31 Ocak 2012 Salı

Beni Böyle Sev Seveceksen (III)

 Ahlaksız Teklifin Cevabı

Siz, Esengül’ün Nuri Bazman adisinin teklifine verdiği cevabı beklerken, ben, Esengül’ü bekliyordum. Sabahleyin sözleşmiştik, mesai bitiminde o nefret ettiğimiz fakat menüdeki fiyatlarının cebimize uygunluğu sebebiyle tercih ettiğimiz kafede buluşacaktık. Fakat kendisi beni tam iki saattir bekletiyor, acaba arasam mı?

Kirlenmek Güzeldir

Esengül: Ne yaptım ben? Nuri nasıl kıydın bana?
Nuri: Ne diyorsun sen Esengül? Kendi isteğinle girdin koynuma.
Esengül: Orası öyle ama benim gibi saf ve temiz bir kızı nasıl kirletirsin?
Nuri: Yavrum, bir tanem kirlenmek güzeldir, çağırırsın Ayşe Teyze’yi seni bir ovalar geçer kirlerin.
Esengül: Hayvan, bir de espri yapıyor. Allah’ım kendimden utanıyorum iki kuruş için kendimi ne hale getirdim. Ben bu durumu Ferdi’ye nasıl açıklarım.
Nuri: Ferdi kim?
Esengül: Sevgilim.
Nuri: Eski sevgilim demek istedin galiba?
Esengül: Şu, durumda öyle gözüküyor. Galiba ben senden hoşlanıyorum.

Evet, duydunuz! Esengül çıkardı ağzından baklayı… Of, inanamıyorum 7 senedir sevgimizle büyüttüğümüz aşkımız… Kendisini fitnessa ve borsa endekslerine adamış iğrenç bir adam tarafından parçlandı.  Bundan sonra diyebileceğim tek şey şu: Getirin sazımı...

“Kim gelse geçse artık/bu kırık kalbimden can diye/dayan diye durdum, ey aşk/ben senden bahar umduydum/sen yine kış oldun uzun uzun “

Senin Aşkından Başka Bana Ne Gerek?

Esengül’ün beni ekmesi sebebiyle moralim bozulmuştu, hemen telefona sarıldım Esengül’ü aradım. Telefon uzun uzun çaldı ve en sonunda telefonuna cevap vermeyi becerebildi Esengül…

Ferdi: Esengül neredeydin? Niye beklettin beni? İnsan bir haber verir di mi?
Esengül: Ferdi, önce bir alo deseydin.
Ferdi: Bırak şimdi telefon bürokrasisini, neredeydin?
Esengül: Özel ders veriyordum, ayrıca neden böyle sorgular gibi konuşuyorsun?
Ferdi: Kızım, biz sabah sözleşmedik mi? Neden gelemeyeceğini söylemedin?
Esengül: Özel dersten sonra, Bazman’ların evinde oturdum, unutmuş olabilirim, ne var yani?
Ferdi: Ya, yeminle yok böyle bir şey arkadaş! Neyse kapat telefonu, durum daha vahim hale gelmeden.
Esengül: Sen çok değiştin Ferdi! Dolmuş şoförü olduğundan beri, bildiğin kimlik değiştirdin. Senden giderek soğumaya başladım, biliyor musun?
Ferdi: Ne? Sen ne dediğinin farkında mısın? Ayrıca şöforsem günahım ne? Ben ikimizin mutluluğu için gece gündüz direk sallıyorum, biliyor musun?
Esengül: Ne yapayım sallıyorsan? Bize bir hayrı dokundu mu? Dur, ben cevap vereyim, hayır dokunmadı.

Telefonları, karşılıklı şiddetle kapattık. Eve geldiğimde bilgisayarımı açtım, yanına da bir büyük... Elbette rakının samimi arkadaşları; haydari, arnavut ciğeri ve peynirde bize eşlik ediyorlar. Önce dinleyeceğim parçaları sıraladım. Neler vardı? İşte Müslüm Gürses, Orhan Gencebay vardı. Sonra Facebook’u açtım, şu anki ruh halimi yansıtan parçaları birer birer paylaşmaya başladım. Ardından Esengül’ün profiline baktım, hay bakmaz olaydım! Esengül, profilinde ilişki kısmını kaldırmış, beni de arkadaş listesinden çıkarmış. Olacak şey değil, sinirden ne yapacağımı bilemedim açıkçası. Sonra telefonuma Esengül’den bir mesaj geldi. Size aynen okuyorum gönderdiği mesajı;

Ferdi, kusura bakma yüzüne karşı söylemek isterdim bunları, fakat sen git gide tahamül edilmez bir adam olmaya başladın. Bu yüzden mesaj atarak bu ilişkiyi bitirmek istedim. Bundan sonra bu ilişki ikimize de hayır getirmez, zarar getirir. Ayrıca haberin olsun, ben Nuri Bazman ile beraberim bundan sonra. Kendine çok iyi bak…

İnanılmaz değil mi? Yedi senenin sonunda, böyle kişiliksiz bir mesaj ile ilişkimiz bitti! Hem de Nuri Bazman denilen iğrenç varlık yüzünden. Ben önce karşı mesaj atmak istemedim ama tutamadım kendimi ve ona şu mesajı yolladım;

“Olmasa mektubun yazdıkların olmasa/Kim inanır senle ayrıldığımıza/Sanma unutulur kalp ağrısı zamanla/Sanma unutulur kalp ağrısı zamanla/Her şeyi unutarak yaşanır sanma/Neydi bir arda tutan şey ikimizi/Birleştiren neydi ellerimizi/Bırak bana anlatma imkânsız sevgimizi/Sevmek birçok şeyi göze almaktır/Olmasa mektubun yazdıkların olmasa/Kim inanır senle ayrıldığımıza/Harcanmış zamanlar yeniden yaşanmaz ki/Geç kaldıktan sonra arama boşa“

Eminim bu mesajdan sonra, kendini toparlayamamıştır. Neyse sevgili okuyucu, ben büyüğün hesabını dürüyordum. Tadını çıkarta çıkarta değil de, isyan ede ede içiyordum rakıyı. Yanında bol sigara, kül tablası isyana etmeye bile başlamıştı kül birikintilerinden. Ben, iyice dertlenmiştim. Aldım elime sazımı, baktım Esengül ile beraber fotoğraflarımıza. Çok duygulandım Orhan Gencebay’dan “Dertler Benim Olsun” çalmaya başladım.

İnanır mısın, sevgili okuyucu? O an, ancak hayatın süprizlerine açık olanların yaşayabileceği bir şey gerçekleşti. Arkamdan bir ses, “Yanlış notaya bastın, evlat!“ dedi. Arkama dönmemle birlikte, karşıma Orhan Gencebay fizikli ve bıyıklı birisi dikildi; hatta şöyle söylemekte fayda var, karşımda direkt Orhan Gencebay vardı. Ben hem alkolün etkisiyle, hem de şaşkınlıkla:

Ferdi: Orhan Baba?
İlhan Perisi: Hayır, evlat ben ilhan perisiyim.
Ferdi: Nasıl ya? İlham perisi değil miydi o?
İlhan: O başka, ben başkayım.
Ferdi: Peki neden Orhan Gencebay kılığındasın, İlhan Perisi?
İlhan: Bu, senin beni hayal edişinle alakalı. Sen beni böyle hayal ettin, ben karşına böyle çıktım.
Ferdi: Şu anda, kafam trilyon biliyor musun? Dediklerinden hiçbir şey anlamadım.
İlhan: Şöyle söyleyeyim evlat. Biz seninle bir albüm çıkaracağız ve sen Türkiye’nin sayılı müzisyenlerinden biri olacaksın. Şimdilik ben gidiyorum, yarın tekrar geleceğim ve albüm çalışmalarına başlayacağız. Ayrıca o star yarışmasına katılacağız, haberin olsun.

İnanır mısınız, dediklerinden gerçekten hiçbir şey anlamadım. Hayır, çok da içmedim, 70’lik rakının yarısını tükettim. Yaşadığım kısa süreli şoktan çıkmak için hemen telefona sarıldım ve kankam Hido’yu aradım.
Hido, dakikasında eve geldi.  Sağolsun, o da, rakı ve bira ile dolu geldi. Evimiz ufak bir kıvılcım ile patlama noktasına gelmişti. İşte özlediğimiz ortam buydu.

“Hatalarına bir nilüfer/Sevgisizliğine bir kalp verdim/Artık geri ver/Geri veremezsin aldıklarını “

Hidayet: Abi, Facebook’ta gördüm, yengeyle ayrılmışsınız.
Ferdi: Hido, hem ayrılmışsınız diyorsun, hem de yenge diyorsun. Bu nasıl çelişkidir anlamadım.
Hidayet: Abi, sen gene uçmuşsun, kaç tane içtin ben gelmeden?
Ferdi: Bilmiyorum Hido, kafam çok karışık. Az önce ne oldu biliyor musun?
Hidayet: Yok abi, bilmiyorum.
Ferdi: Az önce, bana İlhan Perisi geldi
Hidayet: O kim abi?
Ferdi: Ya kim olacak, hani sanatçılara gelir ya, yardım şeysi.
Hidayet: İlham Perisi!
Ferdi: Ha ama bana gelen İlhan Perisi.
Hidayet: Nasıl abi? Bir yanlışlık olmasın.
Ferdi: Ya Hido, ne yanlışlığı? Adam, Orhan Gencebay kılığında geldi. Sana albüm yapacağım dedi. Sonra da gitti.
Hidayet: Abi, dur! Senin kafaya ulaşmak için seriye bağlayayım şu rakıları. Yeminle bir bok anlamadım.
Ferdi: Haydi, o zaman şerefe.

-Üçüncü Bölümün Sonu-

Can Öktemer

30 Ocak 2012 Pazartesi

Haftanın Çok Bilmişi #4: Ece Temelkuran


23-29 Ocak 2012- Özellikle Türkiye’den taşındıktan sonra üzerine giymeye çalıştığı “beynelmilel entelektüel” sıfatını, işinden olduktan sonra yalnızca İngilizce yazılar yazarak ve söyleşiler vererek iyice köpürtmeye çalışan Ece Temelkuran’ın Guardian’a yazdığı “Turkish journalists are very frightened – but we must fight this intimidation” adlı yazısıyla ülkesini sarmış olan “zalim” düzenin mağduru “cesur gazeteci” portresi çiziyor ve kendisini, bu ülkenin “yapı”sının gerçekten kurbanlarından birisi olmuş Hrant Dink’le aynı kefeye koyarak, referandum döneminde pek bir kızarak sorduğu soruyu kendine sordurtuyor: “Siz ne zaman bu kadar zalim oldunuz?

Fakat Temelkuran’ın yazdıklarından aklımızda kalanları bir çırpıda döktüğümüzde hiç de şaşırtıcı bulamıyoruz bu yaptığını. Şemdinli’deki Umut Kitabevi’nin bombalanmasının ardından bölgeye giden Temelkuran’ın, bölgeyle ilgili yazılarda takındığı üstten bakışla, suları ve ekmekleri olmayan insanların anadilde eğitim istemesine veya bölgede var olan “uyuşturucu baronlarının” zalimliğiyle JİTEM’i kıyasladığı yazılarını hatırlıyoruz.

Hiç de sivil olmadığı ayan beyan ortaya çıkan bir topluluğun davetiyle, “milliyetçi hezeyanla” devletin sembollerini kuşanarak koşturdukları “Cumhuriyet Mitingleri”ni, resmi ideolojinin “Kurtuluş Savaşı güzellemesi” retoriğini kullanarak aklamaya çalışmış ve hatta Hrant Dink için yükselen tepki gibi “vicdanlı” bir tepki olduğunu yazmıştı. New Left Review’a yazdığı “Flag and Headscarf” yazısında, bu kez “milliyetçi sanılıyor ama değil” mealinde desteklediği Mitinglere “milliyetçi bir dalganın ürünü” diyerek çark etmesini ama “sanki ülkenin başka sorunu yokmuş gibi başörtüsünü meclise taşıdılar” diyerek bir özgürlük mücadelesine hangi taraftan baktığını da hatırlıyoruz. Hatta aynı yazıda, bayrağı milliyetçiliğin, başörtüsünü İslamcılığın sembolü olarak eşlemesini, yani devletle bir özgürlük sorununu aynı kefeye koyduğunu ve solun en sıkıntılı ezberlerini, “1980’in siyasal İslam’ın önünü açtığı” nakaratını tekrarlayarak “Ah zavallı ben! Bu cenderede, nerelere gitsem?” sorularını sorması da hâlâ hafızalarımızda. Temelkuran, elbette ki bu yazısında, vakti zamanında Cumhuriyet Mitingleri’ne sahip çıktığından bahsetmiyordu.

“Eğer örtülü olmadığım için taciz edildiğim yerde benim yanımda olup başını sadece beş dakikalığına açarlarsa ben de o zaman başörtüsü örteceğim onlarla birlikte” gibi garip bir ilinti kurarak, başörtüsü mücadelesine destek vermeyi, kendisinin de başörtüsü takması olarak zannettiğini dışarı vuracak kadar “sözünü sakınmayan” ve devletin bir zulmüne karşı verilen mücadeleye ancak şartlı destek verecek kadar da “cesur” bir gazeteciydi o. “Şeriat” tehdidini ve “İran oluyoruz” çığlıklarını abartılı bulan mutedil Kemalistlere, servis ettiği Malezya benzetmesi de takdire şayan “öngörü”sünün sonucuydu.

2010 yılında çıkan Muz Sesleri romanıyla, devrimlerini güya sonuna kadar desteklediği Orta Doğu’ya ve Araplara attığı oryantalist bakış halen raflarda duruyor.  Daha sonra, HaberTürk’te Tunus’u bildirirken veya meşhur “Sınıfsız Domates” yazısında bölgeye nasıl da tekinsiz ve aşağılayarak baktığını gözler önüne seriyordu. Aşağılama demişken, desteklediği için gazeteden kovulduğunu savunduğu Kürt halkına, “Doğulu abaza erkeklerden oluşan bir güruh” bakışını, Yazarlar Kahvaltısı’ndaki tartışmanın bir tarafı olan Bejan Matur’a yazdığı şu satırlarla dillendirmişti:

Ama toplantıya katılan şair Bejan Matur, herhalde Başbakan’ın yargıyla olan kavgası sebebiyle Alatlı‘ya karşı “doğru” tarafı tutmanın iyi bir hamle olacağını düşünmüş olmalı ki, “Ben halk jürisini yeğlerim” demiş. Kürt, kadın, bekâr, şair bir kadın için enteresan bir girişim. Doğulu biri olarak başına bir halk jürisiyle neler gelebileceğini bilmiyor olamayacağına göre herhalde başka bir hedefi vardı Matur‘un.

Son olarak, kendisini eleştirdiği için BirGün tarafından sansüre uğrayan Dağhan Irak’a önce, “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde” anlamına gelecek tepkisini belli etmiş ve bu olay üzerine istifa eden Irak’a, “Gazetecilik budur, genç arkadaşım. Bir yazının nerede olacağına editör karar verir” diyerek, sisteme ve hiyerarşiye ne kadar “karşı” olduğunu ve hatta mazlumun ve mağdurun yanında duran ne kadar “vicdanlı” bir gazeteci olduğunu ele güne göstermekten geri durmamıştır.

Bu sıraladığımız notlardan da anlıyoruz ki, Ece Temelkuran, devlete olan yakınsamasını sosyalizan bir maskeyle, hem yurt içine, hem de yurt dışına “muhalif” olarak yutturma derdinde. Bu haliyle bile kendisini, gerçekten vicdanlı ve cesur bir yürek olduğu için öldürülen Hrant Dink’e benzetmesi, en hafif tabiriyle o sarsılmaz kendine güveni nedeniyle muvazene yetisini tamamen kaybetmesi ve koca bir izansızlık örneği. "Acı çeken 3. Dünya yazarının sadece ülkesinin günahlarını anlatmak üzerine kariyer inşa etmesi..." diyerek 70’lerden kalma ve buram buram oryantalizm kokan bu cümleyle kendini tarif eden Ece Temelkuran’a, bu cümle bile yeterdi ya “çok bilmiş” dememize, neyse.   

29 Ocak 2012 Pazar

Beni Böyle Sev Seveceksen (II)

Esengül Özel Ders Veriyor

Esengül, Cumhuriyet Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapıyor üç yıldır, fakat her öğretmen gibi o da, geçim sıkıntısı çekiyor. Emekli bir babası, ev hanımı bir annesi, liseye giden tembel ve iğrenç bir erkek kardeşi var. Esengül, ailenin ekonomik bütün yükünü sırtlandığı için, bu yükü hafifletmek adına zengin ailelerinin tembel ama biraz çalışsa iyi not alabilecek çocuklarına özel ders veriyor. Bu çocuklar arasında sosyetenin ünlü Bazman ailesinin küçük kızları Derin de var.

Esengül: “Dahi” anlamına gelen -de eki her zaman ayrı yazılır, tamam mı? Derinciğim anladın, değil mi?
Derin: Anladım hocam.
Esengül: Peki, Derinciğim ünsüz benzeşmelerine bakalım biraz da, ünsüz benzeşmesi nedir?
Derin: Şey… Hocam, sert sessizle “p, ç, t, k, f, h, s, ş “ ile biten kelimenin sonuna gelen ekin ilk harfini kendine benzetmesidir. Mesela fıstıkçı şahap’tan da anlayabiliriz.
Esengül: Of! Baya yorulduk değil mi?
Derin: Evet, hocam
Esengül: Ara verelim mi?
Derin: Valla iyi olur hocam.
Esengül: Kısa bir sigara molasından sonra, kaldığımız yerden devam ederiz o zaman.

Esengül, çantasından sigara paketini çıkarır, fakat sigara paketi boştur. Kendisine çok kızar.
Esengül: Hay aksi! Sigaram bitmiş
Derin: İçeri bakayım isterseniz, hocam içeride vardır.
Esengül: Yok çok da önemli değil Derinciğim, sağol…

Esengül’ün sigarasının bitişi, aynı zamanda ilişkimizin bitişi olarak da algılayabilir miyiz, sevgili okur?

Nuri Bazman

Derin Bazman’ın iğrenç abisi. Nuri Bazman sosyetik camianın bir numaralı playboyu. Aslında onu, bu satırlarda yerden yere vurmak lazım ama neyse delikanlılık biz de kalsın. Nuri Bazman’ı hikâyenin ilerleyen bölümlerinde daha yakından tanıyacağız ve daha çok nefret edeceğiz. İsterseniz koca bir sayfayı Nuri Bazman’a ayırmayalım.

Nuri Bazman, tüm iğrençliği ile altın kaplama sigaralığını, hayatımın anlamı Esengül’e uzattı.

Nuri: Buyrun, buradan yakın.
Esengül: Sağolun, teşekkür ederim.
Nuri: Rica ederim.

Esengül, alma o sigarayı! Olamaz aldı, o lanet adamın sigarasını. Ne yaptın sen Esengül?

Esengül’ün o sigarayı alması bizim kaçınılmaz sonumuzu hazırladı, belki de. “Ne olacak? Alt tarafı bir sigara aldı adamdan” diyebilirsiniz ama ben öyle düşünmüyorum. Ve şarkıya başlıyorum:

Küçük bir aşk yetiştirdim/Düzene yenik düştü/Ben sigara dumanının altında/Yana yana en sonunda kül oldum/Sen kibritin hiç yanmayan ucunda/Birinin hayatından geçmiş oldum…”

Nuri Bazman adisinin saldırıları bitmiyordu, altın kaplama sigaralığından sonra, arka cebinden görgüsüzlük simgesi yine altın kaplama mutfak çakmağını çıkardı.

Derin: Hocam izninizle, ben tuvalete gitmek istiyorum.
Esengül: Tabii ki, Derinciğim gidebilirsin.
Nuri: Git tabi!  Tuvalet önemlidir. İnsanın aklının en iyi çalıştığı yer sonuçta.

Nuri, kardeşinin tuvalete gitmesinden sonra hemen Esengül’e yanaşmaya ya da kaba tabirle ona asılmaya başlamıştı.

Nuri: Esengül Hanım! Ya da ne hanımı? Sana direkt Esengül demek istiyorum.
Esengül: Ben hanımı tercih ederim ama…
Nuri: Ya bırak şimdi resmiyeti! Sana direkt sen demek çok hoşuma gidiyor.
Esengül: Sizi ciddiyete davet ediyorum Nuri Bey.
Nuri: Bana resmi yazışma dili ile konuşma, çok itici oluyor. Ama sana iticilik de çok yakışıyor, biliyor musun? Maddi durumun kötü di mi Esengül? Ondan özel ders veriyorsun?
Esengül: Bu sizi hiç ilgilendirmez Nuri Bey.
Nuri: Sana reddedemeyeceğin bir teklifte bulunacağım, benimle tek bir gece karşılığında 30.000 dolar.
Esengül: Kendinize gelin, Nuri Bey iğrençleştiğinizin farkındasınız değil mi? Size şiddet uygulamadan lütfen gider misiniz?
Nuri: Tekrar bir düşün istersen teklifimi!

Bu adam nasıl bir insan ya! Sen nasıl benim sevdiğim kişiye ahlaksız teklifte bulanabilirsin? Peki Esengül, bu ahlaksız teklifi kabul etti mi dersiniz?  Ama içimde kötü bir his var, be sevgili okuyucu. Tamam ya kes! Bundan sonrasını anlatmak içimden gelmiyor. Of! Çok dertlendim.

Ferdi Ünlü Olma Yolunda

Az önce biraz sert çıktım, farkındayım ama ne yapayım? Canımız sıkkın, şu hayatta bir belimizi doğrultamadık ki.  Ne doğru dürüst bir işimiz oldu, ne de paramız.  Ondan sonra, arabesk dinleyince kıro oluyoruz, bilmem ne oluyoruz. Bu ekonomik durumumla Kenan Doğulu, Serdar Ortaç dinleyip bir yerlerimi mi yırtayım? Sen söyle, sevgili okuyucu.

Hidayet: Abi gazeteyi okudun mu?
Ferdi: Yok, okumadım Hido. Gazete okumuyorum, canımı sıkıyor.
Hidayet: Abi Kanal 66 şarkı yarışması düzenliyormuş.
Ferdi: Lan bıkmadı şu kanallar şarkı yarışması düzenlemekten. Kim düzenliyormuş, Acun mu?
Hidayet: Evet abi, nereden bildin? Ama bu diğerlerine pek benzemiyor.
Ferdi: Nasıl benzemiyor lan! Aynı format değil mi? Birileri şarkı söylüyor, hatta jürideki şarkıcılardan bile daha iyi söylüyorlar. Ama oradaki jüri hiçbir şeyi beğenmiyor. Böyle değil mi format?
Hidayet: Abi nereden bileyim. Ama jüride kim var biliyor musun?
Ferdi: Hülya Avşar.
Hidayet: Orhan Gencebay! Baba jüride!
Ferdi: Vallaha mı ya? Ya bilmiyorum Hido, ben öyle meşhur olma derdinde değilim biliyorsun. Amatör şarkıcılık benim daha çok hoşuma gidiyor.
Hidayet: Abi bir kez daha düşün, bu sefil hayattan yırtabilirsin belki bu yarışma ile.
Ferdi: Hido, bilmiyorum gerçekten, hem müzik piyasasının durumunu biliyorsun. Böyle bir piyasaya albüm getirmek istemiyorum, anlıyor musun? Ben korsandı, mp3’tü uğraşamam. Henüz Facebook’ta paylaşılmaya hazır değilim.
Hidayet: İyi abi sen bilirsin, ama aklında bulunsun atmayacağım, bu formu tamam mı?
Ferdi: Eyvallah.

-İkinci Bölümün Sonu-
Can Öktemer

28 Ocak 2012 Cumartesi

Beni Böyle Sev Seveceksen (I)

Neler Oluyor Bize?

Adım Ferdi Orhan, altı yıldır dolmuş şoförlüğü yapıyorum. Yıllardır vitesi ileri geri atmaktayım. Ben bu acı dolu ve Fazıl Say'ın asla anlayamayacağı arabesk hikâyemin anlatıcısıyım. Gönül isterdi ki, bu hikâyeyi Müşfik Kenter yüksek sesle okusun, derdimize dert katsın. Olsun varsın, hikâyenin kendisi bol acılı zaten. Bu arada unutuyordum sesim Allah vergisidir hani, dinleyene bir büyük bitirtir, övünmek gibi olmasın. Rahmetli  babam, bu yeteneğimi küçük yaşlarda keşfetmişti. Ünlü olmam için inşaatlarda yüksek sesle türkü okutmak mı, Unkapanı’na gidip dükkân dükkân dolaşmak mı istersiniz, hepsini yaptırdı ama ben okumak istiyordum. Okudum da. Özel bir bankada işe başladım ama içi çürümüş zihniyetlere tahamül edemedim. İşini erken bitirmek isteyen bir herif, bana rüşvet teklif edince… Kendimi kaybedip adamın ağzını yüzünü kırdım ve istifamı verdim. Ve baba mesleği dolmuşculuğa başladım.

Yataktan kötü kalkmamdan anlamalıydım, o günün kötü geçeceğini. Önce benzin fiyatlarının artması haberiyle bozulan sinirim, dolmuşta para üstü kriziyle daha da artmıştı...

Yolcu: Kaptan, para üstümü vermedin..
Ferdi: Efendim abi, ne oldu?
Yolcu: Kaptan, para üstümü vermedin galiba?
Ferdi: Galiba mı? Abi para üstünü aldın mı, almadın mı?
Yolcu: İşte onu tam olarak hatırlayamıyorum.
Ferdi: Hay Allahım, sabah sabah! Neyse abi vereyim para üstünü, ne kadar vermiştin?
Yolcu: 10tl galiba.
Ferdi: Gene galiba dedi. Abicim sen ne verdiğini, ne aldığını bilmiyor musun?
Yolcu: Ya ben hep böyleyim. Evden çıkarken ocağı kapattım mı, kapıyı kilitledim mi? Hiç emin olamam, biliyor musun? O yüzden, yine muallâkta kaldım.
Ferdi: Tamam abi, tamam ya! Gözünü seveyim sus! Veriyorum para üstünü!
Yolcu: Ama bu kadar asabiyet neden? Eskiden ne güzel muavinler vardı! Onlar toplarlardı parayı, hiçbir zaman böyle sorunlarla karşılaşmazdık.
Ferdi: Lan şeytan diyor, git dal şu dallamaya! Al lan paranı! Sus artık. Kaza yaptıracaksın. Muavinmiş, bilmem neymiş, Allahın salağı!
Yolcu: Lütfen doğru konuşun benimle, Kaptan Bey.
Ferdi: Konuşmazsam, ne olur? Beni Türk Dil Kurumu’na mı şikayet edeceksin, hıyar?
Yolcu: İneceğim ben. Sizi de şikâyet edeceğim.
Ferdi: Defol lan!

Normalde bu kadar sert çıkmam kimseye. Fakat bu aralar canım sıkkın biraz, sevgilim biricik aşkım Esengül’le aramız limoni. Bu sabah kötü başladı ya, 24 saat kötü gider. Saat yedi gibi işim bitti, Esengül’le buluşacaktım, saat sekiz gibi. Bari bu kötü gün iyi bitsin umuduyla, koşa koşa gittim Esengül'ün yanına. Esengül'le biz sekiz senelik uzatmalı sevgiliyiz. Maddi koşullar yüzünden ancak geçen sene sözlenebildik. Bu matematik orantılarına bakacak olursak, tahmini sekiz sene sonra da nişanlanmış olucağız. Aman Allah göstermesin, gerçi sözüm var Esengül'e, bu yaz evleneceğiz inşallah. Esengül ile bulaşacağımız yere gittiğimde,  o henüz gelmemişti. Kendimi bir an için, sabahki yolcu gibi hissettim. Acaba geç mi kalmıştım da sinirlenip gitmişti? Bu kuşkular, beni “acaba başka birisi mi var?” paranoyasına kadar götürdü. Cep telefonumla onu arayayım dedim, kontör kalmamış iyi mi? Nereye gidiyor lan bu kontörler? Hah! Geliyor işte Esengül'üm!

Ferdi: Esengül'üm ne oldu? Suratın neden asık böyle?
Esengül: Bizim karşı komşu vardı ya, Mualla… Evleniyormuş haftaya.
Ferdi: Hadi be! Allah mesut etsin, bahtiyar etsin.
Esengül: Ferdi, ben beklemekten sıkıldım ya! Böyle bekle bekle, nereye kadar? Çeyizimin modası geçti, bütün arkadaşlarım evlendi. Hatta bazıları evlendi boşandı, tekrar evlendi. Biz daha geçen yaz sözlendik, bu kamplubağa hızıyla gidersek biz ancak ölünce evleniriz.
Ferdi: Ben sanki istemiyorum senle evlenmek, canımın içi. Ama ben ne yapayım? Bak bugün benzin-mazot fiyatları yine artmış. Bir belimizi doğrultamadık ki…
Esengül: Bunlar hep senin aşırı dürüstlüğünden kaynaklanıyor Ferdi, mis gibi işin vardı. Sırf rüşvet verdiler diye. Gittin istifa ettin, cânım bankacılıktan.
Ferdi: Ederim tabii! Böyle şeyler benim karakterime ters, haram para yiyemiyorum. Hem sen de en az benim kadar idealistsin, dershanelerde çalışmıyorsun.
Esengül: Boşver beni, hem adamın verdiği paranın haram olup olmadığını nereden biliyordun ki?
Ferdi: Almam kızım, ben rüşvet falan. Haram lokma yemem yemeyeceğim, TAMAM MI???
Esengül: Bana, sesini yükselterek konuşma, tamam mı?
Ferdi: Sen de artık iki de bir şu para mevzunu açma! Ne zaman buluşsak, para da para… Yeter ama artık, sen ne kadar kapitalist bir insan oldun ya!
Esengül: Demek artık, beni böyle görüyorsun ha! Öyle olsun, ben gidiyorum Ferdi.
Ferdi: Nereye?
Esengül: Sana ne? 100 lirayla buluşacağım, tamam mı? Hoşça kal!
Ferdi: Esengül, Es... Gitme!

Neler oluyordu böyle? Ne kadar kötü bir gün geçiriyordum, durumu unutmak için acil alkol nakline ihtiyacım vardı. Kankam, can yoldaşım Hidayet'i aradım hemen.

Mutfak Meyhane Bu Hayat Bize Haram Oldu

Meyhaneye gidecek kadar bile param yoktu, anasını satayım.  Eve girer girmez, hemen Hido’yu aradım. Annem ve babam vefat edince, bu evde tek başıma yaşamaya başlamıştım ve bu sessiz ev benim üstüme üstüme geliyordu. Acil Hido ve rakı takviyesine ihtiyacım vardı.  Hido’yu aramamla gelmesi bir oldu. Hemen ortalıkta temiz havayı kirletmeye başladık, üst üste yakılan sigaralar ve devrilen 70’likler…

Hidayet: Takma kafana be Ferdim! Hayat böyle bir şey değil ki be!
Ferdi: Nasıl takmayayım Hido, aşığım, seviyorum diyorum. Esengül bana para diyor. Sonra diyorum kendi kendime, “Bana Kaderimin Bir Oyunu mu?” “Başka ne olacaktı ya?” diyorum, “saftirik Ferdi” diyorum, kendi kendime. Bu karı beni şizofren yaptı Hido!
Hidayet: Abi, ne desem boş.
Ferdi: Bıktım artık Hido yaşamaktan.
Hidayet: Abi senin şarkın gelmiş, bir söyle de rahatla istersen.
Ferdi: Tamam anasını satayım…

-Birinci bölümün sonu-

Can Öktemer

27 Ocak 2012 Cuma

Belgin Uğursu-By’B: 'Ankara müzisyeni yaftasıyla gurur duyuyorum'

Kısaca kendinizden ve müziğinizden biraz bahseder misiniz?
Kısaca By’B derler ya da Tek kişilik Orkestra Belgin diye anılırım. “Tek kişilik orkestra” projemle bütün enstrümanları tek tek ve üst üste kaydedip onlardan bir orkestrasyon müzik yaratmaya çalışıp, bunu da sahnede sergilemeye çalışıyorum. Kullandığım pedallar sayesinde bütün enstrüman seslerini verebiliyorum. Biraz teknolojiyle alakalı bir proje…

Bu projeye ne zaman ve nasıl başladınız?
Projeye başlayalı üç yıl oldu.  Müzik teknolojileriyle çok ilgili bir insandım; hatta sırf müzik teknolojilerini ve pedallarını öğrenmek için müzik mağazasında çalıştığım bile olmuştur. Üç yıl önce, müzik grubumdan ayrıldıktan sonra, kendi başıma bir şeyler yapmak istedim. Sesleri üst üste kaydederek o anda bir şeyler üretmek, o anda müzik üretmek ve onu sergilemek istiyordum. Loop station diye bir pedalla başladım. Loop station denilen cihaz, ne çalarsanız çalın kaydeden ve o zamanlar Türkiye’de pek fazla bilinmeyen bir cihazdı. Fakat kulağım grup müziğine çok alıştığı için kendi müziğimde sesler zamanla yetmemeye başladı. Tek gitar tarzda çalıp vokal yapmak beni tatmin etmemeye başladı. Davul sesi olsun, gitar sesi olsun, basgitar sesi olsun; özellikle bas gitar sesi çok arzuladığım bir şeydi. Her şeyi kaydedebileceğimi biliyordum, basit bir anahtarlık ya da bir kutu bozuk para sesini bile kaydedip bunu canlı bir performansa dönüştürebileceğimi.

Sonuçta bu şekilde başladı tek başıma müzik yapma çabasıyla başladı. Sonra bir gün bir baktım, 2,5 sene geçmiş ve etrafım cihazlarla dolu, artık taşıyamıyorum. Yaptığım müzik giderek karmaşıklaşıyor. O noktada durdum ve ‘ben ne yapıyorum?’ dedim. Cihazlarım eksik olduğu için fazla elektronik sesleri kullanamadığımdan “All in One Show” ismini koyduğum şovumu, sound olarak çok geliştirdiğimi fark ettim ve cihazlarımın toplam 80 kiloya ulaştığını da. Bu nedenle projenin adını “Full Sound Show” olarak değiştirdim. Bu yaptığım şeye ben, “Canlı Altyapılı Şov” diyorum. Bunu, bu şekilde benim tarzımda olduğu gibi sahnede sergileyen yok. Bunu ben kendim kafamdan ürettim. Cihazların hepsini de kendi başıma kullanmayı öğrendim ,geriye bir tek sound hakimiyeti ve sıkı aranjeler yapmak kaldı. Bir altyapı var ama o altyapıyı canlı olarak ben o anda icra ediyorum.O nedenle bu tarz canlı müzik yapmaya “Canlı Altyapılı Şov’’ adını taktım. Aslında birçok kişiye de ön ayak oluyorum ama insanlar henüz böyle bir iş yapmaya uzak bakıyorlar. Eğer yaparlarsa buna “Canlı Altyapılı Şov’’ diyebilirler.  Fakat şu anlık Türkiye’de tekim.


Peki, grup müziğini kısıtlayıcı mı buluyorsunuz?
Aslına bakarsanız tek başıma yaptığım müzik daha kısıtlayıcı, çünkü bütün o sounda hâkim olmak zorundayım. Aynı anda dört beş pedala basıyorum ve soundu sürekli kontrol ediyorum. Kendi sistemin içinde mikserlerim ve ekolayzırlarım var. Bu yüzden, her parçayı da coverlayamıyorum. Parçanın coverlanması için üst üste tekrar eden ritimler içermesi gerekiyor. En azından ritm tekrar etmesi ve bir anda alakasız bir ritme geçmemesi lazım. Rock müzik parçalarını biraz zor coverlayabiliyorum, çünkü ritimler sürekli değişiyor ve bir anda başka bir ritme geçebiliyorlar. O enerjiyi de ben veremiyorum. Rock müziği de çok seviyorum ve o enerjiyi kirletmek istemiyorum. Tabii ki yinede çabalıyorum Rock müzik coverlamaya ama daha çok yabancı pop müzik parçaları coverlıyorum. Fakat Süleyman Bağcıoğlu ve In Rock grubuyla bu tarz bir şey yapmak istiyorum, çok güzel olacağını düşünüyorum. Henüz bu projemden bahsetmedim kendilerine, Pink Floyd- Money parçasını onlarla ortak bir şekilde coverlamak ve dünyaya duyurmak isterim.

Dünyada başka bir örneği var mı? Tek başına müzik yapan birileri?
KT Tunstall var.  Gitarla birkaç akort kaydediyor ve üzerine birkaç dizi vokali efektsiz olarak kaydederek, ayağıyla da ritim tutuyor. Müziği bu kadar yani, fazla değil. Imogen Heap var, o da sadece vokalini kaydediyor. Dub Fx var mesela; Dub Fx en iyi örneği, sadece kendi sesini kullanarak üst üste tekrar ederek loop stationda bunu yapıyor. Onunla benzer sistemi kullanıyoruz. Örnekler çoğaltılabilir elbette.

Ritim tekrarlaması dışında parça seçerken başka kaygılarınızda oluyor mu?
Aslında pek yok. Çünkü her parçayı coverlayabildiğimi gördüm. Ritim tekrar etmese bile, ben o parçayı farklı bir formatla, başka bölümleri tekrar edecek şekilde, ritmi katmayarak işin içine dâhil edebilirim. Kendi istediğim şeyleri çalmaya çalışsam da şöyle eleştirilerle karşılaşıyorum: Pink Floyd - The Wall parçasının coverı, biraz elektronik gibi olmuş veya uymamış diyenler oluyor. Yani bu yönde tek kaygım, insanların beğenip beğenmesi…

Artık Gökhan Kırdar ile çalışmaya başladınız. Bir araya gelmeniz nasıl oldu?
Gökhan Bey, beni internette görmüş. Facebook’taki sayfama üye olmuş. Daha sonra bana mail attı. Gerçekten Gökhan Kırdar olduğundan emin olamamıştım başlangıçta, beni incelemiş ve benimle ne tür çalışmalar yapabileceğine dair planlar yapmış. Beni müziklerini yaptığı bir dizide çıkardı, ardından konserlerinde sahne almaya başladım. En çok dikkatini çeken şeyin, canlı olarak elektronik bir şeyler yapmaya çalışmam olduğunu söyledi ve bu anlamda beni yetenekli bulduğunu söylüyor. ‘Can’t Love Anyone’, Gökhan Kırdar’ın 2012 de başlattığı bir film projesi, bu projede de bulunacağım, fakat özellikle Seven Stars projesi kapsamında ele alınıyorum şu an.

Peki bu bir albüm projesi mi? Yoksa konser projesi mi?
Seven Stars projesi LooPus adı altında Gökhan Kırdar’ın prodüktörlüğünde yurt dışına yönelik elektronik vb müzik alanlarında bir star-name yaratma projesi. Bu kısmı direkt benim imajımı, benim şarkılarımı ve Gökhan Bey’in bana oluşturacağı soundun benimkiyle karışımını ilgilendiriyor. Bunun dışında, Gökhan Kırdar’ın konserlerinde çıkıyorum ama haftalık programımıza da bakacağız.

İstanbul’da nerede çalıyorsunuz?
İstanbul’da birçok yerde sahne aldım. Mayotte’de haftalık program şeklinde sahne aldım. Alt, Pulp, Factory Balans Brau, Line gibi mekânlarda ise konserlerim oldu. Hayal Kahvesi Bistro’da tekrar konserlere başlıyoruz. Artık tamamen İstanbul’a taşındığım için konserlerim de sıklaşacak tabi ki.

Pazartesi günleri, Ankara Twister’dasınız değil mi?
Evet, pazartesileri Twister’dayım. İstanbul’a taşınsam dahi burayı bırakmayı düşünmüyorum, burada kendi projemi çalmaya devam edeceğim. Çünkü bu işi ben burada geliştirdim ve üç senedir burada çalıyorum. Neredeyse burada başladım diyebilirim. Aslında Yolcu Rock Bar’da başladım. Bana en çok fırsat veren mekân ise burası oldu, kendimi en çok burada geliştrdim.

Fatih Korkmaz, “Ankara’da yaşamak biraz evde yaşamak“ demişti onunla yaptığımız röportajda. Siz katılıyor musunuz bu tanıma?
Tabii ki katılıyorum. Ben burayı hep şöyle gördüm, ben İstanbul’da doğdum, büyüdüm, sonra okul için buraya geldim. Amacım okul değildi, amacım müzik yapmaktı. Sadece farklı bir şehir olsun, ben istediğim müziği yapayım özgürce diye düşündüm ve daha sonra bir dönem burasının gerçekten evim olduğunu hissetmeye başladım. Fakat her kişinin evden çıkıp bir dışarıya çıkıp piyasaya atılma vakti gelir. Benim de o vaktim geldi bu sene,  o yüzden geri dönüyorum İstanbul’a ve biraz da üzülüyorum döndüğüm için. Bütün çevrem, bütün arkadaşlarım, önemli müzisyen abilerim var burada. Hepsini çok seviyorum, bu yüzden, Ankara biraz evim gibiydi.

Ankara’nın Rock müziği açısından canlı bar performansı açısından merkez olduğu söylenir. Elektronik müzik için de aynı şeyi söyleyebilir miyiz?
Tam olarak bununla alakalı bir şey diyemem. Fakat şöyle bir şey var burada, elektronik müzik yapma şansınız hâlâ pek yok. Burada insanlar bu tip müzik çalan yerlere gitmiyorlar. Saklıkent’te elektronik müzik anlamında öyle güzel etkinlikler düzenleniyor ama insanlar gitmiyorlar. Daha eğlenceli şeylere gidiyorlar. Ama Rock müzik için bence kesinlikle Ankara. Elektronik için bilemiyorum henüz İstanbul’u görmedim. Oraya gittiğimde de, bana hep şüphe ile bakıyorlar. Bir kız çocuğu Ankara’dan çıkmış geçmiş, ne yapabilir ki diyorlar, sonra gerçekten iyiymiş diyorlar. Ankara müzisyeni yaftasını yiyorsunuz ve bu çok güzel bir şey, bununla çok gurur duyuyorum. 


Gökhan Kırdar gibi yenilikler dışında, başka bir yenilik var mı müziğinize dair? Ne yöne doğru kendinizi geliştirmeye çalışacaksınız?
DJlik projem var ama henüz maddi olarak altyapısını sağlayamadım. Bunun adını da “Full Up Show” koydum. Bütün herşeyi kafamda tasarladım. Bu iş olursa, dünya çapında bir DJ olma ihtimalim var ama bunu şimdilik rafa kaldırıyorum, çünkü Türkçe parçalar yazmaya başladım. Gerçekten tutacak şeyler yapabileceğime inanıyorum. Dönem dönem yaşıma göre yaptığım farklı işlerle adımı duyuracağım. Ayrıca bilgisayar ortamında yaptığım ürettiğim müzikler konusunda kendimi geliştiriyorum bir yandan. Şu an bilişim sektöründe cep telefonu oyunları için müzik besteciliği yapıyorum, ileride ise hiç ara işlere dalmadan jingle, belgesel müziği vs değil de, direkt film müziği yapmak istiyorum. Fakat Türkiye’de alışılagelmiş filmlerden ziyade, özellikle fantastik bilim kurgu ya da korku filmleri müzikleri yazmak istiyorum. Kaldı ki, şu an ürettiğim oyun müziklerimin çoğunda bu havayı estiriyorum. Kafamdaki bir diğer proje ise Türkiye’de ün yapmış bir metal grubuna senfonik altyapılar hazırlayıp parçalarını yeniden arkalarında bir senfoni orkestrası varmışçasına aranje etmek. Tabi bunun için öncelikle çalışmalarımın ilerlemesi ismimin de kanıtlanması gerekir. İstediğim şey yalnızca sahnede ve göz önünde olmak değil, zaman zaman müzikal anlamda arkadaki insan olmak...

Yetenek Sizsiniz programına neden çıkmak istediniz?
Yetenek Sizsiniz’e çıkmamı isteyen genellikle çevremdi. Ben de, madem bu işi tek başıma yapıyorum, bunu bir belgeleyeyim diye düşündüm. Başkasının gelip “bu işte tekim” demesini engellemek istedim aslında. Çıktım oraya ve “bakın bunlar benim eserim, bu müzik benim” dedim. Bu formatı imzaladım bir bakıma.

Size bir kapı açtı mı program?
Şöyle bir kapı açtı, böyle bir süre boyunca konserlerimiz dolup taştı. Konser teklifleri gelmeye başladı.  Afişlerime “Yetenek Sizsiniz Belgin” yazılmaya başladı. Bu benim çok da hoşuma gitmedi açıkçası. Çünkü benim bir müzisyen çevrem vardı. Ankara’da birebir tanıdığım bu önemli müzisyenler, “bu kızın burada ne işi var?” gibi düşünmüş de olabilirler belki. Böyle bir eksisi de oldu sanırım.

Ankara’da sizin özel bir dinleyici kitleniz oluştu mu?
Evet oluştu, çok güzel bir dinleyici kitlem var. Ve zaten beni İstanbul’da en çok üzen şeylerden biri de bu. Geliyorlar ama henüz bana ait bir kitle yok. Ama burada hemen böyle bir kitleyi oluşturduk. Burada müzikten anlayan bir kitle var. İstanbul’daki durum daha farklı orada daha çok eğlencelik müzik arıyorlar. Çok eğlenceli olmadığı takdirde, farklı işleri sindirmeleri daha zor.

Yanılmıyorsam Eskişehir’de ve Antakya’da da sahne aldınız. En iyi seyirci kitlesi nerede?
Eskişehir’de inanılmaz bir seyirci vardı. Hiç unutmuyorum orayı, çok ilgiliydiler, oradaki insanlar. İki ay önce Antakya’ya gittiğimde, orada da inanılmaz bir kalabalık vardı. Ama “Yetenek Sizsiniz Belgin” şeklinde bir ilgi vardı. Teyzeler bile duyup gelmişti.

En yakın konseriniz ne zaman?
3 Şubat İstanbul Hayal Kahvesi Bistro‘da. 8 Şubat Taksim Nina Bar’da. 15  Şubat’ta İzmir’de konserimiz olacak. “Tek kişilik orkestra” olarak... 

Can Öktemer-Emre Can Dağlıoğlu

23 Ocak 2012 Pazartesi

Haftanın Çok Bilmişi #3: Ertuğrul Özkök


15-22 Ocak 2012- Bu haftanın “çok bilmişi”ni seçmek, geçtiğimiz iki haftaya nazaran daha zor oldu. Kendi verdiği “örgüt yok, devlet var” kararının “içine sinmediğini” açıklayan Hrant Dink Davası Hakimi Rüstem Eryılmaz, “Hrant Dink cinayetiyle ilgili hükümetin payına düşen her şeyin yapıldığını” belirten Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve “ABD Büyükelçisi geldiği ve liberal şovuna dönüşeceği için” Hrant Dink’in cenazesine bile gelmedikten 5 yıl sonra lütfederek bu yılki anmaya teşrif ettikten sonra, Hrant Dink’in yaşarken yanında olan arkadaşlarıyla, bir avuç gönüllüden oluşan Hrant’ın Arkadaşları oluşumunu birbirine karıştıracak kadar cahil olan TKP ile sol.org, bu haftanın gözdeleriydi. Hele faşizmine mutat olduğumuz Türk Solu dergisinin, Hrant Dink “vatan haini” olduğu için, “ölümüne üzülmediklerini” yinelemeleri ise, “çok bilmişlik”in çok ötesinde bir tavırdı.

Ama biz seçimimizi, hiçbir şey olmamış gibi yüzsüzce Hepimiz Ermeni değiliz kardeşim diye bir yazı yazan Ertuğrul Özkök’ten yana kullandık. Bu ülkede yaşanan tüm yüz karası olaylarda medyanın rolüne dönüp baktığımızda karşımıza illa ki çıkan bir isim Ertuğrul Özkök. Ahmet Kaya’nın ölümüne giden yolu, yalan haberler, sahte fotoğraflar ve “Vay Şerefsiz” gibi alçakça başlıklarla açan kişi de; 30 canın yittiği 19 Aralık Katliamı’nı "Devlet girdi" manşetiyle duyuran kişi de; Merve Kavakçı, seçildiği gibi başörtüsüyle Meclis’te yer almak istediği için onu linç etmeye çalışan kişi de; 28 Şubat’ta medyanın yürüttüğü psikolojik harekatı yöneten kişi de; başörtüsü yasağına karşı verilen 411 oyu, “411 el kaosa kalktı“ manşeti ve yüzüne haberin özeti yapıştırılmış başörtülü bir kadın fotoğrafıyla veren kişi de ta kendisidir. Hepimizin bildiği gibi, Hrant Dink cinayetinin yolunu açan Sabiha Gökçen haberini önce köpürten, sonra da Genelkurmay’ın ültimatomunu büyük puntolarla veren gazete de Hürriyet’ti.

Özgeçmişinin köşe taşlarında bu haberler varken, Hrant Dink Davası’nın sonucuna “verilen tepkiyi haklı bulmasına” inanmamızı beklemesi ziyadesiyle acınası Özkök’ün. Hele ki, tam da cinayetin ertesinde, davanın sonucuna bire bir uyacak şekilde, “kahvedeki milliyetçi gençlerin münferit eylemi” mealinde bir yazı yazmışken… Bu samimiyetsizliğine, empati dolu bir sloganı yanlış bularak tüy dikmekten de geri durmuyor. Özkök’e hatırlatalım, o hâlâ Azgın Azınlık gibi nefret dolu manşetler atan “Türkiye, Türklerindir” gazetesinde yazıyor. Belleğimizde bıraktığı izler ziyadesiyle net. Bunlar hâlâ ortalık yerde dururken, “Ben Türk’üm diyerek, çoğunluk kimliğinin altında Hrant Dink cinayetinin peşini bırakmamak daha birleştirici bir tavırdır” diye akıl satmasını, “çok bilmiş” diyerek karşılayarak hakkında söylenecek güzel lafları, bu işin üstatlarına bırakıyoruz. Fakat yine de not düşelim, Özkök bir noktada haklı. Onun gibi devlet zihniyetlilerin “çoğunlukta” olduğu bir ülkede yaşamak, gerçekten de çok “ürkütücü”.          

16 Ocak 2012 Pazartesi

Haftanın Çok Bilmişi #2: Hrant Dink Davası Savcısı Hikmet Usta


8-15 Ocak 2012- Bu ülkenin adalet terazisi daha en başından hilelidir. Mahkeme salonlarını aklınıza getirin. En yukarıda, devletin cisim bulduğu en büyük ikon, Mustafa Kemal… Onun hemen altında, karar verici mekanizma, hâkimler… Ve hemen yanlarında, esasında devlete karşı tek tek tüm vatandaşların hakkını savunması gerekirken, yanlış kurulmuş bir denklemle safı belirlenmiş “devlet”in savcısı… Önlerinde ve elbette ki daha aşağıda ise devletle kuşanmış bu salonun tüm ağırlığını üzerinde hisseden bir davalı/davacı… Hele bir de davalı veya davacının, bu devletin bir apparatusu/uzantısı olduğunu düşünün. “Adalet” adı verilmiş soyut kavramın, doğru yeri bulup doğru şekli almasının şansı ne kadardır? “Bu salondan adalet çıkar mı?”

Türkiye’deki çoğu dava gibi, Hrant Dink Davası’nın savcısı da, yukarıda çizilen tabloya denk düşüyor. Aslında, davanın bitmesine bir kala yaptığı açıklamalarla, biraz daha farklı olduğunu ortaya koyuyor. “Hrant Dink’in ‘soykırım’ demesine bile izin verilmediğini” söyleyerek, “fikir özgürlüğü” konusunda en absürt yöntemlerle Fransa’ya fırça atmaya çalışan devletlu zihniyete, çok değil, 6-7 yıl önceki geçmişi hatırlatıyor. “Terör örgütünün kaos planının parçası” diyerek, cinayetin “kandırılmış” bir grup milliyetçi genç tarafından değil, karmaşık ilişkiler ağının merkezinde yer alan sağlam bir “yapı” tarafından planlandığını işaret ediyor. Fakat konuşmak yetmiyor. Hele ki, davanın seyrini değiştirecek ve derinleştirecek yetkilere sahip bir savcıysa bu konuşan, bu cümleler ancak abesle iştigal etmekle yetiniyor. İnsanların aklına şu soru geliyor: Madem cinayetin, bir örgüt işi olduğunu biliyorsunuz, neden bu örgüt soruşturmasını sadece Trabzon’la sınırlı tuttunuz ve niye ihmalleri ve kasıtları apaçık ortada duran kamu görevlilerine karşı elle tutulur hiçbir ceza öngörmüyorsunuz?

Bunun da cevabını veriyor Sayın Savcı ve son duruşmada, “Cinayeti devletin eylemiymiş gibi değerlendirmek yanlıştır, çünkü bu, devleti katil ilan etmektir, bir garabettir!” diyerek, gönlünde yatan aslanı açıklıyor. Ferhat Kentel’in dediği gibi, bu toprakların geleneğidir, bu devlet “Dersim'de öldürür, darbelerde öldürür, darbeleri hazırlamak için hazırladığı provokasyonlarda öldürür, faili meçhullerle öldürür, Uludere'de öldürür ama ‘devlet adam öldürüyor’ diyemezsiniz, dedirtemezsiniz.” Bu geleneğin hiç şaşılmayacak şekilde devamı olduğu ve biz, adaleti tesis etmesini, canı yakılandan yana olmasını beklerken, o, bu zihniyeti somutlaştırarak, “devlet”inin tarihine bu derece vâkıf olduğu (!) için, bu haftanın “çok bilmiş”i Hrant Dink Davası savcısı Hikmet Usta…

10 Ocak 2012 Salı

"Nil'in en güzel kuşu" İbrahim Aslan'a...


Arapça edebiyatın bir koca çınarı Mısırlı yazar İbrahim Aslan, 7 Ocak’ta göçtü gitti. Elbette ki, Türkiye’de kimsenin ruhu bile duymadı. Eğer 2011 İstanbul Kitap Fuarı’nın onur konuklarından biri olmasaydı, böyle bir beklentim olmayacaktı. Fakat buna rağmen hayatını kaybettiği haberi, edebiyat odaklı sitelerde dahi yer almadı. 

77 yaşındaydı, 1935’te Mısır Sufilerinin kutsal mekânlarından biri olan Tanta şehrinde doğdu. Kısa bir süre sonra ailesi, Giza piramitlerinin gölgesindeki İmbaba şehrine taşınmış. Hayatının çoğunu bu şehirde geçirdi. Kahire'nin zenginliğinden nasibini almamış bu şehir, adeta onun edebiyatının yönünü belirledi. Zamanı hiç geçmez ya, yine de Mahfuz sonrası olarak adlandırılan bir edebiyat kuşağının, 60 neslinin bir üyesi olarak parladı. 67'deki son İsrail yenilgisiyle geleceğe dair ne varsa yitiren bir rejimin üzerine yıkıldığı bu kuşağın yazdıkları da, bu umutsuzluğun ve öfkenin yansımasıydı. Arapça edebiyatın en iyilerinden kabul edilen Üzgün Melek'te (İngilizceye Heron [Balıkçıl Kuşu] ismiyle çevrildi) 1977 Ekmek İsyanı'ndaki insanları anlattı, Aslan. 99'da Nil'in Serçeleri'yle devam etti, sıradan insanların hayal kırıklıklarını, yaşayamamışlıklarını ve yoksunluklarını aktarmaya. Bu umutsuzluk halinin 2011'de yıkıldığını ahir ömründe görmeyi, ona verilmiş en büyük hediye sayıyordu. Arap halklarının önlerindeki "korku bariyerleri"ni yıkmasıyla gururlanıyordu.

Ünlü Filistinli şair Murid Barguti'nin dediği gibi, "Nil'in en güzel kuşu" terk etti bu diyarları ve Arapça edebiyata dair hafızanın ve kültürün büyük parçalarından biri daha koptu. Yine de Bilal Fadıl'ın dediği gibi, "Bir yazar okunduğu sürece ölür mü?" 

Emre Can Dağlıoğlu

9 Ocak 2012 Pazartesi

Haftanın Çok Bilmişi #1: Yılmaz Özdil

1-8 Ocak 2012- Elbette ki Yılmaz Özdil’e bu haftaki Sayın Kaçakçı yazısı üzerinden söylenecek en hafif tabir olacak, “çok bilmiş”. 35 insanın hayatı üzerinden yaptığı çirkin hayvan cinselliği benzetmesi ve ortada bu kadar yok olmuş can ve akan bu kadar kan varken, “vicdan”ını rafa kaldırarak yazdığı yazı üzerine söylenecek çok güzel laflar var. Bu kadar acı söz konusuyken, en azından susabilme izanına sahip olabilseydi, yazıda üzerimize boca ettiği insaniyetten yoksun fikirlere bile tahammül edebilirdik. İşe yaramaz ya, biz yine de, “haftada iki kereden ayda 15 bin lira kazanıyor” diye üfürdüğü kaçakçıların hayatının ne koşullarda geçtiğini, Yaşar Kemal’in sınır köylerinde yaşadıklarından, Fakir Baykurt’un, Bekir Yıldız’ın hikâyelerinden veya Uludere’ye taziye ziyaretine giden tanıklardan öğrenmesini tavsiye edelim. 

Ulus-devletlerin çizdiği muhayyel sınırların insanları akrabalarından, topraklarından, tarlalarından ve ihtiyaçlarından ayıramayacağı, idrakine sığmayacak olabilir. Çünkü o devletine, onun çizdiği sınırlara ve onun yarattığı ve refaha erdirdiği insan tipine tapıyor. Fakat bu ülke, “devlet dersinde” öldürülen “meçhul çocukların” altında yattığı “kara bir mermer”den başka bir şey değil. Ama bu mermere sahip olabilmenin büyüsüyle gözleri kör olan ve “kalbi kuruyan” Özdil’in hayatının tek gerçeği, her şeyiyle yine o “devlet” denen yapı. Bu gerçeğe olan güveni de onu “bildiğini” sanabilmesine ve bunu açıkça ve utanmazca dışarı vurabilmesine sebep oluyor. Bu da, Bülent Somay’ın belirttiği gibi en “tehlikeli” insan tipine dönüşmesine yol açıyor: “bilmediğini bilmeyen insan”…