2 Kasım 2014 Pazar

Her şey geçer, hayat kalır



Hayata karşı gardınızı almazsanız her an nereden geldiği belli olmayan bir yumruk tarafından yere yıkılabilirsiniz. Gerçi hayat karşı, gelmiş geçmiş en iyi savunmayı yapsanız da, Rocky Balboa da olsanız, o yumruk suratınıza en az bir kere inecektir. Bundan kaçış yoktur; çünkü hayat galip gelinebilecek türden maçlardan değildir. Aylin Balboa, ilk kitabı Belki Bir Gün Uçarızda bu halet-i ruhiyeyi anlatıyor; küçük ve büyük yenilgileri sıralıyor. Motor kazası sonrası komada yatan ağabeyi, göçüp giden babayı, metropol ilişkilerini, rutinleri, delirmeleri, kısa ama etkileyici hikayelerle kaleme alıyor. Aylin Balboa’nın hikâyeleri günlük tadında, cümleleri samimi. Bazen öfke, bazen hüzün ve bazen kahkaha geziniyor metinlerde. Zamansız yağan yağmurlu bir havada sizin gitmek istediğiniz yeri alsa beğenmeyen taksiciler, Hulusi Kentmen babacanlığıyla uzaktan yakından alakası olmayan, hayattaki bütün işleri size kötü evleri beğendirmeye çalışan emlakçılar, mahşeri kalabalığın bir an olsun azalmadığı insanın ruhunu kemiren doğalgaz sırası, geçiş üstünlüğü her zaman devlet büyüklerinde olan yollar...
 Aylin Balboa’yla şehir içerisinde cinnet geçirmeye müsait şekilde dolaşıyoruz, ellerimiz arkamızda, kaşlarımız çatık. Balboa’nın öfkesi uzun sürmüyor, koyulaşmıyor, kendisi de anlatmış bir söyleşisinde. Soyadını ilham aldığı Rocky’nin sürekli dayak yediğini, son anda bir yumruk atarak maçı kazandığını anlatmış. Balboa, işte o son yumruğu atmaya çalışıyor genellikle. Dünyanın, özellikle İstanbul’un kaostan yaratıldığını ve bu kaosa karşı geliştirilen panzehirin gülümsek olduğunu iyi biliyor. “Gülmeyen insanlardan çok korkuyorum. Hayata katlanamadığımız için espri yapıyoruz” demiş biri... Kim demiş? Mühim değil, doğru demiş nihayetinde. Elbette mesele, mizah ya da ironi değil sadece.
Dünyanın bütün kalbi kırıkları birleşin
Aylin Balboa bize şunu hissettiriyor, bu dünyaya sıkı sıkıya sarılanlar var elbet ama bunu asıl yapması gerekenler galiba, kalbi kırıklar, feleğin sillesini yemiş olanlar. Maç bitmedi diyor bize. Tek tek, yan yana nasıl sıralarsak sıralayalım acı hikâyeler anlatsa da… İnsanı acılaştıran, başkalaştıran hatıralar… Ölümden daha ağır, daha vahim ne var ki bu dünyada? Balboa’nın anlattıkları kalbinizin üzerinden buldozer geçmiş gibi hissettiriyor. Zamansız ve kötü haber vereceği her çalışından belli olan telefonlar, hastanede bir yakınızın iyileşmesini beklerken karşınıza çıkan kafasında dikiş izleri olan çocuk… “Hiçbir şeye benzemeyen bir şey yaşadığınızı düşünürken benzer bir şey yaşayan biriyle karşılaştığınızda duyduğunuz sevinç neresinden baksanız acıklıdır.
Aylin Balboa (Kaynak: Hürriyet)
Orada durmuyor ama metin, balkona çıkıp bir sigara içip geri dönüyor eve. Genç olduğunu hatırlıyor, âşık oluyor, aşk acısı çekiyor, geçmişi hatırlıyor, yaşlandığını düşünüyor, herkese birbirine benzeten tüketim klişelerine kapılıyor, sürükleniyor... Sürükleniyor. Hayatın kendisi de hayal kırıklarının toplamı değil mi zaten? Aylin Balboa da bu durumu iyi biliyor olacak ki, insanlığı dünyanın acımasızlığına karşı uyarmayı eksik etmiyor: “Dünya derdi olan insanları taşıyacak kadar şefkatli değil. Silahlarımızı kuşanmak zorundayız.
Yakıcı yazın etkilerinin azaldığı, havanın erken kararmaya başladığı, dışarıya çıkarken üstümüze kalın bir şeyler aldığımız mevsimlerin sultanı sonbahara adımımız atmış bulunuyoruz. Sonbahar aynı zamanda okunmayı beklenen şahane kitapların, kendilerini göstermeye başladığı dönemdir. Balboa, bu tanıma uygun yazarlardan. İlk kitabıyla sıkı bir giriş yapıyor edebiyat dünyasına. Belki Bir Gün Uçarız, hayatın yıkıcılığı karşısında ne yapacağını bilemeyenlerin, hiç bitmeyecekmiş gibi duran kaosun içinde debelenenlerin, kalbi kırıkların hikâyesi...
Bitirirken, kesin bilgidir yayalım; “Hayat kitaplarda durduğu gibi durmuyor.”
Keşke dursa...
Can Öktemer
* Bu yazı, Cumhuriyet Kitap ekinin 30 Ekim 2014 tarihli 1289. sayısında yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok: