23 Ekim 2011 Pazar

Zico’nun ustalığı ile Milla’nın dansı

Futbol engindir. İki kale arasına sığmak istemez. Şansı yaver giden futbolseverler bunun farkına erken varır, fakat o andan itibaren içlerinde açgözlü bir boşluk oluşur. Bu boşluğu bastırmanın en lezzetli yollarından birisi de futbolun edebiyatını keşfetmektir. Pek muhtemelen, kâşifi bu yolun başında iki kitap bekler: Futbol Asla Sadece Futbol Değildir ile Gölgede ve Güneşte Futbol.

Futbol Asla Sadece Futbol Değildir bizleri kara kıtadan Arjantin’e kadar dünyanın dört bir yanından, futbolunu önemsemediğimiz yaşamların veya nasıl yaşadıklarını önemsemediğimiz futbol diyarlarının içerisine sokuyor. Kuper, içine girdiği dünyalar üzerine kapsamlı araştırmalar yapar, en uygunsuz soruları sormaktan çekinmez ve tespitlerinde acımasızdır. Bu esnada sahada az vakit harcar; kitabın ilgi alanı daha çok kulüplerin yönetim masaları, taraftarların organize olduğu barlar ve devletlerin müdahaleci bürokrasisidir. Kitap gerçekçiliğinden ödün vermese de, ümitsiz de değildir: futbolun en çaresiz zamanlarda bile insanların mutluluk hakkını koruyan bir mabet olabildiğini vurgular.

Galeano ise Gölgede ve Güneşte Futbol’u kendi deyimiyle “futbol dilenciliği”ne adamıştır. Bu kitap, estetik oyunların kısa ama görkemli hükümdarlığıdır. Galeano da yeri geldiğinde diktatörlerin futbolla flörtleri, fanatizm ve ırkçılık gibi konulara girer. Yine de bu kısımlar Kuper’in kapsamlı incelemeleriyle eş tutulabilecek bir amaçla yazılmamıştır: kitap futbol topu etrafında seyreder ve gollerin üzerinde durak verir. Galeano için güzel futbolun geldiği yerin önemi yoktur. Yine de ezilenlerin yendiğini görmek için dua eder, futbolu bilinçsiz bir güç gösterisine çeviren ve onların susamışlığını kâra dönüştürenlerin hayal kırıklıklarından zevk aldığını da saklayamaz.

İki yazarın bakış açılarında birbirlerine karşı bir üstünlükten söz etmek yanlış olur: birisi olanlarla yüzleşmemizi görev edinirken, öbürü ise romantik futbol özlemimizi gidermeye çalışıyor. Fakat bir noktada Kuper’i eleştirmek kaçınılmaz: Yazar, kitap boyunca eleştirdiği egemenlerin dilinden sıyrılamaz. Örneğin, Avrupalıların Afrikalıları bir köle misali hor gördüğünü hiç sakınmadan söylerken, Türkiye baskısı için kaleme aldığı önsözde İstanbul için “üçüncü dünya şehri” diyerek oryantalist bir tutum takınır. Aynı zamanda Güney Amerika ve Avrupa’ya öykünme olmadığı sürece hiçbir zaman güzel futbol oynanamayacak söyler. Öbür yanda Galeano ise anlatımını çoğunlukla Güney Amerika ve Avrupa’yla sınırlandırmış olmasına rağmen, bir gün Japonya’nın “Doğan Goller İmparatorluğu” olarak da anılmasını ümit eder.

Futbol edebiyatının bu iki kült kitabının fanatizmden uzak, sakin suları belki de bu bunaltıcı günlerimizin bir serinleticisi olur. Gölgede Güneşte Futbol’daki Garrincha’nın kıvrak çalımları ve Zico’nun dingin ustalığını lezzetini alırken, Futbol Asla Sadece Futbol Değildir’den Gascoigne’in gözyaşlarının ve Milla’nın dansının arkasındakileri öğrenmenin tadını çıkartırsınız.

Sertan Şentürk



Bu yazı, Agos Kirk/Kitap'ın Eylül 2011 sayısında yayınlandı. 

30 Eylül 2011 Cuma

Gençlerbirliği-Ankaragücü: Bir Ankara Derbisi


25 Eylül Pazar günü, Ankara’da heyecansız bir derbi yaşandı. Heyecansız diyorum, çünkü Gençlerbirliği ve Ankaragücü’nün ligdeki pozisyonları icabı, yönetimlerindeki zafiyetleri ve bu iki Ankara takımının tarihsel rekabetsizliği, maçı sıradan bir lig maçı hüviyetine dönüştürmüş durumda. Türkiye Süper Ligi’nin bu sezonki halini biliyorsunuz. 3 Temmuz’dan evvel “ezelden beri” temiz olan ülke futbolunun üzerine şike bulutları çöktü, hem de ne çökme… Futbolun temiz yüzleri, şimdi hapishanede. Ankaragücü ve Gençlerbirliği ise şike soruşturmasının biraz uzağında kalan takımlar arasında. Elbette her iki takımdan futbolcular emniyete gidip şike dolayısıyla ifade verdiler. Özellikle Fenerbahçeli Emre Belözoğlu’nun Ankaragücü’nden Kaan Söylemezgiller’e attığı mesaj uzun süre tartışıldı.

Fakat her ne kadar şikeden iddialarından uzak kalsalar da, yönetimlerindeki zafiyetler nedeniyle lige en sorunlu başlayan takımlar arasında yer alıyorlar. Ankara’yı yaklaşık on senedir yöneten Melih Gökçek, dünyadaki futbol ülkeleri arasında başkentlerinden şampiyon çıkaramamış tek ülke olan Türkiye’de, bir ilke imza atmak için yola çıkmıştı. Önce Ankaraspor’u denedi, büyük isimler, büyük hocalar geldi ama olmadı. Sonra Ankara’nın yüzyıllık geçmişine sahip köklü kulübü ve taraftar sayısı fazla olan Ankaragücü’nü denedi. Sevgili oğlu Ahmet Gökçek bu iş için biçilmiş kaftandı. Ankaragücü hızla büyük atılımlar yaptı. Fransa ile Avrupa şampiyonluğu yaşamış Lemerre geldi takımın başına, sonra Slovak Milli Takımı’nın çok önemli futbolcuları takıma transfer edildi. Yetmedi, küme düşürülen Ankaraspor’un bütün oyuncuları hemen hemen Ankaragücü’ne geçti. Sonuç, büyük bir hüsran… Bu hazinli hikayenin sonu yönetim değişikliği ile sona erdi. Uzun yıllardır Ankara’yı “harika” belediyecilik anlayışı ile yöneten Melih Gökçek futbolu yönetmeyi becerememişti. Ankaragücü’nü büyük karmaşa bekliyordu. Bu sezon başında, Ankaragücü’ndeki yönetim karmaşası yüzünden takımdan öncelikle teknik direktör Mesut Bakkal ayrıldı, daha sonra yıldız futbolcular takımı bir bir terk etmeye başladılar. Sapara ve Vittek, Trabzonspor’a; Sestak Bursaspor’a transfer oldular. Takdir ederseniz ki, bu futbolcular Ankaragücü’nün takım omurgasında başı çekiyorlar. Mesut Bakkal’ın yerine son dakika hoca değişiklerin en önde gelen ismi Ziya Doğan getirildi. Ayrılan yıldız futbolcuların yerine ise kimse gelmedi. Sadece Mesut Bakkal döneminde disiplinsiz davranışları nedeniyle kadro dışı bırakılan Serdar Özkan ve Teo Weeks affedildi. Ziya Doğan bu tip kaotik durumlarından zaman zaman olumlu sonuçlar alabilmiştir ama ağırlıklı olarak Ziya Doğan’ın yönettiği bu kaos içinde ki takımlar sene sonu küme düşmüşlerdi.

Gençlerbirliği ise her zamanki klasiğini devam ettirmiş, takımın en iyi iki oyuncusu Mustafa Pektemek ve Orhan Şam’ı büyük takımlara kaptırmıştı. Geçmişte de aynı durum meydana gelirdi; fakat İlhan Cavcav büyüklere kaptırdıkları oyuncuların yerini kolaylıkla doldurabilirdi. Son yıllarda ise Gençlerbirliği’nde de bir istikrarsız boy göstermeye başladı. İlhan Cavcav, takımdan ayrılan bu iki yıldızın yerini doldurabilecek kimseyi almadı. Geçen sene takımın başındaki Ralf Zumdick ile yollar ayrıldı. Yerine Giray Bulak ile anlaşıldı; fakat bu anlaşma da Haziran ayında bozuldu. Yerine Belçika tecrübesi bulunan Fuat Çapa ile anlaşıldı. Eline yaş ortalaması 20 civarı olan bir kadro verildi. Bu kadroyu, ligde tutması istendi. Aslında İlhan Cavcav futbol aleminde futbolcu simsarı olarak bilinir. Zamanında 100 milyara aldığı Geremi’yi 2 milyon dolara civarı Real Madrid’e yollayabilme başarını göstermiş bir başkandan bahsediyoruz. Sıradan ve taraftarı olmayan bir Ankara takımı olan Gençlerbirliği’ni büyüklere çelme takan her sene büyük bonservis bedelleriyle birkaç oyuncusunu büyük takımlara satma becerisine getiren bir başkandan bahsediyoruz. İlhan Cavcav, o iş bitirci ticari zekasını son yıllarda biraz yitirmiş gözüküyor. Gelen giden oyuncu sayıları fazlalaşmış ve hoca istikrasızlığı hızla artmaktaydı. Geçmiş yıllarda üst sıraları zorlayabilen Gençlerbirliği son yıllarda düşmemeye oynamaya başlamıştı. Bu sezona da zaten bu beklentiyle girdi, Gençlerbirliği takımı. İlhan Cavcav sezon öncesi takımıyla ilgileneceği yerde şike davasında adı geçen takımların avukatlığını yapar hale gelmişti. Bu avukatlık ona büyük zarar verdi. Özellikle de takımına zarar vermiş gözüküyor.

Maçın oynanacağı 19 Mayıs Stadı’na doğru, sevgili dostum Emre Can ile yola koyulduk. Bizdeki derbi heyecanını çevremizde bulamıyorduk. İstanbul derbilerinde maçın başlamasından saatler öncesinde, stadın çevresinde beklenmeye başlanılır. Ankara derbisinde ise maç başladıktan sonra bile girseniz yer bulabilirsiniz. Çehresini tarihi eser titizliğinde koruyan ve git gide pas tutmaya başlayan 19 Mayıs Stadı’na girdik. Girişte artık dönmekte zorlanan turnike karşıladı bizi. Bilet sırası olmadığı için son derece rahat bir biçimde stada girdik. Üstlerimizi arayan özel güvenlik ellerimizdeki pet şişelere el koydu, ceplerimizdeki bozuklukları ise şimdi siz çekirdekte çıtlarsınız diyerek dokunmadılar. Boş tribünlerden sahayı en güzel gören yere çöreklendik.

Ev sahibi olan Gençlerbirliği’nin tribün grubu Alkaralar yerlerini almaya başlamışlardı. Gençler yönetiminin acımasızca aldığı kararla numaralı tribün bilet fiyatının 50 lira olması sebebiyle numaralı tribünün bütün çıplaklığı ile karşımızda duruyordu. Isınmalarını tamamlayan iki takımda sahaya çıkmaya başladılar. Alkaralar önce kendi takımlarını alkışlamaya çağırdılar. Sonra sahalarımızda ender değil, hiç görmeye alışkın olmadığımız bir biçimde Ankaragücü’nü de tribüne çağırdılar ve onlar lehine tezahüratta bile bulundular. Romantik futbolseverlerin bayılacağı türden bir atmosfere dönüşmüştü. Gençlerbirliği’nin taraftar yayılmacılığının ligdeki diğer takımların bu kadar geri kalmasındaki sebep biraz da bu olsa gerek. Tanıl Bora’nın da işaret ettiği gibi ana düsturu efendilik olan bir kulübün bu çağda kolay kolay kendine taraftar bulması mümkün olmasa gerek. Ankaragücü taraftarları da yerlerini aldılar. Özellikle 90’lı yıllar tezahüratı olan “Seviyoruz işte var mı diyeceğin?”i kulakları sağır edercesine söylediler.

Taraftarların romantizmi ve maça karşı heyecanları futbolculara yansımamış bir vaziyette maç başladı. Ben ve sevgili dostum Emre Can, bir bardaklık çekirdek aldık. Biliyorsunuz ki, çekirdek çıtlamadan maç izlenmez. Maç, o kadar heyecansız başladı ki, topun kaleyi bulması için bir hayli beklemek zorunda kaldık. Biz ise üstümüz başımız çekirdek pislikleri ile dolana kadar çılgınca çekirdek çitliyorduk. Derken Gençlerbirliği’nin golü geldi. Gençler’in son altyapı mamulü Soner Aydoğdu’nun biraz da Ankaragücü’nün barajının yardımıyla frikikten attığı gol ile Gençler hesabı açtı: 1-0. Sahadaki mücadele zaten yavaştı, gol ile birlikte bu yavaşlık daha da artmaya başladı. Bir tek, Ankaragücü’nün tek iyi oyuncusu Tisdell’in tek başına 10 kişiyi çalımlamaya çalışarak atmaya çalıştığı gol çabaları, bize maç izliyoruz havası veriyordu ki, Gençler tribünü bir anda karıştı. Maçtan önce methiyeler düzdüğümüz Gençler tribünde kavga bizi çok şaşırtmıştı. Bu kavga maçtan sıkılan bünyeler için ilaç niyetine geldi. Yeşil sahadan çok tribünleri izler olduk. Heyecanın hası oradaydı. Kavganın nedeni daha sonra ortaya çıktı. Alkollü bünye ile maç seyretmeye gelen isimiz alkolikler birkaç taraftara sataşmış ve ortalık bir anda karışmıştı. Maçta tempo ise git gide düşüyordu. Ziya Doğan’ın gol yese bile savunma güvenliğini bırakmayan takımı karşısında Fuat Çapa’nın tempo yapıp kontraya çıkamayan takımın maçı tatsız tuzsuz bir halde devreyi bitirmişti.

Biz ise stat ritüellerinin hepsini yapmaya yemin etmiştik bir kere. Statların her türlü malzemeden çalınmış bir şekilde pişirilen köftelerinden aldık bu sefer. Köftelerin lezzeti onun pisliği ile doğru orantılı olduğu kesindi. Maçın ikinci yarısına Gençler aynı kadro, Ankaragücü ise Serdar Özkan takviyesiyle çıkmıştı. Bir dönemin Türk futbolunun geleceği olarak gösterilen Serdar Özkan… Ankaragücü’nün bu dar kadrosuna dahi giremiyordu. Ankaragücü ikinci yarıya daha etkili başladı. Biz ise köfteden sonra  yine çekirdek yemeye başladık. Bir bardak bizi kesmemişti, çekirdekçi abiden çekirdek çuvalını satın almıştı. Bu sırada, Ankaragücü etkili gelmeye başlamıştı. Gençler ise inatla kontraya çıkamıyordu. Maçın tam böyle biteceğine kesin gözle bakılırken, Serdar Özkan anlamsız bir şekilde rakibine acımasızca tekme atarak takımını 10 kişi bıraktı. Maçı izleyen herkes Gençler hanesine üç puanı koymuştu bile. Futbol Tanrısı’nın ise çalışma stili bambaşkaydı. Oyunda her an bütün dengeler değişebilirdi, onun yardımıyla ya da canı isterse. Serbest atış kazanan Ankaragücü, Gençler kalecisi Özkan’ın da marifetiyle Rajnoch’un şutuyla skoru dengeledi: 1-1. Gecekondu tribünleri golden sonra “Seviyoruz işte var mı diyeceğin?” tezahüratını daha şiddetli söylemeye başladı. Maç da tam bu ara bitti. Ankara derbisi sessiz sedasız bir şekilde berabere bitmişti. Maç öncesi oyunun bu şekilde temposuz ve heyecansız şekilde olacağını az çok tahmin edilebiliyordu. Futbol Tanrısı’nın dokunuşunu bekleyen hayalperestler ise umutlarını bir başka derbiye bıraktılar.

Can Öktemer

21 Ağustos 2011 Pazar

Hakikaten Antakya nasıl Hatay oldu?

İlber Ortaylı, 14 Ağustos’ta Milliyet Pazar’da çıkan Hatay’daki Büyük Görgüsüzlük yazısında çok doğru bir noktaya temas ederek, şehrin yaklaşık 2300 yıllık ismi olan Antakya’nın unutturulmaya çalışıldığından dem vuruyor. Ancak tabi ki bazı şeyleri es geçerek…

İlk önce Ortaylı’nın maddi hatasıyla başlamak gerekir ki, kendisi Antakya isminin 5000 yıllık bir geçmişi olduğunu söylüyor. Fakat Antakya ismi, M.Ö. 313 yılında Büyük İskender’in önemli komutanlarından Selevkos Nikator tarafından babasını onurlandırmak için şehre verilmiş. Sevan Nişanyan’a göre, Türkçedeki kullanımı da bu isme uygun değil, Antakya ismi Türkçeye Arapçadan geçmiş ve bu isim, bölge Türkiye’ye geçmeden kısa bir süre önce değiştirilmiş. Ortaylı’nın yaptığı vurgu ise, 1936 yılında bölgenin isminin değişmesi döneminde, “Hatay” isminin tarihsel kökenini açıklarken kullanılan “Hitit Türklerinin yurdu” tezinin hesabına uygun düşüyor. Türk Tarih Tezi’nin resmi tez olarak kabul edildiği döneme rastlayan bu isim değişikliğine tarihsel kılıf bulma çalışmaları, Antakya’nın 3600 yıllık Türk yurdu olduğunu öne sürüyordu. Zaten Mustafa Kemal de, 1926’da Adana’da yaptığı konuşmada bölgeden “40 asırlık Türk yurdu” olarak bahsetmiştir.  Bölge için bu isim, o dönemde kullanılan “Hattena” adından esinlendiği söylenerek, bizzat Mustafa Kemal tarafından konulmuştur. Yani Ortaylı’nın belirttiği gibi, şehir “Hatay” ismini edilgen bir şekilde “almamış”, bu isim şehre “verilmiş”tir.

Bunun hikâyesi ise Antakya’nın Türkiye’ye geçiş serüveniyle çok ilgili. Osmanlı döneminde ve sonrasında İskenderun Sancağı olarak bilinen bu bölge, 9 Eylül 1936 yılında Fransa ile Suriye arasında imzalanan ve Suriye’ye bağımsızlık veren anlaşmada yer almaması sebebiyle statüsüz kaldı. Bunun üzerine dönemin Türkiye medyasında bölgeyle ilgili yoğun çalışmalar başladı ve sorun “milli mesele” statüsüne yükseldi. Mustafa Kemal, 1 Kasım 1936’da Meclis’te yaptığı konuşmada, “hakiki sahibi öz Türk” olan “Antakya, İskenderun ve ahalisinin mukadderatı”nın Türkiye’nin meselesi olduğunu vurguladı. Türkleştirme çalışmalarının bundan sonra başlaması şaşırtıcı bir gelişme değilse de, Mustafa Kemal’in bu konuşmada “Hatay” ismine vurgu yapmaması ismin daha verilmediği anlamına gelir. Yani daha sonra Hatay Devleti’nin cumhurbaşkanı olacak Tayfur Sökmen’in Çankaya Köşkü’ne çağrılarak, “Antakya-İskenderun ve havalisinin ismi bundan böyle Hatay’dır” talimatının verilmesi, aynı yıl içinde bundan sonraki bir zamana tekabül eder. Yine aynı yıl içinde, bölgedeki Türk cemiyetinin ismi de “Hatay Erginlik Cemiyeti” olarak değiştirilir. Bu değişiklik uluslararası kamuoyuna pek yansımaz. Özellikle Fransızca metinlerde ve daha sonra bağımsız devlet kurulana kadarki resmi belgelerde, bölge “İskenderun Sancağı” olarak anılmaya devam eder.

27 Ocak 1937’de Cenevre’de toplanan Milletler Cemiyeti, Sancak’ın bağımsızlığını kabul etmiş ve bir seçimle nüfus çoğunluğunun tespit edilmesine karar vermiştir. Bu karar doğrultusunda Türkiye, Antakya’yı Türkleştirme çalışmalarına hız vermiş ve Sancak statüsünde izin verildiği gibi, Antakyalı olan veya Antakya’da doğmuş olanları Antakya’ya gitmeleri için teşvik etmiştir. Bunun için resmi görevliler iki yıl ücretli izinli sayılmıştır. Sancak’ın temel yasasında Türklükten ayrı bir statü sayılan Nusayriler de, resmi yazışmalarda, “Türk kültüründen fakat anadilini kaybetmiş” kategorisine alınarak, Türklük bilincinin kazandırılması için gayriresmi yollardan maddeten de desteklenmişlerdir.  

Aynı zamanda, 1928’de Halep’te misyonu “Türkçülüğü yaymak” olan ve Türkçe yayınlanan Vahdet gazetesinin sahibi Nuri Genç, Mustafa Kemal’in direktifiyle 1938’de İskenderun’a gelir ve Hatay gazetesini çıkarmaya başlar. Fransızlar hakkında yazdığı bir yazıdan dolayı kapatılan bu gazete, yayın hayatına bir süre Kemalist Hatay ismiyle devam etmiş, daha sonra Hatay ismini yeniden kazanmıştır. Türk kesiminin Hatay ismine yaptığı bu vurgu, bağımsız devlette yapılan seçimler sonucu çoğunluğun ele geçirilmesiyle resmiyete bürünmüş ve devletin ismi haline gelmiştir.

Kısacası, Antakya’nın isminin silinmeye çalışılması, Ortaylı’nın vurguladığı gibi bir “görgüsüzlük” değil, tam da “sözde” diyerek aşağıladığı gibi “milliyetçi bir idari tedbir” ve Türkleştirmenin bir parçasıdır. Zaten Türkiye’ye geçiş yapmadan önce nüfusun yaklaşık %20’sini oluşturan gayrimüslimlerin şu anda bir avuç kalmalarını Türkleştirme etmeni olmadan açıklayamayız. Ortaylı bunu reddetse de, kendisi Antakya’ya “bir kavmin” sahip olmasının iftihar kaynağı olacağını söylemekte beis görmüyor. Fakat bu unutturma çalışmasının, tam da bu medeniyete “bir kavmin” sahip olması için yapıldığından habersiz gibi görünüyor. Zira kendisi, Antakya’nın Türkiye’ye geçiş sürecini bütün boyutlarıyla bilmediğini itiraf ediyor. Ama bütün boyutlarıyla hâkim olmadığı bu meselede, Ermeni halkının Antakya’daki varlığına hiç değinmeden geçecek kadar da, resmi söylemlerden haberdar.

Emre Can Dağlıoğlu


Bu yazı, 20 Ağustos 2011'de Taraf gazetesinde yayınlandı.

9 Ağustos 2011 Salı

“her şeyden öte… kimseden nefret etmem ben…”

O coğrafyaya can veren Nil’in kuzeye doğru akışı, Arapların alın yazısı olur bir süre sonra. Osmanlı hükümranlığıyla yüzyıllar boyu süren bu süreç, Arapların Nahda dediği Aydınlanma döneminde daha da hızlanır. Rifat Tahtawi ile entelektüellerin yolculuğu başlar. Güney’deki diyarlarına geri gelseler de, ruhları Kuzey’de kalmıştır artık. Fikri bölünme, ruhsal bölünmeyi de beraberinde getirir. Her kuşak hem emperyalizm öncesi, hem de emperyalizm sonrası kuşaktır. Yükselen bağımsızlık sesleri, beraberinde ancak seküler milliyetçiliği ve despotizmleri getirir. Yükselen baskın muhalefetinse, bir ayağı nefret dolu bir Garbiyatçılıkta durur. Çöl giderek daha da çoraklaşır. Samir Kassir’in “Arap talihsizliği” dediği dönem gelir çatar. Kuzey, anti-modern bulduğu her öğeyi, bir etnik kökene ve bir coğrafyaya etiketler. Fikri bölünmüşlüğü, yaşatılan zulümler, fakirlik ve açlık daha da derinleştirir. Tek hâkimi güneş olan çölde, bir vaha belirir: Arap Baharı…

Arap Baharı’nın yeşerttiği umut, bir yazarı hatırlatır bize. Eşikte kalmış bir kuşağın, dünyaca ünlü olsa da, Türkçede pek tanınmamış bir siması: Tayyip Salih. Nil’in doğduğu çölün dünyaya armağanı, Sudanlı bir Müslüman siyah… Ne emperyalizmden Aydınlık doğacağına inanmış bir Nahdacı, ne de “en iyi bizdedir ve bizdendir” diyen bir Garbiyatçı… Arada kalmış bir ruhun ve bir fikrin, yerellikten beslenerek evrensele uzanan eşikte kalan Peygamberi…

1929’da Kuzey Sudan’da Bedevilerin, Arapların ve Siyah kabilelerin yaşadığı bir köyde doğar. Ailesi, ileride eserlerinin mikrokozmosu olacak bu küçük köyden, Sudan’ın en büyük şehri ve Kuzey Sudan’ın şu andaki başkenti Hartum’a taşınır. Üniversite eğitimini buradaki Gordon Memorial’da tamamlar. Bu fakir ülkenin ona verecek bir şey kalmadığından, onun da Kuzey’e göç mevsimi gelmiştir artık. Bağımsızlıktan 3 yıl önce, 24 yaşında İngiltere’ye gider, uluslararası ilişkiler bölümünde okur ve Arapça çıkan El Mecelle gazetesinde çalışır. Bir süre için Sudan’a döner ve yeni kurulmakta olan bu ülkede öğretmenlik yapar. Fakat hayatını sonuna kadar etkileyecek yabancılaşmışlık hissi onu toprağından koparır. Anglo-Sakson kültüre, kendini kabul ettirir Sudanlı, Londra’daki BBC’ye geçer ve Arapça Servisi’nde görev alır. Daha sonra, Katar Enformasyon Bakanlığı’nın başında görev alır. Sudan’dan uzak geçen ömrünün sonraki durağı Paris’teki UNESCO’dur. Körfez ülkelerinin UNESCO temsilcisi olarak görev yapar. Ömrünün son demlerinde, Güney’den havalanan bu göçmen kuş, Sudan’a dönmek ister ama kalbi kırıktır. Soykırımın kanına bulanmıştır toprakları. Göçmenliğini, sürgünle taçlandırır. Londra’ya geri döner ve bu dünyaya, 2005’te Kahire’de yapılan Arap Romanı Konferansı’nda aldığı “Çağdaş Arap Edebiyatı’nın En İyi Romancısı” payesiyle, 2009 yılında veda eder. Yaşadığı 70 yıldan geriye çok az eser kalmıştır. Bu yüzden, yaşamını edebiyata adamamakla çok suçlanır. Aslında yazdığı tek roman bile, bu ömre yetmiştir: Kuzey’e Göç Mevsimi (Türkçesi 1982’de Adam Yayınları’nca Göç Mevsimi ismiyle yayınlanmıştır). Bunun yanı sıra, Zeyn’in Düğünü (Türkçesi 1985’te İnsan Yayınları’nca aynı isimle yayınlanmıştır) isimli bir uzun hikâyesi ve Bir Avuç Hurma (A Handful Dates), Bandarşah (Bandarshah) ve Wed Hamid’in Palmiye Ağacı (The Doum Tree of Wad Hamid) isimli öyküleri yazmıştır.


Başyapıtı Kuzey’e Göç Mevsimi, adı üzerinde bir hicret romanıdır. Salih’in kendi hayatında olduğu gibi, Hz. Muhammed’inki gibi Asr-ı Saadet’le biten bir yolculuğun değil, Hz. İsa’nın yürüdüğü çile dolu bir yolun romanı… Hayatı Salih’inkini andıran, İngiltere’de eğitim görüp, Sudan’a öğretmenlik yapmaya gelen isimsiz bir anlatıcı tarafından anlatılır tüm hikâye. Romanın başında, ailesine ve toprağına uzun bir aradan sonra kavuşmanın mutluluğunu yaşayan bu anlatıcı, köyde daha önce görmediği bir adamda garip bir şeyler sezer. Onun bir şeyler sakladığından şüphelenir ve hep bu gizemi kovalar. Ta ki bir sarhoşluk gecesine kadar…
Mustafa Said’dir o karakter. Babası, o doğduktan kısa bir süre önce ölmüş, sömürgecinin eğitim misyoneri onu bulana kadar annesinin yanında yaşayan Said, o sarhoşluk gecesinde, mükemmel İngilizce aksanıyla okuduğu bir şiir kaçırır ağzından. Hikâyesini anlatmak zorunda kalır anlatıcıya. Eğitim misyoneri onu okula davet ettiği gün hayatı değişmiştir. Annesinin yanından ayrılır ve eğitim görmeye başlar. Hızla soğurur öğretilenleri. Okulda fark yaratır. Bursla Kahire’ye yollanır okula devam etmesi için. Orada İngiliz bir aile olan Robinson çiftinin himayesinde yaşar. Mrs. Robinson’a âşık olur ve hayatının çizgisi bir kez daha kırılır. Kuzey’e âşık olmuştur artık, onu elde etme hayaline kapılmıştır. Mükemmel bir aksanla İngilizce konuşur. İngiltere’ye doğru yola çıkar. Salih, Said’in olduğu geminin Londra’ya yanaşmasını efsanevi bir biçimde anlatır. Said için her şey yabancı olsa da, suyun sesi ve köpükleri tanıdıktır. Geldiği yerleri çağrıştırır. Hikâyesi de, su da son bulacaktır. Ona hayat veren bir tanıdığın kucağında…

Diğer oryantalist anlatılardaki gibi, Kuzeyli kadınların arzu nesnesine dönüşür, ama bir farkla. Said, egzotik bir hayvan değildir sömürgecinin gözünde. “Kafatasındaki keskin bıçak”, herkesi hayran bırakır. Kısa zamanda ekonomi profesörü olur. Renk ayrımına karşı çıkan İngiltere solunda kendine esaslı bir yer edinir. Ama kalbi soğuktur “Siyah İngiliz”in. Diğer anlatılardaki gibi, Kuzeyli kadınların gözünü açtığı, dünyayı tanıttığı ve modernize ettiği bir vahşi değildir. Kadınları bir av olarak görür ve beş tanesinin kanına girer. Dördünün intiharına sebep olur ve birisini, eşini, kendisi öldürür. İşte o an, Şimal’le Cenup arasındaki kadim kavgayı kaybeder. Çünkü eşinde vücut bulan Kuzey onun aklını çelmiş, kendine tutsak etmiş ve kendini öldürtmüştür. İngiltere’nin en ünlü hukukçuları, onun için bir mahkeme salonunda toplanır. Aslında istediği zaferi kazanmıştır. O salonun, “sömürgecisi” artık odur, 100 yıldır eşi görülmemiş bir şiddete maruz kalan topraklardan gelmiş eğitime ve her halükarda Kuzey’e muhtaç Siyah bir vahşi, emperyalist asilzadeleri kendini hâlâ dinletmektedir. Ama her zamanki gibi kaybeden odur, çünkü Siyahlığı sayesinde bağışlanmıştır ve sadece yedi yıl hapiste kalacaktır. Hapisten sonra, tüm dünyada huzuru arar Said, gitmediği yer kalmaz. Sonunda, anlatıcının köyüne döner ve evlenir. İki çocuğu olur ama Kuzey’in damarlarına enjekte ettiği “zehir” kanındadır hâlâ. Her ne kadar makul görünse de, köyde de duramaz Said, kendini Nil’in taşkın sularına bırakır.

Anlatıcı da, yeni kurulan ülkesinin eğitim programı için yollardadır. Durmadan aklına Said düşer. Said üzerinden ülkesini düşünür, velisi kılındığı Said’in karısı ve çocuklarını düşünür. Ne Garp tipi modernist bir devlet örgütlenmesini evla görür ülkesi için, ne de köyün Said’in karısı ve yeni eşinin ölümüne sebep olan tutucu siyasetini… Onun için esas olan, yerelin merkezi birebir etkilediği bir sistemdir, köydeki en cevval iş insanlarından Mahcub’u cesaretlendirmeye çalışır bu yolda ama başaramaz. Çünkü o bir yabancıdır artık. Said’in karısını yaşlı bir adamla evlendirmeye çalışan köy ahalisine yabancılaşır, İngiltere’de aldığı eğitime yabancılaşır ve nihayet kendisine de... O da gidip kendini Nil’in sularına bırakır, eş bir ölüm düşler Said’le ama beceremez ve yardım dilenir.

Sonuç olarak, Tayyip Salih Arap Edebiyatı için olduğu kadar Dünya Edebiyatı için de çok önemli dev bir yazardır. Batı’nın çizdiği haritada Doğu’da kalmış toprakların ve entelektüellerinin halinin pür mealidir. Her yanı zulümle dolu bir yol seçmenin acılarına göğüs geremediği ve kimseden nefret etmediği için kıymetlidir. Oryantalizmi ters yüz edebildiği için değerlidir. Ne Emperyalizmi bir modernleşme aracı olarak baş tacı eder, ne de içine kapanık bir dünya hayal eder. Eşikte durabilmenin rahatlığıyla sözünü söyler ve bu kadar arada kalabildiği için bir ikondur. “Çölden aldığını çöle, hayattan aldığını hayata”[1] verebildiği ve Sudan’ın sandal ağacı ile akasya kokusunu hissedebilmek için okunmalıdır.      



Türkçede Tayyip Salih
Yukarıda da belirttiğim gibi, Salih’in sadece iki eseri Türkçeye çevrilmiş. Değeri isminden menkul başyapıtının adına hiç gözünü kırpmadan kıyarak bir diğer “böbür-adam” Özdemir İnce tarafından Fransızcadan yapılan çeviri, okura keyif vermesi açısından iyiyse de, zahmet edilip yer ve kişi adlarının Fransızcada geçtiği şekliyle bırakılması ne kadar özensiz bir zihniyetin ürünü olduğunu açıkça ortaya koyar. Zeyn’in Düğünü de, yine çevirinin çevirisi olarak İngilizceden Zeynep Neslihan Önderoğlu tarafından çevrilmiş. Üzülerek, çok vasat bir çeviri olduğunu belirtmek zorundayım. Hele ki, çevirmenin kitapta birçok kez geçen “Kelime-i Tevhid”i bile Türkçeleştirmesi, çevirinin romanın kurduğu dünyaya ne kadar uzak durduğunun önemli bir göstergesi. Sözün özünde demek isterim ki, Tayyip Salih’in gazete yazıları dâhil tüm eserleri, kapsamlı ve titiz bir çalışmayla Türkçeye çevrilmesi Türkiyeli edebiyatseverler için büyük bir kazanım olur. Arap Baharı’yla birlikte gözünü nihayet bu coğrafyaya çevirmiş olanlara da duyurulur.     

Emre Can Dağlıoğlu

Başlık Mahmud Derviş'in Kimlik Kartı şiirinden.
[1] Bejan Matur’un Onun Çölünde şiirinden.


Bu yazı, Agos Kirk/Kitap'ın Ağustos 2011 sayısında yayınlandı. 

26 Temmuz 2011 Salı

Paşasının Romancısı

Biraz Yazar…
Nesnel tarih yazımının bir hayal olduğu ön kabulü, tarihi yazmaya çabalayan kişinin kimin gözünden geçmişe baktığı sorunsalını doğurdu. Geçmişe bakarak bugünü anlamlandırma çabasına giren; yani tarihi yazmaya çalışan kişinin hangi olguları görmezden geleceği ve hangilerini vurgulayacağıyla nasıl bir tarih yazımcılığına meylettiğini ortaya seriyor. Tuna Kiremitçi de, Cumhuriyetin kuruluş zihniyetini yeniden hatırlama ve hatırlatma iddiasıyla, merkezinde romantik bir aşk hikâyesi olan Selanik’te Sonbahar romanıyla, bu anlamlandırma çabasına Işık Paşa’nın hoşlanacağı şekilde girenlerden biri.

Tarihsel süreci, “’1923 cumhuriyeti; 80 darbesiyle felce uğratıldı, 90’lı yıllarda terör, mafya ekseninde bitkisel hayata sokuldu, 2001 kriziyle çökertildi. 2002 yılında iktidara gelenler yeni bir cumhuriyetin inşasına başladılar”[i] gibi yüzeysel bir yaklaşımla okuyarak, roman boyunca hangi okura hangi zeminden sesleneceğini açık ediyor: Zindeliğini ve ruhunu kaybettiğini düşündüğü bir gençlik kuşağına, muhtaç olduğu kudreti ve maneviyatı nerede bulacağını işaret ediyor. Bunu yaparken, müesses nizamın ezberleriyle ona çok benzeyen sol ulusalcılık arasında salınıp duruyor.    

12 Eylül’ün sebeplerinden bahsedildiğinde ortaya konan en büyük ezberlerden birisi, darbenin apolitik bir gençlik kuşağını yetiştirdiği yanlışı olduğunu görmezden gelerek hedef kitlesini hatalı seçiyor. Kemalizmin içine bir tutam muhafazakarlık katılarak ortaya konan Türk-İslam sentezi doğrultusunda gerçekleştirilmek istenen bir Kemalist restorasyon döneminden arta kalan, apolitik olmaktan ziyade devletin hassasiyetlerini bire bir taşıyan gençliği görmezden geliyor. 28 Şubat’la birlikte devlete ait imgelerin (Mustafa Kemal, bayrak vb.) kamusal alana taşınmasının hızlanması ve gençliğin, vücutlarında veya üstlerinde yaygınca taşıdıkları birer sembole dönüşmesi ise Kiremitçi için pek anlam ifade etmiyor. Bu dönemleri, enteresan bir biçimde, “1923 cumhuriyeti”ne vurulan darbeler olarak adlandıran yazarın yanılgıları bununla son bulmuyor, tabii ki.   

Tarihe bu açıdan bakan bir kişinin kaleminde duyarlılık komedyasına dönüşen Yugoslavya’nın dağılış sürecini Türkiye’nin yaşamamasının sebebini, kazanılan ulusal bilinç[ii] olarak görüyor ki, bu da Bosna Savaşı sırasında yaşanan katliamların arkasındaki dinamiklerden habersiz olduğunu gösteriyor. Benzer bir iç savaşı, Türkiye’nin yaşamadığını iddia etmekte de hiçbir beis görmeyerek, müesses nizama yakınsamasını “terör” tespitiyle bir kez daha ispatlıyor. Hatta bu konuya dair fikirlerinde, “ihanet” diye bir sınır çekip[iii], bu sınırı atlamadığı sürece, Kürtlere her türlü hakkı lütfeden “efendi” kibrinden de muzdarip.

Biraz Roman…
Kiremitçi, bu zihinsel çerçeveyi ve ezberlerini romana aynen aktarmış. Kurguya göre, Mustafa Kemal, uğradığı suikast sonucu (Ajanlık iddiasıyla Ulus Meydanı’nda sallandırılan Mustafa Sagir tarafından) felç olmuş ve hiç Samsun’a çıkamamış. Tabii ki bu yüzden, Milli Mücadele verilememiş; tabii ki “ulusal bilinç” oluşamamış ve Osmanlı idaresi ABD mandası olarak elinde kalan topraklarda hüküm sürmeye devam etmiş. Bu ahval ve şerait içinde, Osmanlı’dan ünü dünyaya yayılan popstar Atilla, romanın başkarakteri. Hedonist, konformist ve umursamaz – o kadar ki, Osmanlı’da manda yönetiminden sonra patlayan ve Alevilerle Sünniler arasında cereyan eden iç savaşa bile aldırış etmiyor- hayatı, büyük aşkı “sıradan” kız Fikriye’nin hayatına girişiyle biraz değişse de, esas dönüşüm, bu “günahlar” kuyusuna giren Fikriye’nin fazla kokainden hayata veda etmesinden sonra başlar. Bu dönüşümün temel dinamiği ise, ona çok benzeyen ve zaten uzaktan akrabası olan Selanikli bir Osmanlı paşasının tuttuğu günlükler. Bu günlükleri okuduğu anda, adeta “imana” gelen Atilla, siyasi mesajlar vermeye ve “illegal” örgütler adına konserler vermeye başlar. Her şeye kâdir “süper güç”, Atilla’yı kesin yöntemle susturmaya çalışsa da, Atilla onların elinden kaçıp suçluların bir deney için doluşturuldukları, romanın mikrokozmosu olan adada, yabani ve münzevi hayatını sürmeye başlar. Diğer başkarakter Latife de, bu kayıp popstarın öyküsünün peşine, uçak kazasında eşiyle birlikte kaybettiği ve popstarın büyük bir hayranı olan 7 yaşındaki oğlu için düşen bir gazeteci. İç savaş sırasında babasını kaybetmiş (beyaz bereli birisi tarafından öldürülmesi dikkat çekici bir detay) olan Latife, Atilla’yı bulduktan sonra, intihar ederek oğluyla öte dünyada buluşmayı ve ona hayranı olduğu popstarın hikâyesini hediye olarak sunmayı planlayarak adaya geliyor. Fakat bu yolda kendisini ve gerçek aşkını (elbette ki Atilla’dan öte bir maneviyattan bahsediyorum) buluyor.

Biraz Tarih…
Tarih, romanın ana eksenini oluşturan iki olgudan biri. Romanda tarihe dair üzerinde kurulan ısrarla durulan konu da unutturulma ve hafıza meseleleri. İktidar elindeki gücü kullanarak Selanikli paşayı tarihten silmiş ve adını bile kimse hatırlamıyor. Paşa, bu olguyu, “gücü elinde tutanların canını sıkabilecek kişileri hafızadan kaldırdığını” (s. 145) ve “bu insanların birer gölgeye veya içine doğru çöken birer dağa dönüştüğünü” (s. 146) söyleyerek açıklıyor. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Kiremitçi, bu paşanın Mustafa Kemal olduğunu röportajlarında açıkça belirtiyor[iv]. İşte tam da bu yüzden, Paşa’nın ağzından çıkan bu sözler birer ironiye dönüşüyor. Nutuk’u okuduğu günden sonra tarihin artık öyle yorumlanması gerektiğine işaret eden bir muktedirin ağzından böyle sözler yazmak, ancak komik olabiliyor. Hele ki, kitapta unutulmuş isimler arasında saydığı, Kazım Karabekir ve Halide Edip’in Nutuk’la birlikte üzerlerine yapışan “hain” ve “Amerikan mandacı”sı etiketlerinin hayat hikâyelerini ne kadar değiştirdiği ortada çok somut gerçekler olarak dururken…    

Kiremitçi’nin hafıza sorunu, romanda “önemli işler yapmış” diyerek bahsettiği Enver Paşa’nın (s. 126), “Selanikli devrimciler” diye güzel duygularla andığı İttihatçıların[v] ve Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında kopacak çatışmayı engelleyen Atilla’nın (s. 24) içinde yaşayan ulusal bilincin sebep olduğu katliamlarıve acıları, hiçbir mecrada hatırla(ya)mamasıyla ayyuka çıkıyor. Romanda, her Osmanlı’nın artık Sünni olduğu vurgularken (s. 78), dönüp gerçekten yaşanmış tarihsel sürece bakmakta her nedense (?) imtina ediyor.

Romanın ortaya koyduğu tarihsel sürecin en tedirgin edici yanını, manda yönetiminden sonra patlak veren iç savaş oluşturuyor. Alevi-Sünni çatışmasının merkezde olduğu iddia edilse de, romanda sadece Alevilere karşı yapılan saldırılara şahitlik ediyoruz. Alevilerin Sünnilere karşı uyguladıkları saldırılardan ise, romanda sol ulusalcı reflekse yaraşır biçimde bahsedilmiyor.

Elbette ki, İzmir’le Siirt’in aynı ülkede olmasını garip addeden[vi] Kiremitçi, Cumhuriyetçi zihnin kendini Batılı ve “modern”; Osmanlı’yı ise bunun ötekisi olarak, “Doğulu” ve “arkaik” gören bu oryantalizmi aynen kullanmasına da şaşmamak gerekiyor (s. 94):

“Ayağa kalktım ve camdaki yansımamdan aptal gibi göründüğümü fark ettim. Pahalı bir gri takım kuşanmış, içine de üzerine sarıyla “John, Paul, George and Ringo” yazan tişört giymiştim. Modern ve rahat göstereceğini düşünmüştüm. Oysa Ortadoğulu ve gergindim.”   

Biraz Aşk…
Romanın çatısını oluşturan bir diğer olgu olan “aşk” ise “erkeklik” bakışıyla ön plana çıkıyor. Kiremitçi, erkek dilin belli başlı kalıplarını hiç çekinmeden romana boca etmiş. “Erkeklik”ten kaybedilmemesi gereken bir değer olarak bahsediyor (s. 211). Atilla, münzevi hayatından vazgeçmekte direnince, yanı başında dolaşan ve her seferinde farklı müzisyenlerin kılığına giren bir karakter olarak resmedilen Ölüm tarafından “yeniden bir erkek olması” konusunda uyarılıyor (s. 60). Cesur ve güçlü olmak da, elbette ki, bu değerin ayrılmaz parçaları. Bu ikiliye eşlik eden bir diğer yüce değerse vatanseverlik… (s. 82)

Kiremitçi, romanda eşcinsellerden bahsederken; Popstar Atilla’yı her şeyiyle taklit eden bir “ibne”yi, “böyle birisi olmasaydı” diye aşağılamayı tercih ediyor (s. 217). Kadınsa, kâh erkek tarafından korunup kollanmaya muhtaç bir öğe, kâh güneşi erkek olan bir uydu olarak resmediliyor  (s.241).  Aynı zamanda, bu erkek gözün kadına bakışı üzerinden, milliyetçilik devamlı yeniden üretiliyor. Kadınlar, milletlerine göre, bazı özelliklere sahip ve bazı özelliklerden muaflar: Uzun bacaklı İskandinav kadınları, Fransız kanıyla ayrı, Rus kanıyla ayrı davranan ama “Osmanlı” olan Fikriye ve tabii ki “alaturka” Osmanlı kadınları… (s. 95/98/124)

Biraz Başörtüsü…
Kiremitçi’nin erkek dili ile müesses nizam ezberleri ittifakının tam olarak yan yana geldiği nokta ise başörtülü kadınlar. Romanda karşımıza çıkan iki önemli başörtülü karakter de kendi başlarına birer özne değil. Ancak siyaset adamlarının “karılar”ı olarak anılabiliyor ve kamusal alanda var olabiliyorlar (s. 53-54/192-193). Detaylarda rastlanabilecek diğer iki başörtülü kadınsa, ölmekte olan amcaları için hastaneye gelmelerine rağmen, ünlü bir popstarla ilgilenecek kadar “tıynetsiz” (s. 216).

Bu noktada, şuna da değinmek gerekir ki, Kiremitçi “başörtülü” kadınlara değinirken, Cumhuriyetçi zihninde bir boşluğa da işaret ediyor. Zira Cumhuriyet projesinin hâlâ en önemli dayanaklarından biri olan kadın hakları meselesi, hiç bu proje gerçekleşmeden de görüntüde halledilebilmiş. Başörtülü kadınların yanı sıra, Latife gibi “başı açık” bir kadın da kamusal alan da var olabilmektedir.

Sonuç yerine
Velhasıl-ı kelam, Selanik’te Sonbahar bir Kemalist distopya… Tuna Kiremitçi’nin “milli haysiyet” ve “bağımsızlık” diye tarif ettiği ulusal bilinçten[vii]; yani devletin “gaz” halini yoğun biçimde içine çektiği ve yoğun kafa karışıklığı, tutarsızlık, ayrımcılık ve nefret söylemi gibi zararlı yan etkilere sahip bu maddenin etkisinden kurtulamadan bu romanı yazdığı gayet aşikâr. Bu da, kurgulanan metinden geriye klişeleri (Yahudi=paragöz dâhil, s. 167) romantik bir aşk hikâyesi sosuyla servis etmesinden başka bir şey bırakmıyor.

Aslında bir yanıyla da döne dolaşa esasını arayan Kemalizmlere bir alternatif olarak “ruhani Kemalizm”i sunduğu da söylenebilir. Gerçi kendisinin üstad-ı azamı olan, İlahi Nutuk kitabında[viii] Mustafa Kemal’in ruhuyla konuştuğunu anlatan Necla Çarpan varken, Tuna Kiremitçi biraz sönük kalıyor. Fakat yine de öte diyardan bir karakterin “Oku!” emriyle okunmaya başlanan (s. 126) ve okuyan her kişinin hayatındaki tüm manevi boşlukları dolduran Selanikli Paşa’nın günlükleri de, bu alanda başarılı bir deneme sayılabilir.


Emre Can Dağlıoğlu

[i] Tuna Kiremitçi, ‘Benim yapabileceğim en iyi şey nitelikli muhalefettir’, Ayça Örer, Radikal Kitap, 20 Mayıs 2011
[ii] A. g. y.
[iii] A. g. y.
[iv] A. g. y.
[v] A. g. y.
[vi] A. g. y.
[vii] A. g. y.
[viii] Cemil Koçak, “Kemal Atatürk öte alemden seslenirken”, Star, 3 Nisan 2011


Bu yazı, Agos Kirk/Kitap'ın Temmuz 2011 sayısında yayınlandı.

26 Nisan 2011 Salı

Sevag ve Uğur sağ olamadıktan sonra…

24 Nisan günü, 25 yaşındaki Sevag Şahin Balıkçı, Batman Kozluk’ta “şehit” düştü… İlk çıkan haberler “kimliği bilinmeyen bir arkadaşıyla şakalaşırken kaza sonucu ateş alan silahtan çıkan kurşun”la öldüğü… Kimliği bilinmeyen… Arkadaş… Şaka… Ateş alan silah…

- Kimliği bilinemiyorsa arkadaşı olduğu ve de şakalaştıkları nasıl biliniyor?
- Şakalaştıklarını anlamış olmak için, Sevag öldüğüne göre ya ateş eden “arkadaş”ın ya da yakından gören bir tanığın bunu söylemiş olması gerekmez mi? O zaman nasıl bu “arkadaş”ın kimliği bilinemiyor?
- Silah, şakalaşılacak kadar basit bir oyuncak mıdır sadece?

Bu soruların cevabını TSK’dan alamayacağımızı tabii ki de biliyoruz. Meselenin bir şakalaşmaktan ibaret olamayacağını da… Kaldı ki, daha sonra TSK “doldur boşalt yapılırken vurulduğu”yla ilgili bir açıklama getirmiş ailesine… “Eğitim zayiatı” olmuş Sevag… Bir zayiat olmuş kara gözlü Sevag*… Bunu “eğitim zayiatı” gibi askeri terimlerle açıklamak mı dindirecek ailesinin, yakınlarının ve bizim gibi bu acıyı yüreğinin en derininde duyan insanların acısını? Biz buna “eğitim zayiatı” demeyiz, askerken öldü(rüldü) diye “şehit” de demeyiz, biz buna “bok yoluna gitti” deriz!


Aynı gün, bir başka haber geliyor Iğdır’dan… Orada askerliğini yapan Uğur Pamuk adındaki, 22 yaşındaki Kürt genci “intihar” ediyor. İntihar eden gencin cesedine bir bakıyorlar, kurşun enseden girmiş ama TSK raporunda değişen bir şey yok: “Uğur Pamuk intihar etti”…

Vatan sağolsun diyorlar… Sevag ve Uğur sağolamadıktan sonra hangi vatan, neden sağoluyor? Yetmedi mi bu kadar kayıp? Ölülerinin kanıyla mı bereketleniyor bu topraklar? Yetmedi mi bu kadar kan? Kazdığın yerden toplu mezarlar çıkan toprakların üzerinde yaşamak ve her geçen gün o toprağa bir HİÇ uğruna bir can daha gömmek yetmedi mi?

Kim, neyle yerini doldurabilir evlat acısının? “Şehit” maaşıyla yerini doldurduğunu sanan TSK hesap verebilir mi bu acıyı yaşayanlara? Neyin hesabından bahsediyoruz ki zaten? Hesap vermek, insanların vicdanını rahatlatmak gibi bir dertleri mi var? Vicdanı olmayanlardan ya da Hrant Dink’in dediği gibi “taşlaşan vicdanlar”dan bahsediyoruz… Canınız yanmış, kime ne?

Sevag ve Uğur yoklar artık… “Şehit”ler… Askerler taşıyacaklar cenazelerini, belki Türk bayrağına da saracaklar… Keşke bilseler onların varlığının değil, aslında hep “yokluklarının Türk varlığına armağan olduğunu”.** Kısacası Yılmaz Odabaşı’nın dediği gibi,

"… Bayrakları bayrak yapan: bayrak imalatçılarıdır...
Toprak, eğer uğruna ölen varsa: utanmalıdır…"

*Sevag Ermenicede “kara göz” anlamına gelir
** Arat Dink

Tamar Nalcı

24 Nisan 2011 Pazar

24 Nisan...

Kimden okuduğumu hatırlamıyorum ama Nisan'ı çok güzel tarif ediyordu: "Nisan'da her gün ayın 24'ü" diye... Üstüne söylenecek çok şey var ama hele bir helallaşalım önce, ölüler gerçekten gömülsün, yaralılar yaslarını tutsunlar da konuşacak vaktimiz bol nasılsa... Bu yüzden bugünlük sözü, 96 yıl önce bugün tutuklandıktan sonra şair ve yazar arkadaşlarıyla korkunç bir şekilde öldürülen Taniel Varujan'a bırakayım:

Dünyayı Takdis

Dünyanın doğu tarafında

Barış olsun.

Tarlanın apak çığırları

Kan değil, ter aksın

Ve çınlarken akşam çanı

Eğilsin herkes takdise…

Dünyanın batı tarafında

Bereket olsun.

Her yıldızdan çiy yağsın

Her başaktan altın saçılsın,

Ve koyunlar tepelerde otlarken

Filiz, çiçek bitsin yerden…

Dünyanın kuzey tarafında

Bolluk olsun.

Buğdayın altın denizinde

Yüzsün daima orak, tırpan,

Buğdayin tanelerinin geniş ambarı açıldığı zaman

Mutluluk sarsın dört yanı.

Dünyanın güney tarafında

Ağaçlar meyveye dursun.

Peteklerden ballar damlasın

Kadehlerden şarap aksın

Ve gelinler yoğururken ak ekmeği

Söylensin aşk şarkıları...


Emre Can Dağlıoğlu

11 Nisan 2011 Pazartesi

Ortaçgil, Her Zaman Ki Gibi…

2003 yılında çıkardığı “Gece Yalanları” adlı albümünde sonra uzun bir sessizliğe gömülen Bülent Ortaçgil, yıllar sonra yeni albümü Sen ile, tekrar biz, dinleyenleriyle buluştu. Ortaçgil, uzun zaman önce melankolik kentli adam figüründen sıyrılıp inzivaya çekildiği Bozburun’da kendisiyle yüzleşen ve hayatı sorgulayan bilge adam figürüne geçmişti. Uzun zamandır İstanbul’daki karmaşadan, trafikten vs. kaçarcasına uzaklaşan Ortaçgil, Bozburun’da deniz-tekne derken kendini dinlemiş, huzura ermiş. Bu huzura eriş, bütün albüme sirayet etmiş. Albümde, genel bir huzur ve mutluluk hissiyatı var. Aynı zamanda, Ortaçgil, çekirdek kadrosunu bu albümde de korumuş. Bas gitarda Gürol Ağırbaş, davulda Cem Aksel ve klavyede Baki Duyarlar, geçmiş albümlerde olduğu gibi Ortaçgil’e eşlik ediyorlar. Albümün, geçmiş albümlere göre en büyük farklılığı, Ortaçgil’e eşlik eden yaylı grup olmuş. Yaylılarla yapılan bu orkestrasyon düzenlenmesi, albüme çok yakışmış. Albümün sözleri ise her zamanki Ortaçgil titizliğinde. Sözlerde yoğun bir deniz sevgisi hakim ya da “Kaçın kurtarın kendinizi metropol boğuculuklarından, biraz deniz biraz sessizlik, hepimize iyi gelir” diyor, Ortaçgil.

“Hiç Canım Yanmaz” parçası gibi deniz kıyısına oturup taş kaydırarak bize hayatımızı sorgulatıyor ya da “Denize Doğru” parçası gibi “Çözdüm/her şey çok basit/denize doğru” diyerek bize abi nasihatinde bulunuyor.

“İsteğini Yap” parçasında ise yukarıda bahsettiğim bilge adam figürü ön plana çıkarak, “Sana bir şey söyleyeyim mi?/büyük aşk yoktur/aşklarını büyütebilen insanlar var/isteğini yap çok geç kalmadan/her şey bitmenden” diyerek hayatın sırrını veriyor aslında.

Albümün dördüncü parçası, “Sen Sorumlusun” ise (benim kişisel favorim) eski Ortaçgil albümlerinin tadına en çok yaklaşan parça olmuş. Melankolik aşk acısı yaşayan kentli adamın hallerini anlatıyor: “Sokaklara/apartman girişlerine/kapılara/market çıkışlarına/yolda kirlenmiş araba camlarına/adını yazdım/ama sen sorumlusun.”

“Acıtır” parçası ise ayrılık acısını anlatıyor, sözler her zaman ki çok vurucu: “Hoş geldin değil/hoşça kal acıtır/yudum yudum biriktirmişiz/biri çarpıp dökmüşse ve artık dolmuyorsa acıtır.”

“Adalar” parçasında ise “Of denizin üzerinde süzülmek gibisi var mı ya?” diyor Ortaçgil ve bize bu güzelliği şöyle anlatıyor: “Gittik gittik denize açıldık/rüzgarlara bindik taşındık/dökülmüş üstüme bir kova yakamoz yıldızlı hem yaldızlı/ay ışıklı bir öykü de başroldeyiz.”

“Telefon” isimli parçada, günümüzün telefon bağımlığı ile aşkın yarattığı bağımlığı anlatmış: “Çağ başka bir çağ/en gerekli şey sensin/aşksız kalırım ama sensiz kalamam.”

Albümün en vurucu ve belki de en kişisel Ortaçgil parçası “Ayrıntılar” da derin bir ömür analizi ve orta yaşla gelen pişmanlıklar ile hesaplaşmalar ön planda: “Beklentiler var yaş elli/hayat sürgit değil/sonu başından belli/yaşadık ve öğrendik her şey başka şekilde.”

Dokuzuncu parça olan “Niçin” parçası, 1969 yılında yazılmış bir parça ama bir albümde yer alması 2011’i bulmuş. Albümün en neşeli ve en hareketli parçası olmuş: “Sıcak gün ve güneş işte/İnsanlar oturuyor/yemyeşil ağaçlar ve çiçek/insanlar susuyor/nazlanma sen ver ellerini.”

Son parça “Sen/BEN” ise albümün müzikal olarak en sade parçası… Bir el çıtlatması ile söylenmiş ve parça bütün dinleyenlerin kafasını karıştıracak bir biçimde, Ortaçgil’in “Hoşçakalın” sözü ile bitiyor. Umarım bu “Hoşçakalın” sözü sadece bu albümlüktür. Bir Ortaçgil seven olarak yenilerini hasretle beklerim açıkçası.

Can Öktemer

Yıldızların Altında (V)

Galakside büyük bir savaş başlamıştır. Bir tarafta yıllarca halka zulmetmiş şeytani imparatorluk, diğer tarafta özgürlük isteyen cumhuriyet… İmparatorluk binasının önü, kan gölüne dönmüştü. Lazerler ölüm saçmaktadır. Uzayda buradan farklı değildir. Patlayan gemiler ve ölüm çığlıkları, derin sessizlikteki uzayda kıyamet havası yaratmıştır.

Ayhan Skywalker, kendinden beklenmeyecek bir şekilde kahramanlıklar yapmaktadır. Bir sürü imparatorluk filosunu tek başına çökertmiştir. Darth Vader ve Palpatin ise bu durumu endişe ile izlemektedir.

Palpatin: Bir şeyler yapmamız lazım, Lord Vader! oksa bu adamlar hakikaten galaksinin yönetim şeklini değiştirecekler…

D.V: Aga, şu anda bütün imparatorluk ordusu savaşta! Galaksilerde isyan olması, bizi çok kötü etkiledi. Savunma gücümüz yarı yarıya düştü.

Palpatin: Tek seçeneğimiz var; Yoda ve Obi-Wan’ı haklamamız lazım. Jedilar olmadan savaşı kazanamazlar!

D.V: Haklısınız efendim! Onların burada olduğunu hissediyorum. Aşağıya haber salalım. Rahatça girsinler binaya. Sonra onları öldürelim!

Obi-Wan ve Yoda, ışın kılıçlarıyla iki tane imparatorluk muhafızını yere yıkmışlardır. Sessiz ve derinden, Vader ve Palpatin’in yanına gitmektedirler.

O-W: Usta Yoda, Anakin pezevengini hissediyorum. O, buralarda, bu sefer o piçi haklayacağım.

Y: Evet Obi-Wan ama öfkeni kontrol etmelisin. Öfke bir Jedi’ı karanlığa götürür.

O-W: Ya usta, bırak Allah aşkına! Ölümüne dalacağım adama, jedi medi öğretisi dinlemem, bu saatten sonra, alayına giderim!

Ayhan Skywalker, X-wing ile şov yapmaya devam etmektedir. Uçanı kaçanı haklamaktadır.

Pilot 1: İyi atıştı Ayhan!

A: Eyvallah başkan.

Bu sırada pilotun arkasında bir imparatorluk gemisi belirir. Ayhan heyecanla atılır.

A: Kardeş arkana bak!

Ayhan artistlik bir hareketle imparatorluk gemisinin arkasına geçer ve onu havaya uçurur.

P-1: Ayhan sağol ya! Hayatımı kurtardın, sana borçluyum artık.

A: Kardeş ne yaptık, Allah aşkına? Hadi işimize dönelim!

Her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki, İmparatorluk artık düşmüştü, deyim yerindeyse. Asilerin planı, saat gibi işlemişti. Galaksideki bütün gezegenlerde isyan artarak büyüyordu.

Yoda ve Obi-Wan karanlık bir avluya gelmişlerdi. Sadece ışın kılıçlarının aydınlatmalarıyla birbirlerini görüyorlardı. Karanlığın içinde birden iki tane kırmızı ışın kılıcı belirdi. Evet!!! Bunlar onlar, bunlar şeytani Vader ve Palpatin idi! Avlunun ışıkları bir anda açıldı ve destansı bir savaş başladı.

D.V: Buraya kadar Obi-Wan! Seni bu sefer öldüreceğim, fazla bile yaşadın.

O-W: Höst, haddini bil köpek! Ben olmasam, sen bir hiçtin.

D.V: Ha ha ha! Koçum, ben doğuştan seçilmiş insanım. Galaksiye huzur getirdim. Sen ne getirdin? Hiçbir şey…

O-W: Bu mu lan senin huzurun? Bütün galaksi ayaklandı, halk sizi istemiyor.

D.V: Göreceğiz! Eski ustam, yeni kebab ustası…

O-W: Ulan seni buraya gömmeyeni...

Obi-Wan, sert bir hamle yapar Vader’a. Vader bunu savuşturur. Yoda ve Palpatin ise birbirlerini test etmektedirler.

Y: Buraya kadar Palpatin! İnsanlar, özgürlük ve demokrasi istiyorlar.

P: Senin demokrasinin içi geçmiş, beyim! Satın alınmış senatörler ve jedilar ile mi yönetmeyi planlıyorsunuz galaksiyi yine? Ben en azından rüşveti almayı ve kötülük yapmayı saklamıyorum. Siz ahlaklı gözüküp halkı sırtından vurdunuz, Yoda efendi!

Yoda, Palpatin’in laflarına sinirlenir, ona öfkeyle saldırır.

Asiler, imparatorluğun enerji reaktörlerine saldırmaktadırlar. Birçok imparatorluk gemisi ise geri çekilmektedir. Asiler, imparatorluk merkezlerine sızmaktadırlar. Ayhan, yine kahramanlıklarıyla en öndedir. Işın kılıcıyla bütün imparatorluk askerlerini kesmektedir.

A: Beyler, bu taraftan! Enerji reaktörü burada… Bombayı hazırlayın.

Asiler bombayı hazırlar. Enerji reaktörüne bombayı koyarlar. Bombanın zamanını da 60 saniyeye ayarlarlar.

Yoda ve Obi-Wan, yılların verdiği yorgunlukla çaptan düşmüşlerdir. Palpatin ve Vader’ın saldırılarına karşı gelemiyorlardır. Zafer, Palpatin ve Vader’ın gibi gözüküyordur. Ama bu zafer onlara ancak züğürt tesellisi olabilir. Çünkü imparatorluk artık çökmüştür. Vader, force push yaparak, Obi-Wan’ı yere yıkar. Vader, seri bir şekilde Obi-Wan’ın yanına gelir.

D.V: Sonun geldi, Obi-Wan. Galakside bir dönem kapanıyor artık.

Obi-Wan cevap vermez, sadece susar ve ölümünü bekler.

Yoda’nın durumu da, Obi-Wan’dan farklı değildir. Palpatin’in ölümcül kılıç darbelerine yaşlı vücudu karşılık veremiyordur. Artık iki usta Jedi, ölüme çok yakındır. Ama kader, bir kez daha iyilerin tarafındadır. Karanlığın ortasından ışık gibi doğan Ayhan Skywalker, havada Kara Murat vari taklalar atarak, önce Vader’ı force push ile yere yıkar, ardından Palpatin’i şu ana kadar görülmemiş kılıç darbeleriyle yere yıkar. Obi-Wan şaşkınlıkla, Yoda gururla izler olanları ve tüm bu kahramanlıklar olurken, büyük bir patlama sesi duyulur ve enerji reaktörü patlar.

Obi-Wan ayağa kalkar ışın kılıcını alır ve bağırarak,

O-W: Heyt be, kimin öğrencisi işte! Yürü Ayhan, bitirelim artık bu işi!

Ayhan, bu iltifata sadece cool bir gülücük atarak cevap verir. Vader bu duruma çok öfkelenir, hışımla Ayhan’ın üstüne gelir. Sağlı sollu kılıç darbeleri, Ayhan’ı korkutur sadece. Kendini savunabilmektedir artık ama ustası Obi-Wan duruma el koyar. Vader artık iki Jedi ile kapışmaktadır. Yoda ise ayağa kalkar, Palpatin’e hayatının dersini vermek üzeredir. Cüce olmasının avantajıyla, havada attığı seri taklaların hızına Palpatin yetişemez bile ve olan olur. Yoda, Palpatin’inin kellesini uçurur. Vader ise iki Jedi’a karşı mücadele etmeye çalışsa da, onun da artık gücü kalmamıştır. Sağdan Ayhan, soldan Obi-Wan’ın hamleleriyle yere yıkılır, Vader. Karanlık çağın iki başaktörünün cansız bedenleri yerde yatıyordur. Obi-Wan ve Yoda onlara iğrenerek bakarlar, bütün galaksiye korku ve nefret dolu yıllar yaşatan bu adamlar layık oldukları gibi ölmüşlerdir. İmparatorluğun düşmesinden sonra çil yavrusu gibi dağılmaya başlayan imparatorluk filoları teslim olmaya başlamışlardır.

Yoda, Obi-Wan ve Ayhan imparatorluk binasından muzaffer komutanlar edasıyla çıkarlar. Asi birliğinin askerleri onları ayakta alkışlarlar. Bütün hikâye boyunca ön yargıyla yaklaştığı Ayhan’ı, ön plana çıkarır Obi Wan,

O-W: Koçum bizi değil, seni alkışlıyorlar.

A: Doğal hocam, Vader’ı öldürdüm, galaksiyi özgürlüğüne kavuşturdum! Kolay değil yani bunları yapmak.

O-W: Siktir lan! Hemen götün kalkmasın!

O sırada, kalabalığın arasından Kraliçe Ananda, Senatör Rissotto ve Albay Penne çıkagelir.

S.R: Çocuklar, harika iş çıkardınız, galaksiyi layık olduğu yere getirdiniz. Yaşasın cumhuriyet!

Bütün kalabalık, “Yaşasın Cumhuriyet!” diye bağırır. Kraliçe Ananda yavaşça Ayhan’ın yanına yaklaşır.

K.A: Büyük bir kahramanlık gösterdin, Ayhan! Sana çok teşekkür ederim, Asi birliği adına.

A: Aman efendim, lafı mı olur? Ne yaptık ki?

Obi-Wan, Yoda’ya dönerek,

O-W: Hocam, bu çocuk bu artistlikle ikinci Vader olur. Galaksiyi yine parçalar, bak ben sana diyeyim.

Y: Obi-Wan, ben hislerimde yanılmam, bu çocuk seçilmiş kişi dedim. Bak çıktı. Bırakalım artık geleceği gençlere.

O-W: Vallahi benim aklımda şu anda sadece dükkân var. Tez zamanda dönelim hocam oraya. Siyaset beni bayar şimdi. Alalım Kirk ile Spock’ı da yanımıza, oh mis gibi emeklilik…

Y: Bilmiyorum Obi-Wan, ben bakanlık kovalayacağım. Siyasete girebilirim.

O-W: Bu yaştan sonra, ne siyaseti, hocam?

Akşam yemeği, eski imparatorluk binası; yani yeni cumhuriyet binasında yenmektedir. Herkes çok mutludur. Ayhan ile Ananda iyice yakınlaşmıştır, aralarında her an bir aşk doğabilir. Senatör Rissotto ise Obi-Wan ve Yoda ile konuşmaktadır.
S.R: Usta Obi-Wan ve Usta Yoda, size yeni kurulacak kabinede önemli görevler vermeyi düşünüyorum. Kabul edersiniz di mi?

O-W: Bilmem ki…

Y: Ben düşünürüm, efendim.

S.R: Obi-Wan’ı savunma bakanı, siz usta Yoda’yı da adalet bakanı olarak görmek istiyoruz. Ayhan’ı da Jedi Akademisi’nin başında görmek istiyoruz.

O-W: Bunu ben bir düşünmek istiyorum.

Y: Ben kabul ediyorum.

Bu konuşmadan beş yıl sonra; Cumhuriyet ilan edilmiş, Obi-Wan ısrarlara dayanamamış ve savunma bakanı olmuştur. Yoda çok istediği Adalet Bakanı olmuştur. Ayhan ise Jedi Akademisi’nin başına geçmiş ve artı olarak Kraliçe Ananda ile evlenmiştir. Kirk ve Mr. Spock,  ısrarlara dayanamayarak, Star Trek dizisine geri dönmüşlerdir. Han Solo ise taksiciliğe devam etmiş ve hepsi sonsuza dek mutlu ve mesut yaşamıştır. Ama aralarında hala Sith var mıdır? Belki de vardır, bilinmez...

Can Öktemer

---SON---