16 Aralık 2014 Salı

Behçet Çelik: 'Geleceğin değil şimdinin bile belirsiz olduğu bir zamanda yaşıyoruz'

Behçet Çelik, son dönem Türkiye edebiyatının en önemli yazarlarından biri, kendisini İki Deli Derviş, Yazyalnızı, Herkes Kadar, Düğün Birahanesi, Gün Ortasında Arzu, Dünyanın Uğultusu, Diken Ucu, Sınıfın Yenisi, Soluk Bir An ve Ateşe Atılmış Bir Çiçek kitaplarıyla tanıyoruz. Behçet Çelik,  kitaplarında ağırlıklı olarak kentli, orta sınıfa mensup bireylerin ikilemlerini, ekonomik krizin yaratmış olduğu tahribatları, yalnızlıklarını, aşklarını, hayata karşı tutunma çabalarını, sakin ve etkileyici bir dille anlatıyor.

Behçet Çelik'le ekonomik krizi, orta sınıfın bu kriz karşındaki yaşadığı bunalımları, yalnızlığı, artık aşk hayatımızın şeklini bile belirlemeye başlayan çarpık çalışma hayatını ve son yıllarda sıklıkla işittiğimiz "nostalji" kavramını konuştuk. 


-2009 yılında yayımladığınız, Dünyanın Uğultusu isimli romanınız işsizliği anlatıyor. Halen etkilerini hissettiğimiz ekonomik krizin varlığı sebebiyle de roman bir anlamda güncelliğini korumakta.  İşsizliği temel alan bir kitap yazma isteği ilk ne zaman ortaya çıktı? 
İşsizliği temel alan bir kitap yazma isteğiyle başlamadım Dünyanın Uğultusu’nu yazmaya. İlk kez roman yazmaya kalkıştığım için çok planlı programlı çalıştığımı da söyleyemem. Belki başlarken aklımda sadece romanın üç karakteri ve olayların ne zaman geçeceği vardı. 2001 krizinin hemen sonrasında geçecekti, ama bu dönemi seçerken derdim krizin sonuçlarını anlatmaktan ziyade nedenleriydi. Romanı 2007-2008 yıllarında yazdığımı da ekleyeyim. 90’lar boyunca memlekette düşük yoğunluklu bir savaş yaşanmıştı. Savaşın bölgesel kaldığı düşüncesi yaygındı, oysa savaş hepimizi etkilemişti. Olmaması da mümkün değildir zaten. Savaş elbette öncelikle ölen gerillalarla askerlerin evlerine ateş düşürmüştü, ama bu arada 12 Eylül sonrasında yeni yeni başlayan demokratikleşme çabalarını ortadan kaldırmış, milletvekillerinin hapse atıldığı karanlık bir döneme girmiştik. Bütün bunların yanında savaş güçlü olanın haklı olacağı düşüncesinin daha bir yerleşmesine neden oldu. 2001 krizinin nedenlerinden biri de bu zihniyettir bana sorarsanız. Hukuk her alanda göstermelik hale gelip güçlü olmak en çok önemsenen şey olunca ekonomik hayatın da “savaş kurallarıyla” yürütülmesi ve zaten dönemsel olarak krizler yaşayan kapitalizmin böyle bir konjonktürde yeni bir krize girmesi de kaçınılmazdı. O dönemde çevremde işsiz kalan insanlar hiç az değildi. 90’larda kariyerlerinde hızla yükselmiş, bu ivmeyle iş hayatlarının devam edeceğini düşünenlerin bir kısmı kendilerini bir anda işsiz buldular. Amacım işsizlik ya da kriz de değildi esas olarak, böyle bir karakteri didikleyen bir roman yazmak istedim. 10-15 yıllık parlak sayılacak kariyeri bir anda altüst olmuş, elinde üç beş kuruş parası olan, ama ona bu imkânları veren dünyanın sarsılmasıyla boşluğa düşmüş, başkalarının hayatları boyunca hissettiği sarsıntıları ilk kez duymaya başlayan birini. 

-Dünyanın Uğultusu'nda işsiz kalan Ahmet için bir röportajınızda onu tipik beyaz yakalı olarak tasarlamadım demiştiniz.  Ahmet karakteri neden beyaz yakalı tipolojisinin dışında kalıyor sizce?
O röportajda da belirttiğim gibi, pek çok yanıyla tipolojiye de uygun ama ayrıksı yanları da var. Yaşı kırka geldiği halde benzerlerinin çoğu gibi evlenmemiş olması, işsizliğin ona aylaklığı hatırlatmasıyla kafasının karışması, çalışma hayatının rutinlerinden çıkınca duyduğu ferahlık, belli belirsiz o zamana kadarki hayatını sorgulaması… Ama dediğim gibi tipik özellikleri de var. Gelecek kaygısı, alıştığı refahı yitirme korkusu, köklü değişimler için adım atamaması. Belki işsiz kalmasa da yaşı gereği yaşayacağı sorgulamaları benzerlerinden daha sert yaşamak zorunda kalıyor. Hem tipik hem de ayrıksı olmasını özellikle istedim. Sonuçta tipik dediğimizde bir grup insanın ortak özelliklerini bir araya getiririz, ama bir yandan hepsinin öbürleriyle ortak olmayan yanları da vardır. Bu ikisi bir aradadır. Orta sınıf işsizliği ya da prekaryalaşma üzerine bir deneme ya da makale yazarken ortak özellikler, tipik yanlar öne çıkartılır, ama edebiyatta karakteri kendi bütünlüğü içerisinde çelişkileriyle, çatışmalarıyla oluşturmak gerekir. Amacım orta sınıf işsizliği konusunda bir şeyler söylemek değildi –bu başka bir uğraş, bilgim de, görgüm de buna yetmez– benim derdim böyle bir insanın hikâyesini yazarak takip etmekti. Sadece tipik özellikleriyle bir karakter oluşturulduğunda ona ilişkin baştan vehmedilen özellikler metni bu tipin anlatımıyla sınırlandırma riski yaratır; oysa onun ayrıksı yanları olduğunda metin belirli bir tipin somutlaşmasının ötesine geçip daha geniş bir alana açılır. Roman yazmanın benim için heyecanlı yanı, baştan bilmediğim, çok da kestirmediğim alanlara açılması. Yazmak bildiklerimi aktarmak için seçtiğim bir yol değil, daha belirsiz bir alandayken yazmak bir şeyleri keşfetmek imkânı da sunuyor gibi gelir bana.

-Hakan Bıçakcı'nın geçtiğimiz yıl yayımlanan ve işsizliği değil de, plaza hayatının acımasızlığını resmeden Doğa Tarihi kitabında sistemin çarkını döndürmek için acımasızlığı benimseyen, insancıl değerleri zayıf olan karakterler ile tanışmıştık. Ahmet ise, bu tanıma pek uymuyor; vicdanı ve insancıl değerleri olan ve aynı zamanda ilk gençliğini 80'lerde geçirmiş biri. Bu anlamda sizce 80 kuşağı ve 90 kuşağı arasında hayata bakış açısından belirgin farklar var mı?
Zamanın ruhu diye bir şey var, ama bu ruhun on yıllık kısa sayılacak dönemlerde büyük değişimler yaşayacağını sanmıyorum. 80 kuşağından da pek çok insan da sistemin çarkını döndürmek için acımasızlığı benimsedi, 90 kuşağının bu gibi pek çok şeyi onlardan öğrendiğini de söyleyebiliriz. Hakan Bıçakcı’nın roman kahramanı Doğa’yı sadece kuşağıyla ilişkilendirerek değerlendirmek indirgemecilik olur, Ahmet’i de. Evet, o kuşaktan karakterler, ama daha ötesi de var. Doğa, mesela oldukça genç yaşta bir seçim yapar romanda. Elbette bu yaşadığı dönemin baskın ruh halinin ve toplumsal hayatın bir gösteri topluma dönüşmüş olmasının etkisiyle yaptığı bir seçimdir, ama sadece bundan ibaret değildir. Öte yandan Ahmet’in çalışma hayatında nasıl biri olduğunu da bilmiyoruz. Belki çok daha acımasızdır Doğa’dan. Bununla birlikte, çalışma hayatının, çalışma düzeninin, sürekli kışkırtılan rekabet duygusunun çalışanların iç dünyalarda ne gibi bölünmelere yol açtığı ortada. Bu da on yıllık dönemlerde değişebilen bir şey olmasa gerek, daha genel bir mesele olarak görünüyor bana. Belki 70 kuşağıyla 80 kuşağı arasındaki fark daha derindir, 1980 çok daha büyük bir kırılmaydı; 80’den 90’a geçişte takip edilmesi mümkün iyi-kötü bir süreklilikten söz edilebilir. 

-Yine Dünyanın Uğultusu'nda Ahmet farklı sınıfsal pozisyondan gelen Aynur ve Ayla arasında kalıyor. Kendi dünyasına yakın olmasına rağmen Aynur'la sınıfsal farklılıkları sebebiyle yakınlaşmaktan çekiniyor bir anlamda ve kendi sınıfsal pozisyona yakın olan Ayla'ya yakınlaşıyor. Bu anlamda siz, Ahmet'in aşka bakış açısını nasıl yorumlarsınız? 
Ahmet’in aşka “bakamayış” açısı var belki de. Ondan önce de kendisine bakamayış açısı. Ne istediğini, nasıl bir hayat arzuladığını bildiğinden emin değilim. Bu durumdaki birinin bir başkasına bağlanması da kolay değil. Kendisiyle ilgili olarak sabiteleri olmadığı için iki kadın arasında da bocalıyor. Şu da söylenebilir: Richard Sennett, Karakter Aşınması’nda yeni kapitalizmin çalışma koşullarındaki esnekliğin, güvencesizliğin, akışkanlığın insanları çalıştıkları kurumlara bağlanmaktan uzaklaştırdığını savunur. Bu uzaklaşma sadece iş hayatıyla ilgili de değildir, iş hayatında edinilen deneyimler insanın kişisel hayatını da etkiler. Dolayısıyla Ahmet’in halinde, aşka bakamayışında böyle bir durum da söz konusu olabilir. 


-Romanda dikkat çeken bir başka detay ise; Ahmet'in işsiz kaldıktan sonra şehirle yeniden tanışması ve işsizliğin ona sağladığı boş zaman olanağı. Fakat roman ilerledikçe Ahmet'in boş zamanından sıkıldığını ve nasıl değerlendireceği konusunda ikileme düşüyor. Siz modern insanın boş vaktini bile değerlendiremeyecek hale gelmesini nasıl değerlendirirsiniz? 
Gündelik hayat boş zamanı olmayan insanlara göre şekillendiriliyor. Daha doğrusu belirli ve sabit boş zamanlara göre. Bütün zamanı boş olduğunda daha önce sadece hafta sonunu boş zaman olarak görmüş, yaşamış biri haliyle bocalar. Şunu da unutmamak lazım. Boş zaman faaliyetleri kişinin tek başına yapıp edeceği şeyler değildir, yanında yöresinde birileri olması gerekir. Ahmet işsiz kaldığında yalnızlaşıyor, eski arkadaşlarının işlerine güçlerine gittiği saatlerde o şehirde bir başına. Kendisi gibi işsiz olanlarla yakınlaşması da bundandır biraz. Geçenlerde Selçuk Orhan’ın Aranmayan Özellikler’ini okudum. Oradaki roman kahramanı da bir beyaz yakalıdır. Ona dair romanda söylenen bir söz de bu konuda önemli. Roman kişisi, “herkes bir işin peşinde koşarken kendisini pinekliyor gibi hisseder.” “Çalışan insanların karşısında bir huzursuzluk, hayattan geri kalma telaşı” duyar. Bu da çalışan insanların derinden içselleştirdikleri bir şey sanırım. Hayatın sürekli çalışma ve kazanma uğraşı olduğuna inanmışsanız ve daha önemlisi kendinizi anlamlı hissettiğiniz tek alan iş hayatınız olmuşsa, hayat hikâyenizin temelinde bu varsa, boş vakitleriniz artınca mutlu değil, mutsuz, huzursuz olursunuz. 

- 2000'li yıllarda art arda yaşanan finans krizleri malum en çok orta sınıfı etkiledi ve devasa boyutta bir üniversiteli beyaz yakalı işsizliği doğurdu. Bu bağlamda Dünyanın Uğultusu'nda Aynur karakteri de bu tanıma uyan biri. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu karamsar tablodan halen umut yeşerme ihtimali var mı?
Üniversiteli beyaz yakalı işsizliğindeki artış sanırım önümüzdeki dönemde, ebeveynlerimizin ve bizim zamanımızda tanımlanan biçimiyle çalışma hayatının dışında bir başka çalışma hayatının da olağan kabul edilmesine yol açacak. Her gün işe gidilmeyen, belki işe de gitmeyip evde çalışılan, daha esnek ama bir o kadar da güvencesiz bir çalışma hayatı sözünü ettiğim. Bu durum insanları daha huzursuz ve depresif kılacak, ama bu kapitalizmin istediği, yeğlediği bir şey, istihdam giderleri azalıyor, yeni iletişim imkânları çalışanların üzerinde yeni usul tahakküm ve kontrol mekanizmalarına izin veriyor. Çalışma hayatındaki güvencesizleşme (ki bunu “esnek çalışma” adıyla sunarak tercih edilebilir hale getirme çabasındalar) işverenlere geniş bir hareket serbestisi tanıyor. İyimser bir tablo değil elbette. Ama tam bu noktada aklıma gelen başka bir şey, tablodaki karanlığı bir parça seyreltiyor. Gezi Parkı geçen Haziran’ın ilk on beş gün boyunca günün her saatinde –mesai saatlerinde de– tıklım tıklımdı. Elbette çalıştığı işyerlerinden senelik izinlerini alıp oraya gelenler de vardı, ama düzenli bir işi olanlardan mesai saatlerinde orada olanlar çok azdı sanırım. Hepsi öğrenci değildi parktakilerin. Üniversiteli işsizlerin ve esnek çalışma düzeninde çalışanların Gezi’ye katılımının az olmadığını sanıyorum. 

- Romanda Ahmet'le birlikte işten çıkartılan arkadaşları yarı ücretle çalışmak için kendilerini işten çıkartan müdürleriyle konuşmaya çalışıyorlar. Sizce bu karakterler, yaşamak durumunda oldukları acımasız iş koşullarını sorgulamak yerine neden daha kötü şartlarda çalışmayı sürdürmek istiyorlar?
Sebebi Âşık Dertli’nin dizesindeki gibi sanırım: “Viran olası hanede evlad ü ayal var.” Sadece bu değildir elbette. Şirketlerin gücü karşısında işçiler kendi güçlerinin çok zayıf olduğuna inanıyorlar, birlikte hareket edilmediğinde öyle zaten ve birlikte mücadele etmek konusunda yetkin bir bilinçten söz etmek, hele ki konu orta sınıf çalışanlarsa, pek mümkün değil.

-Kitaplarınızda genellikle sessiz, iç sesiyle konuşan, düşünen ve orta yaşa yaklaşmış karakterlerle karşılaşıyoruz. Günümüzde ise özellikle 90 kuşağına mensup olanlar da ise itiraf kültürünün hâkim olduğunu ve düşüncelerini direk olarak dışarıya yansıttıklarını görüyoruz. Bu bağlamda, sizce 80 kuşağının biraz daha içe dönük olmasının sebebi nedir?
Konunun kuşaklarla bağını çok bilemiyorum, ama şunu söyleyebilirim, itiraf kültürü ve doğrudan dışa yansıtma aynı zamanda içteki başka bir şeyleri bilmiyor olmaktan –içteki boşluktan– ya da içerideki başka şeyleri saklamaktan kaynaklanıyor da olabilir. Öykü ve romanlarımdaki kahramanların farkı belki şu olabilir. Onların da düşüncelerini dışa yansıttıkları zamanlar olmuş, ama yaşları ilerledikçe yansıttıklarının doğruluğundan kuşkulanmaya başladıkları için dışa bir şey yansıtmadan önce içerisini daha net görmeyi, deşmeyi, kurcalamayı yeğlemişler. Dönüp dolaşıp aynı duvara çarpmak insanda böyle bir arayışa yol açabilir bazen. Şu da eklenebilir. Dışa dönük olabilmeniz için bir dış olması lazım, yanınızda başkaları olacak ki onlara düşüncelerinizi aktarasınız. 1980 askeri darbesi sonrasında özellikle gençlerin bir araya gelmesi kolay değildi – cezaevlerinde zorla bir araya getirilenler hariç. Dolayısıyla içe dönüklük bütünüyle istemli bir tutum değil, zorunluluktu da. 

-Son yıllarda nostalji hayatımızın bir parçası haline geldi. Yaşı kaç olursa olsun, herkes geçmişin daha huzurlu ve daha iyi olduğuna dair bir inancı var.  Geçmişe özlem, geçmişe dair bir iç hesaplaşma, sizin kitaplarınızda da sıklıkla karşılaştığımız bir tema. Sizce gelecek artık neden bir umut vaat etmiyor ve insanlar mutluluğu neden geçmişlerinde arar hale geldiler?
Geleceğin değil şimdinin bile hayli belirsiz olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bildiğimiz, alıştığımız dünyanın tersine, giderek dünyanın amorf bir hal aldığı, sözün içinin boşaldığı, bağların gevşediği, rekabetin arttığı, gücün belirli noktalarda toplandığı, bunun sonucunda insanların kendilerini hayli güçsüz hissettikleri, ancak günü kurtarmaya mecalimizin olduğu, ötesini, berisini kurcalamanın laf-ı gûzaf olarak algılandığı bir dünyada, bir zamanlar var olduğu düşünülen ya da kurgulanan bir geçmiş bir parça ferahlık veriyor olabilir. İşin iyi yanı, özlemiyor da olabilirdik, özlem duygusu şimdiye belli belirsiz bir eleştiri ve farklı bir gelecek özlemidir aynı zamanda. Bir şeyler bir parça değiştiğinde bu eleştiri ve farklı gelecek özlemi kendisine akacak bir mecra bulabilir – en azından ihtimal olarak.

- Yine son yıllarda sıklıkla dile getirilen kavramlardan biri de; yalnızlık.  Bu durum sizin kitaplarınızda sıklıkla karşılaştığımız bir durum. Siz bu durum için ne demek istersiniz? Siz, kendileriyle daha çok vakit geçirmek isteyenlerin, bilinçli bir yalnızlık seçimi yapanların, yalnızlıklarının daha değerli olduğunu düşünür müsünüz?
Kitaplarımdaki karakterlerin yalnızlıkları bazen maruz kaldıkları bir şey bazen de seçimleri. Yalnızlık bir imkândır, kaynağı ne olursa olsun, insanın içine dönmesini, gündelik hay huydan uzaklaşmasını sağlayabilir. Yalnızken ne yaptığımız, onunla nasıl baş ettiğimiz önemli sanırım. Başkalarıyla birlikte bir iş görmenin hazzını tatmamışsak yalnızlığımızı olması gereken bir şey zannedebilir, yalnızlığımızı idealize edip ona olmayan anlamlar yükleyebiliriz. Sistem insanlara bireyci olmalarını, diğerkâm olmamalarını, birbirlerine bağlanmamalarını empoze ediyorsa, yalnızlığımıza değerli anlamlar verebiliriz, ama bu durum aynı zamanda başkalarıyla etkileşim içerisinde değişip dönüşmemizin önünde büyük bir engel de olabilir. Böyle bir yalnızlık kendimizi başkaları vasıtasıyla sınama imkânımızı da ortadan kaldırır, kendimizi daha çok seviyor hale geliriz, ne var ki bu sağlıklı bir halden çok giderek bir ego şişmesine neden olabilir. Öte yandan, kendi kusurlarımız ya da egomuzun büyüklüğü başkalarının bizden uzaklaşmasına neden olmuşsa, sonradan “Bu yalnızlığı ben seçtim, değerli bir yalnızlık bu,” diyerek kendimizi ve çevremizi kandırmaya kalkışabiliriz – bireysel anlamda değilse de, yakın zamanda başka bağlamlarda böyle bir tutuma yakından tanık olduk. 

- Son dönem Türkiye'de çıkan öykü kitapları için ne düşünüyorsunuz? Sizce yayınevleri öyküye yeteri kadar ilgi gösteriyorlar mı? 
Öykü kitaplarının yayımında sevindirici bir artış var. Büyük yayınevlerinin yanı sıra küçük yayınevleri de öyküye yöneliyorlar ki bu onlar için riskli bir şey. Öykü kitapları roman kadar çok satmaz, buna rağmen sebatla yeni ve genç öykücülerin kitaplarını basıyorlar. Yazılan öykülerin niteliği bunu sağlıyor olmalı, ama aynı zamanda öykü kitaplarının yayın şansı bulabilmesi de öyküye olan ilgiyi artırıyor, bu da nitelik artışını. Bütün bunların yanında dünyanın farklı ülkelerinden bir hayli roman çevrilirken bunun bir benzerini çeviri öykü kitaplarında göremiyoruz. 

-Son olarak son dönemde en çok beğendiğiniz yazarlar kimler? Üzerinde çalıştığınız yeni kitap var mı?
Son dönemde en çok beğendiğim yazarların başında Ayhan Geçgin geliyor. Geçgin’in yeni romanının yanı sıra Hüseyin Kıyar’ın yeni öykülerini de merakla bekliyorum. Monika Maron’un, Tim Parks’ın, Makanin’in, Vasili Grossman’ın yeni ya da daha önce Türkçeye çevrilmemiş kitapları çevrilse ne güzel olur. Yeni bir öykü kitabı üzerinde çalışıyorum. Yayınevine teslim etmeme az kaldı. 

Can Öktemer

13 Aralık 2014 Cumartesi

Karanfil Sokaktan Dünyaya Bakmak

"Bir şehri sevmek, aşka sebep aramaktır."
Ahmet Hamdi Tanpınar

Ankaralı olmayan için anlaşılması zor bir duygu; Ankara'yı sevmek. Kent estetiği olmayan, yollarının denize çıkmadığı, dünyanın en absürt belediyecilik anlayışının hüküm sürdüğü, yürüyen merdivenleri hep bozuk olduğu, gece yarısından sonra ulaşımın bittiği, bir yer burası. Yani bir metropolden beklenilen hiçbir şey yok burada. Bu bağlamda, özellikle İstanbulluların biraz kibirli bir şekilde dile getirmiş oldukları "memur kenti, sıkıcı şehir" tanımlarının bir kısmında haklılık payı oluyor kuşkusuz. Etrafı olanca griliğiyle sarmış sevimsiz binalar, bürokrasi sıkıcılığının hayatın her yerine sirayet etmesi, gidilecek, gezilecek yerlerin az olması vs. bir dolu sebep sıralanabilir, Ankara'nın olumsuz yanlarına dair. Fakat Ankara, kendisine etiketlenen bütün kötü sıfatlarına rağmen, sevenin çok sevdiği, sahiplendiği bir yer de aynı zamanda. Mütevazı, telaşsız, bağırıp çağırmadan, usul usul ilerleyen zaman dilimi içinde, hayatın ince detaylarını yakalamak isteyenlerin, öğrenci olanların, öğrenciliğini uzatanların, sakinliği sevenlerin, kendisiyle daha çok vakit geçirmek isteyenlerin, ikamet ettiği bir yer burası. Belki de bu sebeptendir; Ankara'yı seven sıkı Ankaracıların, bu sevgilerini düz bir kent övücülüğü yerine, Ankara'nın bu özelliğini ön plana çıkartmaları. Bununla beraber, Ankara'yı özel kılan durumlardan biri de, herkesin birbirini bir şekilde tanıyor olduğudur. Gittiğiniz mekanlarda, otobüs durağında, her an tanıdığınız bir arkadaşınızla, ya da ihtimallerin en tedirgin edicisi olan; eski sevgilinize bile rastlama olasılığınız yüksektir. Bu durumun en güzeli yanı ise, bu karşılaşmaların genellikle hesapsız, tesadüfi olmasıdır. Edilen muhabbette, bu tesadüflere yakışırı şekilde samimidir. Ankara karşılaşmaları diye kitap bile yazılabilir bu konuda. Tanıl Bora'nın nefis tanımlamasıyla: "Ankara, büyük bir başrol olmayabilir, ama iyi bir karakter oyuncusudur."
"Ankara'da insan, sadece Ankara'nın haline üzülüyor."
Arkadaşlarım, bana sıklıkla Ankara'dan hiç çıkmadığım için eleştirilerde bulunurlar: "Bırak artık şu Ankara'yı" falan diyerek. Seyahat etmeyi de pek sevdiğim söylenemez, Ankara dışına da öyle pek fazla çıkmıyorum, yurt dışı deseniz, Türkiye sınırına hiç çıkmadım, tamı tamamına 29 yıldır buradayım. Mart ayında 30. şeref yılımı devireceğim burada. Hatırlarım, anılarım, hayatımdaki ilkler hep burada oldu, gerçekleşti. Ankara'yla aramdaki bağ bu sebepten çok güçlüdür. Bugün yerinde yerler esen, boş bir yer olarak duran Megapol Sineması'nda ilk filmimi, annemle saatlerce kuyrukta bekleyerek Terminatör 2'yi izledim mesela. Pazar günleri, yine bugün çirkin bir AVM'ye dönüşmek üzere Atakule'nin en alt katındaki Dreamland oyun salonunda saatlerce atari oynadım. Kulaktan, kulağa bir efsane gibi yayılan Hard Rock Cafe'ye gitmek için yanıp, tutuşup, yaşım tutmadığı için gidemedim ama Hard Rock Cafe'ye gitme ihtimali bile güzel geliyordu o yıllarda. Bugün Hard Rock Cafe de maalesef yok, artık oraya yaşım tuttuğu halde bile gidebilme ihtimalim de yok. 

Ankara, artık çocukluğumdaki Ankara değil maalesef, çok değişti, değiştirildi. AVM'ler alternatif buluşma alanları olarak, hayatımızın tam içine sokulmaya başlandı. Ankara'nın en eski sinema salonlarından ve film izleme keyfinin en çok tadına varılan Kavaklıdere, AVM hükümranlığına dayanamayıp kapanmak zorunda kaldı acı bir şekilde. Ankara'yı sevme şartları her geçen yıl giderek zorlaşmaya başladı, içimiz, dışımız beton oldu, alt geçit oldu  ama Ankara'ya karşı beslediğim duyguları yine de  koruyabildim.
"İnsan, yaşadığı yere benzer"
Edip Cansever'in Mendilimde Kan Sesleri şiirinde dediği gibi, "İnsan yaşadığı yere benzer, o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer." Ben de, burada geçen 29 yılın ardından Edip Cansever'in dizesi gibi Ankara'ya benzemeye başladım sanırım. Bütün Ankaralıların buluşma noktası Dost Kitapevi'nde arkadaşlarımı beklemek, aynı kitapçıdan alışveriş yapmak, saatlerce raflarında dolaşmak, Ankara'da haftasonları Süleyman Bağcıoğlu'nun enfes gitarından Pink Floyd parçaları dinlemek, Joe Strummer'ın Ankara doğumlu olduğunu hatırlamak, Gençlerbirliği maçlarına gitmek, Karanfil Sokak'ta halay çeken, horon vuran, insan hakları için, kadın hakları için, Roboski için slogan atanları, kampanya kuranları izlemek, Karanfil Sokak'tan dünyaya bakmak, Sakarya'da enfes bir şekilde batan, akşam güneşi eşliğinde Büyük Ekspres'te bira içmek, sonra sıkı dostlukların kurulduğu bol nemli, dağınık öğrenci evlerinde şahane sohbetler etmek, müzikler dinlemek, okul çıkışı, iş çıkışı koşar adım eve koşmak, dostları eve çağırmak, dertleşmek... Tıpkı Barış Bıçakçı'nın dediği gibi, ”Hemen eve dönme isteği uyandıran şeyin güzelliğini” yaşamak... Kısacası, küçük, iddiasız ama samimi olana sahip olmanın huzuru yetecek bana...

Sonra yeri gelecek çok kızacağım, Ankara'yı kendine oyuncak edenlere, saçma sapan bir yer haline getirenlere, mesela Ankara girişine konulan çirkin kapılardan nefret edeceğim, garip belediyecilik anlayışını, berbat isimli köprüleri, alt geçitlerinden hoşlanmayacağım, uzun yıllar Ankara'da yaşayıp fırsatını bulup başka şehirlere gidip uzaklardan Ankara'yı kötüleyenlere kızacağım, sonra Barış Bıçakçı okuyup, onun tasvir ettiği Ankarası'nda kaybolup gitmek, mutlu edecek beni... İnatla, her yıl bu eski alışkanlıklar tekrar edilecek, aynı duygularla, Barış Bıçakçı'nın harika bir şekilde belirttiği gibi: “Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek.” Bu tekrarlardan güzel, kötü hatıralar biriktireceğim, her geçen yıl; beni ben yapan, benim bir parçam olacak hatıralar, aklımın, ruhumun bir kenarında kalacaklar. Zaman geçecek, onları hatırlayacağım...
Başka bir yer de, başka bir coğrafya da hiç bulunmadım; şayet bulunsaydım bile ilk vasıtayla Ankara'ya dönerdim zaten... Ankara'yı romantize edemem, kimseye de yaşadığım yerin tarihsel, estetik güzelliklerini anlatamam, anlatılacak pek de güzel yanı da yok açıkçası. Fakat hayatı burada öğrendim, öğreniyorum, yaşadığım güzel hatıraları, anlatabilirim, tıpkı Levent Cantek'in dediği gibi: "Büyük laflar edemem, Ankara’yı sevdirmek gibi bir derdim yok anlayacağın. Yaşayıp gidiyorum. Bi bildiğim fidayda."
Hayat devam ediyor tüm hızıyla, nerede yaşarsanız, yaşayın anılar kalıyor her daim... Hem anılarınızı biriktirdiğiniz yer ne kadar kötü olabilir ki?

Can Öktemer

7 Aralık 2014 Pazar

Huo Rf: 'Gizemler soru sorduruyor; düşündürmek ve cevaplamak güzel'



Mümkün olan kapı açandır. Mümkün olanla açılan kapılar bilinmeyen denizlere, seslere, dokunuşlara yolculuktur. Ressam Huo Rf bizleri mümkün olana taşıyor. Onunla yeni sergisi ‘Mümkün’ü, sanata bakış açısını kısacası her şeyi konuştuk.
Huo Rf (Fotoğraf: Beril Bozdere)
 - Huo Rf isminin hikâyesini bize anlatır mısınız? 
Dört yıldan uzun süredir Taner Ceylan ile çalışıyorum. Sanat üzerine bildiğim çoğu şeyi Taner Bey sayesinde öğrendim ve algımın açılmasını sağladı. Okulda gördüğünüzden bambaşka bir sanat dünyası var. Düzenli bir iş ve eğitim ilişkimiz var. Annem ve babamın bana uygun gördükleri resmi ismim Taner Ceylan ile çalışıyor. Huo, benim adımın ve soyadımın baş harflerinden oluşuyor. Rf ise sanatçı adımın uzantısı, uzun bir süre sanırım kimseyle paylaşılmadan, bir sır gibi kalacak. Gizemler soru sorduruyor; düşündürmek, soru sordurmak ve cevaplamak güzel. 
 -Bugüne kadar hangi sanatsal projelerde yer aldınız? 
Lisede ve üniversitede güzel sanatlar resim bölümlerini okudum. Meksika’da, Polonya’da, Bulgaristan’da ve Çin’de uluslararası sergilerde çalışmalarım sergilendi. Benim için en heyecan verici proje, geri dönüşleri, tepkileri beklediğimizin çok üstünde olan Signs Of Time’ı (Zamanın İşaretleri)  Hatice Utkan ile kurmak oldu. Zamanın İşaretleri’ni 2012 yılının Kasım ayında kurduk ve bu yıl 3. sergimiz Başı Balkonda Dünyaya Ters’i açıyoruz. İlk kişisel sergime gelene kadar grubum ile üç sergiyi geride bıraktık. Beraber üretim ve sergilemenin gücüne inanıyoruz ve kolektif çalışmaya devam ediyoruz.
 -Gelecek serginizin ismi: ‘Mümkün’.  Neden ‘Mümkün’?
İnandığımız, istediğimiz, dilediğimiz her şeyi yapabilmek için: Mümkün. 
- ‘Mümkün’ adlı serginizdeki eserleri yaratırken hangi materyalleri kullandınız? 
Klasik materyal olarak, tuval üzeri yağlıboya, çalışmalarımın hepsi diptik. Boya resimlerimin yanlarında ise resimlerimle aynı ölçülere sahip düz ve parlatılmış bakır levhalar görüyorsunuz. 
 - Serginizde Ceylan Ertem’in ‘Kaçıncı Yarın’ adlı şarkısının müziğini kullanacaksınız. Serginizin müzikle ilişkisini açıklar mısınız?
Resim yaparken genelde bir playlist değil, tek bir parça dinliyorum. Bazen sözleri duymazsınız, bazen müziği duymazsınız sadece hissedersiniz. Sözü müziği Ceylan Ertem’e ait olan bu parçanın çalışmalarımı desteklediğini ve kişisel olarak resmimle aynı tonda olduğunu düşünüyorum. Yani birbirini destekleyen iki iş gibi düşünebilirsiniz. 
- Paul Cezanne: “Gözleri ilk kez görmeye başlayan bir körün gözünü açması gibi, sanat yapıtından gözlerini açmasını bekliyorum” demişti. Cezanne’a katılıyor musun? Bir sanat yapıtından beklentiniz nedir?
Sanat yapıtlarıyla yönlendirme yapabileceğimizi düşünmüyorum. Bu sebeple bir beklentiye girmedim hiç. Yalnız çok çok iyi sanatçılardan sadece daha da iyi çalışmalar bekleyebilirim. Cezanne’a dönecek olursam, sanat tarihinde çok ciddi rol oynamış benzersiz bir ressam. Bazı sanatçıların söylediği cümlelere teslim olabiliriz. Ben, sanat yapıtının ruhuma hitap etmesini istiyorum. Yaşadığımız yerkürede çok güzel şeyler var ama diğer yanda çok da acı var. Eleştirel sanat yapıtlarını bambaşka bir gözle inceliyorum, romantik veya esprili işleri ise daha başka. Dediğim gibi tek bir potada eritemiyorum, çok karmaşığım bu konuda.
- Başka bir ressam Klee ile devam edelim. Klee diyor ki; “Ben görünürün resmini yapmıyorum, görünür kılıyorum.” Siz neyi görünür kılıyorsunuz? 
Klee’ye daha yakınım sanırım. Ben bütün karmaşamı, yaşadığım toprağı, sevgilimi, kedimi, komşumu, seyahatimi, kavgamı maddeleştirmeye gayret ediyorum. Duyguya çok önem veriyorum. Bir eseri incelerken, direkt görsel olarak iletişime geçip geçemediğimi sorguluyorum. Başlık altında incelemek istemem ama sorunuz üzerine duygum diyebilirim.
İlker Cihan Biner

5 Aralık 2014 Cuma

Ama Kitabı Daha Güzeldi

Genellikle, sinemaya uyarlanan edebi eserler hakkında aynı tepkiyi veririz: "Kitabı daha iyiydi." Bu çok anlaşılabilir bir durumdur. Bir kitabı okurken zihnimizde kurduğumuz görsel dünya ile yönetmenin kurduğu dünya arasında belirgin farklar oluşur (normal olarak.) Kendi kurduğumuz ve hiç sınırlılık içermeyen bir dünya ile yönetmenin sinemanın imkanları dahilinde kurduğu görsel dünya kanımca kıyaslanamaz bile. Zaten insanlar kendileri için kutsal saydıkları kitapların sinemaya uyarlanmasına genelde karşı çıkar, yine aynı şekilde kitabın sinema versiyonundan hiç bir şekilde hoşlanmazlar. Bu uyarlama çabalarının yaratmış olduğu başka bir sorun ise; kitabı okumadan sinema uyarlamasıyla karşılaşanların görsel dünyalarını artık filmin oluşturmuş olması. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi kitabını henüz okumayanlar için Gandalf artık Ian Mckkellen'dir ya da David Fincher'in Chuck Palahniuk'un kült eserinden uyarladığı Dövüş Kulübü'ndeki Tyler Durden artık Brad Pitt'tir.


Sinema ve edebiyat arasında ilişkinin tarihi, sinema kadar eskidir. Yedinci sanat olarak kabul edilen sinema, varoluşunu bir anlamda diğer sanat dallarından aldığı anlatım teknikleri, biçimleri ile oluşturmuştur. Sinema, bünyesinde resimden heykele hatta dansa varana kadar birçok farklı sanat dalını barındırır. Fakat sinema, bu sanat dalları içinden en yakın bağını hep edebiyatla kurmuştur. James Monaco bu durumu şöyle açıklar: "Sinemanın anlatı potansiyeli öylesinedir ki, en güçlü bağını resim hatta tiyatroyla değil romanla kurmuştur. Hem filmler hem de romanlar çok ayrıntılı uzun öyküler anlatırlar..." Sinema ve edebiyat ilişkisi, birbirlerine hem çok yakın, hem de zarar veren bir ilişki olarak tanımlanabilir. İyi yazılmış bir edebi metnin sinema perdesinde kusursuz olarak yansımama ihtimali vardır. Bununla beraber kült mertebesine erişmiş birçok roman uyarlamalarındaki başarısızlık da izleyicinin filmi güzel hatıralar ile anmamasına sebep olabilir ki, sinema tarihi bu örneklerle doludur. Bu durumun ana sebebi ise okuyucunun görsel dünyasıyla yönetmenin kurduğu görsel dünya arasındaki derin farklılıktır. 

Sinema ve edebiyat arasındaki farklardan biri de;  anlatım biçimi farklılıklarıdır. Sinemada yönetmen hikayesini seyirciye aktarırken bunu belirli bir zaman dilimi içerisinde yapmak mecburiyetindedir. Fakat yazar için bir zaman kısıtlaması yoktur. Yazar anlatacağı hikayesini istediği kadar uzatarak anlatabilir. Bununla beraber sinema, teknolojiyle de sıkı bağlara bir sanat dalıdır ve anlatım biçimlerini teknolojinin olanakları doğrultusunda yapar. Fakat bir romancının böyle kaygıları yoktur. Neticede hayal gücü sınır tanımaz.

Sinema ve edebiyat arasındaki temasın geçmişinin, sinema tarihi kadar eski olduğundan bahsetmiştik. Özellikle Hollywood'un endüstrileşmeye başladığı yıllarda birçok roman uyarlamasıyla karşılaşmaktadır. Bu durumun ana kaynaklarından biri; hiç kuşku yok ki kitabın barındırdığı ticari potansiyeldir. Çok satan bir kitap, sinemaya uyarlandığında benzer bir ticari başarı yakalama olasılığı muhtemeldir. Sinema tarihinde bu duruma örnek birçok filme rastlarız. Bugüne kadar Ernest Hemingway, Gabriel Garcia Marquez, Marcel Proust, Alexander Dumas gibi birçok yazarın eseri sinemaya uyarlanmıştır. Murat Belge sinema ve edebiyat ilişkisini en basit haliyle şöyle anlatır: "Edebiyatın önemli bir kısmı anlatıdır, sinema da sonuç olarak anlatı temeline dayanan bir sanattır."


Senaryo-Edebiyat ilişkisi
Sinema ve edebiyat ilişkisinin temeli,  bir anlamda sinemanın edebiyattan ödünç aldığı anlatım teknikleridir. Sinema, edebiyatın anlatım teknikleri ve hikaye kurgulama biçiminden etkilenip, kendine özgü yeni bir anlatım biçimine uyarlar. 

Sinemanın-özellikle popüler sinema özelinden gidecek olursak- ihtiyacı olan ilk şey, iyi bir hikaye ve onun üzerine inşa edilecek kusursuz bir senaryodur. Hollywod'un endüstri haline geldiği dönemlerde yapımcılar seyirciyi salonlara çekmek için iyi bir hikayeye ihtiyaçları olduklarını biliyorlardı. Bu sebeple yapımcıların, senaristlerin ve yönetmelerin kafalarını çevirdikleri ilk yer edebi eserler olmuştur. Geniş kitlelerce kabul gören ve klasik mertebesine ulaşan romanları sinema perdesin taşımışlardır. Bu durum sinema endüstrisi için bir anlamda ticari garantiyi de beraberinde getirmiştir. Sıfırdan bir senaryo yaratmak yerine hazır güçlü bir metni senaryo olarak tasarlamak bir anlamda kolaylıkta sağlıyordu elbette. Bugün Hollywood tarihine bakıldığında ödüllü filmlerin ya da klasik haline gelmiş filmlerin bir çoğunun roman uyarlaması olduğu görülmektedir. Bu başarının altında sadece para kazanma heveslisi, kurnaz yapımcılar yer almadığını söylemek gerek. Stanley Kubrick, Frances Ford Coppola gibi sinemanın ustaları sayılabilecek yönetmenlerin filmlerinin birçoğunun roman uyarlamasıdır. Özellikle bu yönetmenlerin yaptıkları uyarlamalar, hem kitabın fanatik okuyucusunu, hem de sıradan izleyiciyi tam anlamıyla tatmin etmiştir. Aynı zamanda filmden önce henüz kitabıyla tanışmamış olanlar için, kitabın, iyi anlamda reklamını da yapmışlardır.


Bu başarının sırrı Murat Belge'nin de dediği gibi olmuş olabilir: "Belki de mesela o yönetmen, o sinemacı onun gördüğünden, bulduğundan daha iyi, daha ilginç, çok güzel olabilecek bir şey bulmuş olabilir." Kubrick ve Coppola gibi çok önemli yönetmenlerin uyarlamalarının zaman zaman eserin etkileyiciliğini aşmıştır da. Coppola'nın, Mario Puzo'nun kitabından uyarladığı Baba filmini hatırlarsak mesela, Coppola'nın ortaya çıkardığı film  o kadar güçlüydü ki, eser neredeyse ikinci planda kalmıştır. Bu da Coppola'nın eseri yorumlamadaki başarısıdır bir anlamda. Yine Coppola'nın metni sinema perdesine uyarlarken kurduğu görsel dünyanın kusursuzluğudur. Burada şunu da belirtmek gerekmekte sanırım; bir roman sinemaya uyarlanırken, kitabın sinema diline yakınlığı da gözetilmelidir. Gabriel Garcia Marquez gibi, Jack Kerouac gibi yazı dilleri çok katmanlı olan yazarların eserlerini sinema diline çevirmek çok zahmetlidir ve elbette başarısız olma riskini taşımaktadır. Walter Seller'in geçtiğimiz sene sinemaya uyarladığı, Kerouac'ın kültü kitabı Yolda'nın başarısızlığı bu duruma iyi bir örnek olabilir. Kerouac'ın çok katmanlı dili, çok karakterli hikaye örgüsünü tam anlamıyla uyarlamak çok zor haliyle... Seller'ın özellikle senaryo aşamasında çözemediği filmi eksik ve başarısızı kılmıştır. Burada şunu da belirtmek gerekir; sinemada iyi bir edebiyat uyarlamasının en önemli kıstaslarından biri de yönetmenin yazarın dünyasıyla, hatta yazarın kendisiyle kurduğu yakınlıkta yatıyor. Sellers'in birçok röportajında beat kuşağı edebiyatıyla, Kerouac'ın eserleriyle çok yakın bir ilişkide olmadığını belirtmesi, filmin başarısızlığındaki diğer sebeplerden biri sayılabilir. Bu noktada Adalet Ağaoğlu'nun şu açıklaması zihin açıcı olabilir: "Sinema edebiyatın kapısını çalacaksa; yazarın seçimlerine, hayattaki duruşuna, sanat anlayışına, duyarlılıklarına saygılı olmak zorundadır. Tersi manevi hakların ihlali kapsamına girer." Bu duruma verebilecek en iyi örnek iflah olmaz bir Tolkien hayranı olan Peter Jackson'ın Yüzüklerin Efendisi serisi olabilir. Tolkien'in dünyasına, metinlerine hakim ve hayran olan Jackson'ın seriyi sinema uyarlaması neredeyse kusursuzdu. 

Bununla beraber, günümüzde sinema ve edebiyat birbirine anlatım dili hiç olmadığı kadar yakınlaşmış gözüküyor. Bu tanıma en uygun yazar ise kanımca Dan Brown'dur. Kitapları dünya çapında büyük satış rakamlarına sahip Brown, bütün romanlarını sinematografik bir üslupla yazmakta. Yalın, akıcı bir dil ve senaryo mantığına yakın bir şekilde kurduğu diyaloglar ile kitabı okurken zihnimizde hep bir Hollywood filmi içerisindeymiş hissi yaratıyor. Zaten Da Vinci şifresi bütün dünya da çok satanlar listesinde uzun süre yerini koruduktan kısa bir süre sonra sinema perdesinde  kendine yer bulmuştu. Filmin yönetmeni Ron Howard ve senaryo ekibi, Dan Brown'un metnine farklı bir yorum getirmekten çok, kitabın bütün sayfalarını neredeyse tek tek senaryoya aktarma yolunu tercih etmişlerdi. Bu tercihleriyle film ve kitap arasında büyük yorum farkı ortadan kalkmış olmuştu. Film her ne kadar müthiş bir uyarlama olarak görülmese de, kitabın okuyuculara sunmuş olduğu keyifli vakit geçirme vaadini başarıyla yerine getirmişti. Elizabeth Gilbert'in Ye Dua Et Sev kitabı ve Stepheni Meyer'in Alacakaranlık serisi de benzer şekilde sinemada büyük gişe başarıları elde etmişti. Burada dikkati çeken nokta ise; bir dönem sinemanın sırtını yasladığı edebiyatın, artık günümüzde tam tersi bir konuma gelmesidir. Artık sadece sinema için yazılan romanlarla karşılaşmıyoruz. Yayınevleri de artık sinemaya uyarlanan eserlerin kapaklarını, filmlerin afişlerinden esinlenerek oluşturuyorlar. Hatta Türkiye'de bazı yayınevleri kitap kapağının arkasına filmin künyesini bile koymakta. Edebiyatın sinemaya yakınlaşması sadece bu örneklerle de kalmamış. Matrix'den ya da Speilberg'in Er Ryan'ı Kurtarmak filmden esinlenerek yazılan romanlara da rastlamaktayız. Elbette bu durumun popüler anlatı ve kültür endüstrisi için geçerli olduğunu söylemek lazım. Bir takım ticari kaygılar, kitapları ve filmleri birbirine yakınlaştırmış gözükse de nitelikli sanat yapıları için bu denli keskin dönüşümler ya da etkileşimler olduğu söylenemez.

Sosyal Medya  ve Kitap İlişkisi
Son bir kaç yıldır hayatımıza müthiş bir hızla giren sosyal medya, hiç şüphe yok ki birçok alışkanlığımızı değiştirmiş durumda. Bu değişimlerin başında ise okuma ve izleme pratiklerimiz geliyor. Özellikle Facebook ve Twitter'ın yaratmış olduğu bir değişim bu... Twitter'da 140 karakterle yazışma kültürü ya da Facebook'ta akıllı telefonlarımız yardımıyla, son sürat haber akışı takip etmenin yaratmış olduğu yeni bir okuma biçimi oluşmuş durumda. Bu son sürat hıza tam anlamıyla alışmış bünyeler, haliyle kitapta, sinemada benzer hızları arıyorlar. Türkiye'de özellikle Nuri Bilge Ceylan'ın filmleri için çok yavaş ve sıkıcı tanımı yapılması ya da Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ının çok karmaşık ve bitirilmesi zor bir kitap olarak adlandırılması bu tanıma örnek teşkil edilebilir. Sosyal medyanın getirmiş olduğu hızla birlikte, artık yetişmemiz ve sürekli bir takip etmemiz gereken bir dünya var. İzlenecek filmlerin ya da okunacak kitapların çok zaman almaması, bir an önce tüketilmesi beklenmekte. Son zamanların en çok ilgi gören yazarlarından biri olan Murat Menteş'in bir röportajında söylediği gibi: " Romanı saatte 300 km. hızla giden bir spor araba gibi tasarlıyorum." sözü bu duruma örnek bir bakıma. Murat Menteş'in kitaplarındaki aforizmalarla dolu ve yalın, akıcı dilinin genç okuyucu tarafından karşılılık bulması, en önemlisi de bir çırpıda okunup bitirilmesi bu anlamda önemlidir.


Sosyal medyada, özellikle Twitter'da insanların sıklıkla aforizmalar paylaşmaları da önemli bir duruma işaret etmektedir kanımca. Karmaşık ve çok katmanlı bir şekilde yazılmış bir kitabın tamamını okumaktansa, o kitaptan yapılan bir alıntı çok daha önemli bir hale gelmiştir. Sosyal medya hesaplarımızda inşa ettiğimiz avatarlar için çok  önemlidir o aforizmalar. O sözün paylaşılmasındaki ana dürtü, bir anlamda; cümlenin barındırdığı edebi derinlikle birlikte, paylaşan kişinin ruh hali ya da vermek istediği mesajla ilgilidir. Zaten aforizmaları paylaşanlar için o cümleyi kimin söylediğinden çok, esas olan  cümlenin ne kendisi için ne ifade ettiğidir. Bu bağlamda, insanların uzun uzun paragraflarla, karmaşık hikaye örgüleriyle pek ilgilenmedikleri, hatta bunları okumak için zamanları olmadığı söyleyebiliriz. Çeşitli sosyal platformlarda uzun metinler için kullanılan "özet geç" talebi bu tavrın en belirgin göstergelerinden biridir. Bu yalnızca edebiyatta karşımıza çıkan bir trend değil, aynı zamanda haber diline de yansımış bir olgudur. Foto haber gibi görselin büyük, yazının az olduğu haberlerin ilgi görmesi, haber metninin özetinin daha dikkat çekmesi, sosyal medyanın okuma alışkanlıkları üzerinde yapmış olduğu değişimlere örnek gösterilebilir.

Bununla beraber, sosyal medyanın getirisi olan bir başka özellikle ise artık okuyucunun pasif durumdan aktif duruma kayması. Twitter'da zekice yazılmış iletilerin çok dikkat çekmesi, kendi fenomenlerini oluşturması ya da bloglarında yazdıkları yazılarla meşhur olup kitap çıkarmış yazarlarla karşılaşmamız doğal artık. Sosyal medya her anlamda okuma ve yazma pratiğimizi değiştirmiş durumda. Geçtiğimiz senelerde, Twitter'da 140 karakterle hikaye yazma çabaları da bir anlamda bu değişime örnektir. Sosyal medyada oluşan bu yeni dünya, yazma pratiklerimizden edebiyata ya da genel olarak sanatın üretim biçimlerinden tüketim biçimlerine varana kadar değişimi zorunlu kılmıştır. Genç yazarları internetten arayan yayınevleri, çekmiş olduğu kısa filmlerle sosyal medya sayesinde meşhur olan genç yönetmenler, bu yeni duruma iyi birer örnek teşkil etmektedir.
Neticede yukarıda da belirttiğimiz gibi sinema ve edebiyat ilişkisi sinema tarihi kadar eskidir. Edebiyat anlatım tekniği olarak sinemayı etkilemiş, onun hikaye anlatım biçimlerinin derinleşmesini sağlamıştır. Sinema her zaman için iyi, orjinal senaryoya, hikayelere ihtiyaç duyacaktır. Bunun için de, bir gözü her zaman edebiyatta olacaktır. İkisi arasındaki bu ilişki hiç bitmeyecektir bir anlamda. Fakat burada önemli olan nokta sanat ürünlerine nasıl yaklaştığımızdır. Kültür endüstrisinin, ticari kaygıları ön plana çıkarıp, kitapların içeriklerini boşaltıp, salt eğlencelik haline getirmesi hem yapıtların kendisine zarar vermekte, hem de sinemaya zarar vermektedir. Diğer taraftan kitaba aşkla bağlanan, onu en iyi, en kusursuz şekilde sinemaya aktaran sinemacılar ise hiç kuşku yok ki o edebi esere olumlu katkılar yapacaktır. Sonuç olarak sinemada karşımıza çıkan her kitap uyarlamasında sanırım aynı cümleyi tekrar edeceğiz: " Ama kitabı daha güzeldi." Neticede insanın hayal dünyası kadar zengin bir şey yoktur kanımca.

Can Öktemer
* Bu yazı, Lacivert Dergisi'nin Mayıs-Haziran 2014 tarihli, 57. sayısında yayınlanmıştır.