Aynı zamanda, Fukushima’nın çevresinde, bilim insanları bitkilerdeki radyasyon oranı ölçmekteydiler. Esasında, ölçmekten fazlasını yapıyorlar; zira açıklanmayan bir miktarda radyasyon tespit edildi. Bu yüzden, bu dozajın uzun dönemdeki etkisi üzerinde çalışıyorlar demek, daha doğru. Bu haberi alan çiftçilerin çoğu da, ektikleri bitkileri yok etmekle meşgul, fakat yöntem henüz belirlenemiyor. Çünkü gömmek veya yakmak, radyasyon yayılmasının önüne geçemiyor. Yapılması gereken, aynı nükleer reaktör çekirdeğine, eğer reaksiyon kontrol altına alınabilirse yapılacağı gibi beton dökerek gömmek. Gerçi bu da sonucu ispatlanmış bir çözüm değil, çünkü nükleer atığın gömüldükten sonra bir probleme yol açıp açmadığı da bilinmiyor.

Tabii ki bu konu hakkında, uzmanların bildikleri hususlar da mevcut. Misal, nükleer enerjinin, 1952’den bu yana olan kazaların (accident) veya vakaların (incident) yılda en az 330 milyon $ olmak üzere 20 milyar $ sadece ekonomik zarara sebebiyet verdiği bilinen bir gerçek. Veyahut sonrasında nükleer kaza olmamış gibi gösterilen Çernobil felaketinden sonra resmi kayıtlara geçmiş tam 57 kaza olduğu da bilinenler arasında... Rakamlar üzerinden devam edelim, şu anda Japonya’nın sadece temizleme işlemlerine harcaması gereken para 2 milyar $’a ulaştı ki ticari kaybı buna dâhil değil.

Bunlar kaza riskinin sadece (!) 10-5 olduğu söylenen nükleer reaktörlerin sebep oldukları… Görüldüğü gibi, sadece ekonomik olarak mal olabilecekleri bir tüp gazdan çok daha fazla… Bunların dışında ise kazaların sebep olduğu göç sayısı yaklaşık bir milyon insana ulaştı veya New York’un yakınındaki Indian Point Nükleer Santrali’ne 11 Eylül’ün orijinal planında var olan saldırı gerçekleşseydi, 6 saat içinde ortaya çıkacak ölü sayısı 45,000 olacaktı diye listeyi uzatmak mümkün.

Bunları tartışırken, işin öbür yönüne yani tüketim tarafına da bakmak gerekiyor. Yönetimlere nükleer konusunda bu kadar ısrarlı olma cüretini veren bir yandan da hiç durulmadan artan enerji ihtiyacı… Bunu sadece elektrik üretimine indirgesek bile artan nüfus ve dolayısıyla konut ihtiyacı ve gelişen teknoloji ve teknolojiye karşı artan bağımlılık, üretimi arttırmanın yollarını bulma ihtiyacını sürekli tetikliyor. Buna cevap olarak ortaya çıkan sürdürülebilir enerji politikaları da talebin ve tüketimin azaltılmasını şart koşuyor. Örneğin, Türkiye’nin 2020’ye kadar elektrik ihtiyacının %160 artması bekleniyor. Yani bir yandan, nükleer felakete üzülüp “Nükleere Hayır!” diye bağırırken, diğer yanda da hükümetlerin gözü kara bir biçimde bu enerji tarzını savunmasını engellemek için yöntemler üretmek ve talebin azalması yönünde çareler aramak gerekir. Zira yerküre artık bize tahammül edemeyeceği noktaya gelmek üzere ve özellikle Sanayi Devrimi’nden bu yana devam eden tecavüze karşı, pek de sessiz olmayacak biçimde intihar edecek.


Bütün bunların sonucunda, Japonya’da 150 bin insan evine geri dönmeye korkuyor. 50 kişi ömürlerinin bir yıl içerisinde sonlanmasına razı oldu. İnsanlar, “Bana bir porsiyon radyoaktif atık lütfen!” diyemeyecekleri için gıdalar imha ediliyor ve kıtlık tehlikesi baş gösteriyor. Radyasyonun Tokyo içme suyuna karıştığı bile iddia ediliyor. Bu haberleri okudukça, aklıma nükleer atığı kaşıkla yiyebilen Homer Simpson geliyor. Ama eminim, o bile, olası tam kaza (nükleer reaktör çekirdeğinin tamamının havayla teması)  halinde 100 bin insanın 6 hafta içinde öleceği, 450 bin insanın kısır kalacağı, 100 bin çocuğun zihinsel engelli doğacağı ve 300 bin kanser vakasını tetikleyecek bir enerji türüne bile bile “Evet!” demezdi.

Emre Can Dağlıoğlu

21 Mart 2011 Pazartesi

Araplardan ne istiyorsunuz?


Herhangi bir arama motoruna girip “Arap, Koton, yüzde 25” sözcüklerini yazmanız yeterli olacak. Karşınıza bu haber metni çıkacak: http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/17321309.asp. İki sayfa boyunca göreceğiniz her internet sitesinde aynı haber… Metin aynı ve Hürriyet’ten Meltem Kara imzalı… Gazetenin Hürriyet olmasına hiç şaşırmamak lazım ama bu kadar sitenin bu haber dilinde hiç beis görmeden aynen yayınlaması şaşırtıcı sayılabilir. Hele ki adamın etnisitesinin yaptığı alışveriş miktarıyla ne alakası var diye sormak da en doğal hakkım ama ülkenin bilinç dışındaki Araplara karşı olan ayrımcılığı düşününce çok da garipsenecek bir durum değil. “Ülke” diyerek kapsayıcı davranmakta fayda var çünkü bu konuda en duyarlı bildiğimiz insanların bile düştükleri bir çukur bu veya Osmanlı’nın son döneminden kalan bir miras da diyebiliriz. Zira hikâyemizi ta oraya kadar dayandırabiliriz:

İmparatorluk bu ya, büyük ticari merkezlere sahip… Koca cihan padişahı İstanbul’da yaşar. Zenginler de çevresinde tabii… Kendi işlerini kendileri yapacak değiller, yardımcılara ihtiyaçları var. Yardımcılar da çevreden gelir payitahta. Şimal’de Polonya, Rusya ve Çerkesistan, Cenup’ta ise Mısır’dan gelir yardımcılar. Mısır’dan geldikleri için kölelerin hepsine etnik ayrım yapmadan Arap (siyahlar dâhil) deniyor. Anadolu’nun Araplarla yoğun olarak tanışması bu yolla oluyor. Saraya veya zengin ailelerin yanına da, Müslüman oldukları için daha bir güvenilerek alınan Arapların (veya siyahların) kaderinde bu topraklarda da kölelik var esasında.

Sonrasında, kendi Şark’ına pek de dönüp bakmayan İmparatorluk, modernizasyon sürecine girerek, Batı’ya benzemeye ve benzediğini ispata çalıştığı sırada, bu Şark’ı kendisinin ötekisi olarak konumluyor. Pek de dönüp bakmadı dedik ya, gerçekten de 19. yüzyıla kadar pek de yatırım yapılmayan Şark’a, artık özel eğitim almış valiler atanmaya başlıyor. Limanlar, vilayet konakları, yollar yaptırılıyor. Medeniyet götürülüyor, bu “bedeviyet” içinde yaşayan yabanilere. Kendi dinleri bile İstanbul merkezinde öğretilmeye çalışılıyor. Hatta o kadar ki Kuran dahi yeniden bastırılıp gönderiliyor ama daha büyükçe harflerle. Cahildirler, okuyamazlar küçük harfleri…

Gel zaman git zaman, yönetimi İttihatçılar ele geçirir. Meşrutiyet’in ilanıyla mecliste önemli ölçüde yer bulmuş olan Araplar, artık imparatorluğun elinde kalan topraklar içinde en büyük yüzölçümüne ait coğrafyaya sahiptirler. Osmanlıcılığın en büyük dayanağı onlar olarak kabul edilir ama beklenen gerçekleşmez. Ne Araplar gönüllüdür artık İmparatorluğun etki sahasında yaşamaya, ne de İmparatorluğun başındakiler farklı bir etnik kökene… Hatta kendi aralarındaki mektuplarda, Araplardan, “Türk milletinin kara köpekleri” diye bahsederler.

Cihan Harbi gelir çatar, büyük bir günah işlenir bu topraklarda. O sırada, Arap yarımadasında da bir isyan patlar ve Vahabiler, Osmanlı’yla değil, Birleşik Krallık’la birlikte savaşmaya karar verirler. Yükselen Arap milliyetçiliğine rağmen, büyük bir isyan olmaz ve Araplar toplu olarak Osmanlı’ya karşı çıkmazlar ama kayıtlara “sırtımızdan bıçaklayan hainler” olarak geçerler. Gerçi esas mevzu, isyan olup olmaması değil, Arapların, “Türk milleti”ne köleliği layıkıyla yerine getirip onun yanında yer almamasıdır. Resmi tarih yazar, “Halife cihat ilan etti, icazet etmediler”. Kimsenin aklına “Hangi halife?” diye sormak gelmez. Zira coğrafyadaki tek halife İstanbul’da değildir.

Cumhuriyet ilan edilmiş ve yeni bir devlet kurulmuştur. Araplar yoktur artık egemenlik sahasında. Gerçi Türk’ten başka kimse yoktur ya neyse. Osmanlı’yı da yaşamış insanların romanlarındaki Arap Bacı’dır artık hayatımızdaki tek Arap. Tabii bir de Ahmet Haşim… Yoksa Yahya Kemal’in tabiriyle “Bağdatlı fellah”, Nazım Hikmet'e göre, "Atlas yakalı sarhoş sofralarında Bağdatlı bir dilenci", "sarhoş sofralarında Arabistan fıstığı satan", "Bağdadi şaklaban", "kendi kafatasından hurma rakısı sunan adam" ya da Peyami Safa’nın kelimeleriyle “korkak Arap” mı desem?

Bir de deyimler vardır. Araplığı aptallıkla bağdaştıranı mı isterseniz, görgüsüzlükle mi? Yoksa istenmemelerinden ve karmaşık işlerle bir tutulmalarından mı? Seçin, beğenin, alın bence: “Anladımsa Arap olayım”, “Arap gibi olmak”, “Arap’ın yalellisi gibi”, “Arap olayım”, “Arap uyandı”, “Arap’ın gözü açıldı”, “Arapsaçı gibi”, “Bok yemenin Arapçası”, “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın zekeri”, “Arap yağı bol buldu mu, kıçına sürermiş”…

80’lere geliriz artık, Araplar hayatımızda daha çok yer almaya başlarlar. Körfez Arapları 70’lerdeki petrol krizinden sonra zenginleşmeye, Türkiye’de dışa açılmaya başlamıştır. Tatil ve yatırım fırsatları artar. Ama biraz önce köle olan Arap kim oluyor da gelip burada yatırım yapıyor? Komedinin gözde nesnesi olup çıkarlar. Zeki-Metin’den Kemal Sunal filmlerine kadar hâlâ devam eden bir furya başlar. Artık Arap, şeyh kıyafetiyle, bol paralı, “kadın” düşkünü, kıskanç, hilekâr veya hemen soyulabilecek kadar saf, çok kadınla evlilik yapmış ve çok çocuklu bir figürdür. Kadın figürü de daima kapalı ama gençse “cilveli”dir. Figürler o kadar tek tiptir ki ülkeleri de sanki hepsi aynı yerdenmiş gibi tekleşir. Suudi Arabistanlı bir Vahabi ile Lübnanlı bir Marunî arasında hiçbir fark yokmuş gibi hepsi aynı Araptır. Bu tek tipleşmenin yanı sıra, bu figürler aynı zamanda muğlâklaşır. Tüm kültür nerede olduğu belirli olmayan bir ülkeye sıkıştırılır ve bu belirsizlik onu masallaştırır, mistik hale getirir. Aynı zamanda tekleşen kültürün, kadın bedeni üzerinden hem “geri” olduğu vurgulanır, hem de gizemli olana karşı arzu ve dolayısıyla onu yönetme güdüsü açığa çıkar.

Artık yıl 2011 ama değişen pek bir şey yok. Araplar hâlâ tek tip, şehvet düşkünü, pis ve görgüsüz… Ar duygusundan yoksun bir biçimde sürekli aşağılanıyorlar. Entelektüellerimiz bile, ilgi alanına, devrimler ve başkaldırılarla giren Arapları, Türkiye’de hâlâ yok sayıyor. Anadilde eğitim hakkı ve azınlık sorunları konuşulurken ve hatta “Dünya Anadil Günü” kutlanırken bile bu ülkede yaşayan yaklaşık 1,5 milyon kişiye itibar edilmiyor. Tarih boyunca performe edilen Oryantalizmin en bayağı örneği, bu yazının çıkış noktası olan haberdeki gibi rahatça sergileniyor. İnsanın aklına ise şu soru geliyor: Araplardan ne istiyorsunuz?

Emre Can Dağlıoğlu

Halı Sahadaki Ölü (I)

Büromdaki telefon bu sefer her zamankinden farklı olarak,  daha ısrarlı çalıyordu.  Genelde ilk çalan telefonu asla açmam, bir iki kez daha ısrarlı çalmaya devam ederse açabilirim; galiba bu mesleki bir   hastalık.  Bugünkü telefona da aynı muameleyi uyguladım, telefonu, bir iki kez ısrarlı şekilde çalınca açtım.  Bu kadar ısrarlı arayan yardımcım Hayri'ydi. “Efendim Hayri, ne oldu ?” dedim.  Hayri benim sakin ses tonumun aksine  son derece hararetli bir şekilde, “Komiserim, …’daki halı sahada cinayet işlenmiş” diyerek bütün günümün içine sıçtı. Oysa ben bugünü peynirli poğaça ve çay içerek geçirmek istiyordum, lanet olsun! Bir an dinleneyim dedim, hemen bir cinayet işlendi. Bu şehrin adam olması için illa ben mi lazımım canım? Hayri'nin cinayet mahalline bensiz gitmesi beni kızdırmıştı, başladım Hayri'yi fırçalamaya:

- Ulan Hayri! Benim yerimde gözün mü var? Neden bana haber verilmiyor? Gizli gizli cinayet peşinde koşuyorsun. Yakarım seni! Trafik polisi yaparım haddini bil!

- Komiserim, haberi sabaha karşı beş gibi aldık, hemen sizi aradım fakat telefonunuz kapalıydı, sizi uyandırmaya kıyamadım, doğal olarak.

- Ulan Hayri böyle bahane olur mu hiç, salak mısın sen? Neyse adresi ver de geleyim.

Genelde hep böyle olur. Tuvalette, büyük bir derbi maçında veya sevişirken kısacası kendinize ayırdığınız zamanlar,  biri kanlı cinayetlere kurban gider. Ben, o izlediğiniz ve fazla abartılı bulduğunuz Amerikan filmlerini birebir yaşıyorum yaklaşık 15 senedir. O filmlerden tek farkım, uzun sarı pardösümün olmaması. Meslekte ilk yıllarımda denemiştim o tip pardösüleri; fakat sonradan çok rahatsız geldiler. Bende eski tip deri ceket, kot veya kumaş pantolon olayına döndüm. Vallahi çok eski moda fakat rahat.

Her neyse atladım arabama. Ha bu arada, arabam eski tip Amerikan arabalarından değil, ben sizin bildiğiniz cinayet masası dedektiflerine hiç benzemiyorum. Onlarla tek ortak yanım, ben size bunları anlatırken fonda çalan saksafonlu klasik caz müzik. Bütün o klişelerden vazgeçtim, bir tek bundan vazgeçemedim. Arabam da Renault Megane Diesel. Elimde artık bitmesi farz olan peynirli poğaçam ve  açık radyom, cinayet mahaline geldim. Hayri korkarak yaklaşıyordu bana. Hiç istifimi bozmadan:

- Anlatın bakalım başkomiser Hayri Bey!

- Estağfurullah komiserim, ne başkomiserliği siz varken burada? Cinayet şöyle olmuş efendim: Katil, maktulün boğazına sokmuş bıçağı, sokmuş bıçağı… Herifin boğazı delik deşik…

Hayri'yi susturdum, midem bulanmıştı. Az önce yediğim peynirli poğaçanın tadı kaçmış, yine kan tadı gelmişti. Hemen görgü tanıklarını çağırttırdım, Hayri koşarak görgü tanığını getirmeye gitti. Ben etrafa bakıyordum, cinayet halı sahanın soyunma odasında olmuştu. Cinayete kurban giden zat, dün halı sahada mücadele eden bir takımın oyuncusu… Ama neden öldürülmüştü? Dur bakalım işler yaver giderse akşama kadar cinayeti çözer, akşam yemeğini sevgili karımın yapacağı yemekleri yiyerek geçirirdim. Evet, bir klişe daha yıkıldı. Bir kere yalnız değildim, sonra karım ve çocuklarım cinayete kurban gitmemişlerdi, yalnızlıktan kafayı iyice sıyırıp genelde Rum kadınların işlettiği meyhanelere uğramıyorum. Mutluyum, evliyim, çocukluyum; ayrıca ölümcül bir düşmanım yok olsa bile ağzını yüzünü kırarım onun. Kısa bir süre sonra, Hayri, yanında görgü tanığıyla geldi. Görgü tanığı dediğim de salağın önde gideni… Neyi görecek de tanıklık edecek? Şunun tipine bak, mal! “Adın ne delikanlı?” dedim.  “Adım Görevli” dedi salak halı saha görevlisi. “Lan, sen benimle alay mı geçiyorsun? (Evet, Türkçe hatası yaptım. Sinirlendiğim zaman genelde güzel Türkçemizi bozarım) Söyle adını hemen! 11 saat içinde çözmem gereken bir cinayet var” diye çıkıştım.  “Abi vallahi adım Görevli” diye ısrarla cevap veriyordu. Bu salağa daha fazla katlanamayacaktım, hemen konuya girdim:

- Cinayet hakkında bildiklerini anlat!

- Şimdi komiserim cinayet saatinde, dün burada oynanan maçı izliyordum. Maç bitti, topu falan topladım depoya geçtim. Topu falan oraya koydum sonra topları saydım hepsi tam mı diye. Sonra yarın gelecek topların dökümünü yaptım sonra top…

- Yahu ne salak adamsın! Bırak şu topu. Bir iz, ne bileyim bir ses, herhangi bir şey duymadın mı?

- Kusura bakma abi, ilk defa bir cinayet soruşturması yapılıyor bana. Heyecanlandım bir anda. Vallahi aslında bir ses duydum, dün buraya maç yapmaya gelenler, bu halı sahanın gediklileri. Her hafta sonu gelip burada büyük iddialara maç yaparlar, baklava, bira, zaman zaman da Rus'una… Birkaç kez beni de davet ettiler, sağ olsunlar. Sonra şimdi ben topları topluyordum, soyunma odasından “YENDİK, ŞİŞİRDİK, DOLMA YAPTIK, YEDİRDİK” diye bağırılıyordu. Sonra ses kesildi. Ben depodan çıktım, maçı yapanlar da çıktılar. Ben etrafı toplayayım, hem de soyunma odasını temizleyeyim diye arkalarından girdim. Bir baktım ki, içeride bir ölü var. Birkaç kez daha ölü olup olmadığını kontrol etmek istedim ama ölünün nasıl ölü olduğunu bulamamıştım. Ben en iyisi hem ambulans hem de polis çağırıyım dedim.

Gerçekten de salak bu herif! Salaklığa ve salaklar tarafından kurulan hiçbir cümleye tahammülüm olmadığı için lafını memnuniyetle kestim: "Bana bak delikanlı! Şimdi bana bu takımların oyuncularının isimlerini, senden başka bu halı sahaya bakan varsa onların  ve buradaki herkesin adlarını güzelce listelenmiş bir şekilde istiyorum. Hem de en kısa zamanda! Bu da tahminimce yarım saat-bir saat arası olabilir.” Görevli, Allah'ın ona verdiği zekayla bana baktı ve kendisinden hiçbir şekilde beklenmeyecek şekilde yüksek zekalı bir cümle kurdu: "Tabii ki efendim, takım oyuncuların listesini çıkartmak biraz zaman alır; fakat bu halı sahaya bakan sadece ben olduğum için beni istediğiniz zaman sorguya çekebilirsiniz." Görevli’yle olan sohbetimi bitirip Hayri'nin yanına döndüm. Hayri  ipucu aramayıp cinayet masasının genç ve sevişebilirliği yüksek stajyerlere asılmakla meşgüldü. Hem de o rezalet fiziğine bakmadan… Dilerseniz konudan uzaklaşıp Hayri'nin rezalet vücudunu bir inceleyelim hep beraber:

Adı: Hayri
Soyadı: Şen
Boy:1. 75
Kilo:90
Medeni Hali: İleri derecede abazan
Saçlar ufaktan açılmaya başlamış, ileriki yıllarda kesin ve kesin saç ekim olaylarına girecek. Rezalet bir seçim olarak, kirli sakal… Ulan, patates suratlı ve vücutlusun, ne özenirsin Hollywood starlarına avanak?

- Hayri, ipuçlarından ne haber? Var mı bir şeyler?

- Komiserim, araştırmaya devam ediyoruz. Yakın zamanda çözüme kavuştururum.

- Ne o lan? Kulüp başkanları gibi konuşmaya başladın. Cinayeti çözmem için kalan süre sadece 10 saat. Ve sen beş dakika içinde, bana hemen bir ipucu bulacaksın. Ben de bu süre zarfı içerisinde çay içip poğaçamı yemek istiyorum. Ne de olsa, sen uzun saatlerdir buradasın Hayri. Bulursun bir şeyler!

Hayri'ye bu kadar çok çıkışmam, bende bir suçluluk duygusu yaratsa da, ona böyle bir çıkış lazımdı. Kendine gelmeliydi. Her şeyden önce ben karnımı doyurmalıydım. Hayri, hiç bir zaman bulamayacağı ipuçlarının peşine düşmüşken, ben de bu cinayet üzerine biraz daha yoğunlaşmalıydım. Arabada otururken fonda çalan saksafonlu klasik caz müziğin sesi biraz daha açılmıştı, bu durum benim duruma daha da konsantre olmamı sağlıyordu. Poğaçamdan bir parça ısırdım, ince belli çayımdan ufak bir yudum aldım ve Görevli’nin dediklerini aklımda dolaştırmaya başlamıştım. Ne demişti salak görevli?

1. Birbirlerine rakip iki takım her hafta sonu maç yapıyorlar
2. “Yendik, şişirdik, dolma yaptık, yedirdik”
3. Öldürülen oyuncu kazanan takımda

Bu üç şeyi bir ayara gelince ne çıkıyor, bir bakalım. Maçı kaybetmeyi kaldıramayan bir oyuncu rakip oyuncuyu doğraması ya da kazanan takımda daha fazla ön plana çıkmaya çalışan bir oyuncunun, takım arkadaşını doğraması… En iyisi Görevli’nin getireceği oyuncu listesini beklemekti. Ben, bu bütün karmaşayı çözmeye çalışırken, çayımın ve poğaçamın keyfine de varmaya çalışıyordum ki; cebimden çıkardığım kısa kırmızı Marlboromu içmeye dışarı çıktım. Sigaramı yakar yakmaz, Görevli yanıma geldi, elinde de kâğıtlar: “Komiserim, komiserim istediğiniz oyuncular listesini getirdim.“ Listeyi “Aferin Görevli, ver bakalım şu futbolcu isimlerini” diyerek elinden aldım. Listeye baktım, elimde tam 12 kişilik cinayet zanlısı listesi vardı. İlk sorgulanacakları hemen bulmuştum; takım kaptanları Gökmen ve Ziya. Görevli’ye döndüm, bu iki kaptanın adreslerini aldım. Hayri sapığını telefonla aradım ve ipucu aramayı bırakıp hemen gelmesini emrettim. Atladık arabamıza, saatime baktım kalan süre 9 saatti. Daha hızlanmalıydık ama karnım guruldamaya başlamıştı, şöyle güzel bir İskender kebabı yesek fena mı olurdu yani? Yok, hayır tutmalıydım; gerekirse kraker yemeliydim ama yine de akşam yemeğinde evimde olmalıydım. Ve bu zaafımı da Hayri'ye çaktırmamalıydım. Yolumuzu Susam Sokağı’na doğru çevirmiştik. Susam Sokağı’nda kırtasiyeci Gökmen'in dükkânına doğru yol alıyorduk. Fonda çalan müziğin sesini kıstım ve arabayı dükkânın önüne park ettik, indik. Gökmen dünkü maçın kaybedeniydi ve potansiyel suçluydu. Onu, sorularımla iyi sıkıştırmalıydım ama bir yanda aşırı derecede sigara içme arzum, diğer yanda acıkmış olmam beni çok zorluyordu.  Ne yapacaktım? İşime konsantre olmalıydım, kendime gelmeliydim.

Gökmen'in kırtasiye dükkanına olabildiğimce havalı girmeye çalıştım,  mekanın içine girene kadar çıkarmadığım güneş gözlüklerim, hemen mekana girerken attığım sigaram  içeride tek kişi olmasına rağmen ve Gökmen'in de içeride oturan kişi olduğunu bildiğim halde “Buranın sahibi kim?” dedim. Ben bunları yaparken ortağım Hayri ne yapıyordu? Durun, hiç kendinizi yormayın, ben söyleyeyim. Kocaman bir hiç... Zaten, tövbe estağfurullah, Allah tarafından karizma noksanlığı ile dünyaya yollanmış olan Hayri, cinayet masası dedektifi değil de adres sormaya gelen biri gibi gözüküyordu. Gökmen, benim havalı bir şekilde dükkânına girmeme falan aldırmadı. Gayet rahat bir şekilde ”Buyrun, buranın sahibi benim“ dedi. İlk izlenim açısından noksandım, bunu hemen telafi etmem lazımdı. Son hamleme yani rozetime başvurdum: “Ben cinayet masası dedektiflerinden Şükrü Kılıç… Bu da yardımcım Hayri… Buraya dün işlenen cinayet için geldik.”

Bu lafımın ardından Gökmen bir an için kendine geldi ayağa kalktı. Suçluluk psikolojisi… Bunu hemen kafana not et, Şükrü. Telaşlı telaşlı “Buyrun abi, ne içersiniz? Vallahi Rıza kardeşimi ben çok severdim, eski arkadaşımdı.“ dedi. Ahmet Çakar mantığıyla hareket etmem lazımdı, üst üste sorular sormalıydım.  Gerekirse “Raul adam madam değil” bile deyip bu futbol sevdalısı, potansiyel katili ortaya çıkartmalıydım. Hadi davran Şükrü:

- Rıza neden öldürülmüş olabilir?

- Vallahi abi, Rıza kardeşim, çok cana yakın sevecen bir arkadaştı. Öyle kavga mavga meraklısı değildi. Nasıl oldu ben de anlamadım. Maçtan sonra… Biraz da şansızlıkla maçı onlara verdik.  Hal böyle olunca sinirler gerildi, karşılıklı atışmalar oldu duşta. Sonra ben, affedersiniz, suyu çok severim.  Birkaç saat kaldım suyun altında. İçeriden boğuk boğuk “Yendik, şişirdik, dolma yaptık, yedirdik” diye sesler geldi ama suyun da verdiği gürültüyle başka hiçbir  şey duymadım. Ben dışarıya çıktım, baktım Rıza yerde kanlar içinde yatıyor. Bir üzüldüm, bir üzüldüm anlatamam.

Hayri vurdumduymaz bir tavırla lafa atlar:

- Kaç, kaç yenildiniz?

- 10-4

- Hayri, sırası mı? Ne yapacaksın skoru? Adamlar şansızlıkla yenilmişler baksana. Yalnız 10’a 4 de feci hezimet olmuş.

- Evet, ama rövanşta kevgire çevireceğiz bu adamları. Görürsün.

- Sence kim öldürmüş olabilir Rıza'yı?

- Bence kesin Ziya öldürmüştür.

- Neden Ziya öldürmüş olabilir?

- Nedeni basit abi… Ziya'nın kaptanlığı tehlikede, mahallede herkes Rıza'nın kaptan  olmasını istiyor. Ziya kıskançlıktan öldürmüş olabilir. Ayrıca aramızda kalsın, Rıza'nın, Ziya'nın eşiyle ilişkisi var diye duyduk, günahları boyunlarına.

- Hepsini not et Hayri


- Abi, son kısım kalsaydı. Ne de olsa dedikodu…

- Dedikodular, bizim meslekte büyük ipuçları olabiliyor. Et sen et…

Devamı için tıklayınız.


Can Öktemer

Halı Sahadaki Ölü (II)

Gökmen’in dükkânından çıkıp arabaya doğru yol aldık. Gökmen'in açıklamaları üzerine üst üste iki tane sigara yaktım. Gökmen’i şüpheliler listesinin en başına koydum. Nedenini bilmiyorum, içgüdüsel diyelim. Arabaya bindik, Hayri'ye dönerek “Şöyle güzel bir iskender yesek, fena mı olur?” dedim. “Yiyelim komiserim. Ben de bunu size teklif etmek istiyordum. Zaten karnım gurulduyor kaç saattir.” Diyerek teklifin üstüne atladı. Onu esnaf lokantalarının gereksiz yere sıcak ve gevşek ortamları yerine, doğru dürüst iş yapan bir yere götürdüm: “Şanlı İskender”. Kodamanların ve ünlülerin geldiği bir yerdir. Sürekli takılırım buraya. İskenderleri midemize indirirken, aynı zamanda cinayet hakkında konuşuyorduk. İskenderlerin üstüne birer de künefe yedik ve orta şekerli Türk kahvelerini de midemize indirdik. Ohh canavar… Bu güzel menünün üstüne cinayet yakışmaz ama ne yapacaksın, ekmek parası.

Fonda çalan müziğimin sesini açtım. Ziya kaptanın manav dükkânına geldik. Koltuğu sallanan Ziya kaptan, iddaa oynuyor ve çırağını bunaltıyordu: “Argenitonos-Bohemian Radspody maçı ne olur lan?“ Çırak, “Abi, Bohemian alır maçı, Freedy Mercury sahalara dönüyormuş” diye cevap verdi. Futbol delisi Ziya'nın kaptanlığının neden sarsıldığını, kendisinin dünya futbolundan bir haber olmasından anlamıştım.

- Selamünaleyküm!

- Aleykümselâm!

- Merhaba, ben cinayet masası dedektiflerinden Şükrü Kılıç, bu da ortağım Hayri

- Öyle mi? Hayırdır, öldürülen muzlar için mi geldiniz?

- (Gereksiz yere soğuk espri yaptı, Gökmen'i sil, birinci sıraya Ziya'yı koy.) Umarım bana yaptığınız ilk ve son şaka olur. Zira hiç komik ve ilginç değil. (Bu çıkışım Ziya'yı bozmuştu)

- Ama efendim, ben mahallede çok tutulan bir komedyenim. Ramazan ayında, 6-7 kişiye tek kişilik şov yapmışlığım bile vardır.

- Kısa kes! Dün işlenen cinayet için geldik. Anlat Rıza öldürülürken, ne yapıyordun?

- Amirim, cinayet işlenirken, çıplaktım, duş alıyordum.

- Detaylı anlat ulan! Bu ne böyle?

- Şimdi efendim, dün biz, o Gökmenleri, ayıptır söylemesi, biraz ezdik, şov yaptık. Rıza kardeşim de beş gol birden attı. Bu Gökmen, çok hırslı adamdır. Rıza'ya iki üç defa arkadan daldı dün. Zannedersem Gökmen adisi skoru hazmedemeyip öldürmüş olabilir Rıza'yı.

- Hmm, peki dün soyunma odasında, “Yendik, şişirdik, dolma yaptık, yedirdik” diye bağırmalar olmuş?

- Öyle mi? Bilmiyorum ki amirim duymadım. Sahaya baklava gelmişti, kocaman tepside onu yiyordum, içeri bir girdim Rıza ölmüştü.

- Neliydi baklava?

- Fıstıklı…

- Hayri, bırak ulan baklavayı! Az önce duş alıyordum dedin, şimdi baklava yiyordum diyorsun.

- Amirim, maçtan erken çıktım, baktım fark açıldı, çıktım sahadan. Duşa girdim sonra baklava geldi zaten.

- Pekâlâ, Gökmen, senin için Ziya'nın kaptanlığı tehlikede, Rıza'nın kaptan olmasını isteyenler varmış, sen de bu durumdan hiç memnun değilmişsin, kıskançlıktan öldürmüş olabilirsin dedi.

- Vay adi! Bu çok alçakça ve şerefsizce… Ayrıca Rıza öyle ihtiraslı bir çocuk değildi. Ne kaptanlığı? Herkes burada bana Johann Cruyff gibi saygı duyar.

- İyi bakalım, herhangi bir ters durum olursa, hemen benle irtibata geç tamam mı?

- Emredersiniz!

Ziya da pek ser verip sır vermedi. Saatime baktım, akşam yemeğine az bir süre kalmıştı, tahminen 5 saat. Sürem daralıyor. Cinayeti hemen çözmem lazım. Fakat bu adamlar ya çok iyi rol yapıyorlar ya da cinayeti bunlar işlememiş. Peki, kim olabilir ki katil? Hayri ile bastık geldik, cinayet masamıza. Hemen iki demli çay, bir tane maden suyu sipariş ettim. Yediğim İskender dokunmuş olmalı. Midemi çok yorgun hissediyordum. Topladığım ipuçlarını gözden geçirmeye başladım. Neydi bunlar? Hadi gelin, gözden geçirelim beraber:

1. Rıza'ın, Ziya'ın eşiyle ilişki yaşayabileceği ihtimali
2. Ziya'nın kaptanlık yüzünden geçirdiği kıskançlık krizi
3. Gökmen'in mağlubiyeti hazmedeme durumu

Bu listede, en çok puanı toplayan Ziya oluyor. Demek ki, Ziya Efendi katil! Hmm… Durun bakalım, öyle hemen birine katil damgası vurmayalım. Hayri'ye döndüm. Hayri kocaman bir dondurmayı midesine indiriyordu. “Hayri, bu iş böyle olmayacak. Eski usule dönelim. İyi polis-kötü polis yapalım. Sen o iki kaptanı al, buraya gel. Onları bir de burada sorguya alalım.“ Hayri,“Tamam amirim, dondurmamı bitireyim, hemen gidiyorum” diye saçma bir cevap verdi. “Ulan, ne dondurması! Git, getir, şu iki kaptanı” diye bağrınmak zorunda kaldım.

1 SAAT SONRA

Hayri'yi beklerken, yine karnım kazınmıştı. Masamın çekmecesine zor günler için sakladığım krakerleri çıkardım, onları yemeye başladım. Hava yağmurluydu, camların üstü damla damla olmuştu. Böyle bir atmosfere daha fazla dayanamadım, radyoyu açtım. Off olamaz! O da ne? Mal Waldron… Sanki yağmurlu bir havayı beklemiş gibi piyanosuyla yağmura eşlik ediyordu. Hemen diyafondan çaycıya orta şekerli bir kapuçino yapmasını söyledim. Siparişimden hemen sonra, Hayri iki kaptanla bütün romantizmimi bozarak içeri girdi:
- Amirim, şüphelileri sorgu odasın koyduk sizi bekliyorlar.

- Tamam, Hayri sen oraya git. Ben kapuçinomu alıp geliyorum.

- Hayrola, amirim? Siz içmezdiniz kapocino falan…

- Doğru, Hayri. Ben kapocino içmem, kapuçino içerim. Hadi şimdi aşağıya in! Beni daha da kızdırma!

Hayri çıkarken, çaycı elinde tepsiyle içeri geldi.

- Bu ne lan? Sen bana Türk kahvesi getirmişin.

- Amirim dediğiniz şeyi anlamadım fakat orta şekerli bir şey isteyince Türk kahvesi zannettim.

- Ulan sen beni Memoli mi zannettin, salak çaycı? Ver hadi şu kahveyi.

Elimde Türk kahvesiyle, aşağıya sorgu odasına indim. İki kaptan suratları bembeyaz bir şekilde yerlerinde oturuyorlardı. Hayri beni “Komiserim, bu kopacino da aynı bizim Türk kahvesine benziyor” diyerek karşıladı. “Hayri gayriciddilik yapma bana, tut şu kahveyi”  diye bağırarak, içeri sert bir biçimde girdim. Bizim iki avanak kaptan bir anda irkildi.

- Beyler, eğer çok polisiye film izlediyseniz, iyi polis-kötü polis olayından haberiniz vardır, di mi? Karşınızda sadece kötü polis var beyler. Bana numara yapmayacaksınız. Cinayeti hanginiz işlediyseniz, itiraf edin, beni yormayın. (Yoğun sessizlik)

- Peki, Gökmen sen dışarı çık bakalım. Benim Ziya ile konuşacaklarım var.

Gökmen, istemeyerek dışarı çıktı. Ziya ile baş başa kalmıştım, şimdi onlara kötü polis nasıl oluyormuş göstermem lazımdı. Ziya'nın karşısına son derece sert bir şekilde oturdum.

- Ziya, Gökmen senin için “Rıza'nın katili kesin odur” dedi.

- Vay,  adi adam! Yok, komiserim, öyle bir şey… Ben takım arkadaşıma yamuk yapacak kadar şerefsiz miyim?

- Bilmem valla,  ayrıca Rıza'nın senin karınla ilişki içinde olduğunu, senin de bunu kaldıramayıp onu öldürdüğünü söyledi.

- Yok artık amına koyyim… Bu nasıl bir iftira şeklidir. Rıza ahlaksız bir çocuk değildir. Bunlar Gökmen'in iftiraları kâle almayın bu dürzüyü.

- Sence Gökmen neden böyle bir iftira etmiş olabilir?

- Nedeni çok basit efendim. Rıza'yı kesti biçti kıskançlığından. Biz bunlara halı sahalarda ciddi üstünlük kurduk.  Gökmen bunu kendine yediremiyordu, bir türlü. Özellikle üç sene önce, Rıza'nın aramıza katılmasıyla ezici üstünlüğümüz daha da arttı. Gökmen bunu kaldıramadı, fırsatını bulunca öldürdü Rıza'yı.

- O kadar basit; yani dandik bir futbol maçı yüzünden, Rıza ölmüş diyorsun.

- Evet, Gökmen basit bir adam, cinayeti de basittir onun.

Ziya'nın açıklamalarını fazla duygusal buldum ve doğruluk payı çok düşüktü. Onu odadan çıkarttım. Gökmen'i odaya çağırttım.

- Otur bakalım, Gökmen Bey.

- Amirim, yemin ederim, ben bir şey yapmadım, kesin Ziya öldürmüştür. Katil tipli bir adam, onun doğasında var katillik.

Gökmen'in açıklamaları da, Ziya'nınkiler gibiydi. Duygusal bir saldırı söz konusu idi. Ciddiye alınacak gibi değildi. Kafam karışmıştı kırmızı Marlboro arası verdim. Kendime dumanlı bir hava sahası yaratırsam, belki beynim daha iyi çalışabilirdi. Ofisimde beklemeye koyuldum: Her ne kadar Gökmen ve Ziya'nın açıklamaları beni tatmin etmediyse de, onlar hâlâ potansiyel suçlulardı. Onları, hemen salamazdım. En azından birkaç saat daha nezarethanede oturmaları gerekiyordu. Yağmur dinmiş, yağmurun yağdığına kanıt olarak camdaki damlacıklar kalmıştı. Tam bu dinginlikte kapım hızlı bir şekilde önce vuruldu. Hayri rüzgâr gibi odaya daldı:

- Komiserim! Komiserim! Katil yakalandı.

- Nasıl olur? Ben daha olayı çözmedim ki, yalan haberdir o.

- Amirim, stajyer kız vardı ya, Aslı. O bizden sonra halı sahada kalmış ve Görevli’nin odasından cinayet aletleri çıkmış. Görevli yakalandığını anlayınca kaçmamış cinayeti itiraf etmiş, efendim.

- Neden işlemiş peki cinayeti?

- “Yendik, şişirdik, dolma yaptık, yedirdik” lafına ayar oluyormuş, Görevli. Küçükken hep kızdırırlarmış bu cümleyle. Rıza da maçtan sonra bağıra bağıra bu cümleyi söyleyince, gözü dönmüş çocukluğu aklına gelmiş, doğramış Rıza'yı.

Hay Allah ya! Bu cinayeti benim çözmem lazımdı. Neyse cinayet çözümlendi ya, o da yeter. Akşam yemeğinde evimdeyim. Benim gibi bir efsanenin cinayeti çözememesi, kendimde büyük bir hayal kırıklığı yarattı. En kısa zamanda yeni bir cinayet vakası bulmam ve onu çözmem lazımdı. Kendim için ufak bir değerlendirme yapmam gerekirse, bugünkü başarısızlığımı tamamıyla karnımın aç olmasına ve aklımda  eşimin bana yapacağı yemeğe bağlıyorum. Bu sebeple cinayeti çözememiştim. Aman salla ya! "Hayri, aşağıdaki elemanları sal bakalım, bir de özür dile ve maç yapmak için söz al." emriyle, bir cinayet daha sonlanmıştı. Cinayeti, tecrübesi olmayan bir stajyerin çözmesi beni üzdüyse de, bu durumu sallamadım çünkü birazdan eşimin yaptığı olağanüstü yemekleri yiyecektim. 

--- SON ---


Can Öktemer