24 Kasım 2015 Salı

Eskilerden bir abi: Mustafa Denizli


15-16 yaşlarındaydım. Bir yaz günü öğleden sonrası Çeşme'de babamla avare avare turluyorduk. Limanın karşısındaki kahvehanenin önünden geçerken babam başıyla dışarıda oturanlardan birini işaret etti: "Bak oğlum, burada kim var?" Gösterdiği tarafa baktım. Ayak ayak üstüne atmış, gayet havalı, efe tavırlı bir adam oturmuş sigara içiyor, denizi seyrediyordu. Ona olan bakışlarımızı hissetmiş olacak ki yanından geçerken o da bizi şöyle bir süzdü. İşte o an elim ayağım çözüldü, adımlarımı şaşırdım. Bizim büyük kaptanın yanından geçiyordum, boru mu? O büyük kaptan sendin Mustafa abi. Hiç de garipsememiştim sigara içmeni. Zaten her fırsat bulduğunda Cruyff da tüttürüyordu, gazetelerde okuyorduk. Senin Cruyff’tan ne eksiğin vardı? Fiyakalı abim.

Bir keresinde de bin dokuz yüz seksenlerin başında Tariş depolarına doğru Alsancak Stadı’nın yanından yürürken, takımı antrenmandan kulüp binasına getiren minibüsün yanında görmüştüm seni. Toprağı bol olsun annemin memleketlisi antrenör Ömeragiç kulağını çekiyor, sen de gülüyordun. Diğer futbolcular da gülüyordu tabii. Hatta ben de gülmüştüm yanınızdan geçerken. Sonraki yıllarda gazetelerde okumuştum. Meğer  kamp yaptığınız yerde hoca sizi krosa yollamış, yarışın ortalarında diğer futbolculardan ayrılıp bir arabaya atlamış, finiş çizgisinin yakınlarına gelince de arabadan inip gruba orada katılmıştın. Tabii Ömeragiç yutmamıştı bunu. Ketenpereye gelmemişti. Kaçın kurrasıydı Gospodin. O gülüş o zamana mı ait şimdi hatırlamıyorum. Sen ne kabahat yaparsan yap yakışırdı, yakışmasa da biz yakıştırırdık. Kurnaz abim.
Atatürk Stadı’nda bir Beşiktaş maçındaydık. Kapalıda tezahürat yapıp seni tribünlere çağırmıştık. Çiçekleri sana doğru savurduktan sonra Beşiktaşlıların olduğu tarafta da bir vaveyla kopmuştu. "Niye şamata yapıyor bu herifler?" diye düşünürken şaşkınlıktan küçük dilimizi yutmuştuk. Beşiktaşlılar da seni yanlarına çağırıyordu. Rakip bir futbolcunun tribünlere çağırılması çok nadir olaylardandı. Üstelik Beşiktaşlılar bizden daha fazla bağırmıştı, kıskanmıştık. Onları da kırmamış, Beşiktaş tribünlerinin önüne gitmiştin. Sağ elini göğsüne götürüp başını eğmiş, afilice bir temenna çakmıştın. Rakip tribünler alkıştan yıkılmıştı. Kalender abim.
Atacağın her korner öncesi penaltı bulmuş gibi seviniyorduk. Yetmiş dokuzdaki Fenerbahçe maçında bir karambol anında topu tribünlere yollayıp “Topu geri vermeyin,” diye kapalıdakilere tembihlemiştin. Onlar da maçın topunu vermemişler ham hum şaralop yapmıştı. Hakem baktı bu iş böyle olmayacak, yedek topu istedi. Malzemecimiz Kör Coşkun kaşla göz arasında senin antrenmanlarda kullandığın Mikasa topu yuvarladı. Ve bir korner atışında topa öyle bir falso verdin ki, bizim Zagor Zafer’in tam kafasına doğru süzüle süzüle gelirken gol olacağını hissetmiştik. Maçın bitmesine birkaç dakika kala da rahmetli Bora’ya bir ara pası, sonrası tevatür. Gözümün nuru abim.

Kimi maçlarda resmen yürüyüp etrafa bağırıp çağırmakla yetinirdin. Kaybettiğimiz maçlarda da bir punduna getirip kırmızı kart görmeyi ihmal etmezdin. Fakat hiç umulmayacak bir anda güzel bir hareket yapar ya gol atar ya da attırırdın. Seksen ikideki başka bir Fenerbahçe maçında skorboard tarafındaki kaleye neredeyse orta çizgiden attığın serbest vuruşu kaleci Yaşar içeri alsaydı, belki de yüzyılın golü olurdu. Zımba gibi, roketatar mermisi gibi. Ya ondan bir sezon önceki Trabzon maçında yatarak attığın vole. Şenol Güneş tüm gücüyle köşeye uçmuştu da kurtaramamıştı. Son senelerinde deniz feneri gibiydin. Ortalığı sürekli aydınlatmaktansa arada sırada bir görünüp bir kaybolan ateş böceklerine benziyordun. Aslan abim.
Seni herkes seviyordu Mustafa abi, ama biz başka türlü seviyorduk. Sen Altaylı Büyük Mustafa’ydın, kaptandın ve Mustafaların birincisiydin. Çıkış tünelinde kimi zaman elinde bir buket çiçekle en önde sen çıkardın. Yaşı en ufak Mustafa’ya küçük, ortancaya Miço, sana da büyük demiştik.  Miço sağ açıkta, sen sol açıktaydın. Ve seksen üçte ilk defa birinci ligten düştüğümüzde sana da yavaş yavaş yol görünecekti. Kalsaydın, gitmeyeydin iyiydi be abim.

Ve geçen otuz küsur seneden sonra her alt lige düştüğümüzde, kurtarıcı olarak önce senin adın aklımıza geldi. Almanya’ya, İran’a, Azerbaycan’a bile gitmiştin de bize hiç uğramadın. Ateş almak için bile gelmedin be abim.
Duyduk ki yine Galatasaray’ı çalıştıracakmışsın, şampiyon yapacakmışsın. Başarı senin alnına yazılmış, en çok sana yakışır be abim.
Fakat diyeceğim o ki, hani bir gün aklına eser de çıkıp bize gelirsen, biz evde yokuz be abim. Yanlış anlama, sana tavır yaptığımızdan değil de, ev mev falan kalmadı ortada. Ne Alsancak Stadyumu kaldı, ne eski kulüp binası. Yerle yeksan ettiler, başımıza yıktılar be abim.
Sitem ediyorsam eğer, iki gözüm önüme aksın. Eğer mümkünse şu zehir dolu bardak bizden uzaklaşsın, gayya kuyusundan kurtulalım. Yine de bizim gönlümüz değil senin gönlün hoş olsun. Canın sağ olsun be abim, canın sağ olsun.
Orhan Berent

2 yorum:

Ozan Kara dedi ki...

Gözlerim dolarak okudum, yüreğine sağlık Orhan Berent

Ozan Kara dedi ki...

Gözlerim dolarak okudum, Teşekkürler Orhan Berent