8 Eylül 2012 Cumartesi

“Ölümün Olduğu Yerde Daha Ciddi Ne Olabilir Ki?”

Son dönem Şili edebiyatının en önemli temsilcilerinden Alejandro Zambra’nın ilk romanı Bonzai, daha ilk cümlesinden itibaren, bizi sonu belli olan kırık bir aşk hikayesine hazırlıyor: “Sonunda kız ölür ve oğlan yalnız kalır; gerçi oğlan kızın, Emilia’nın ölümünden birkaç yıl önce yalnız kalmıştı. Kızın adı Emilia ya da Emilia’ydı diyelim. Oğlanın adıysa Julio, Julio’ydu, hatta hala Julio. Julio ve Emilia. Sonunda Emilia ölüyor, Julio ise ölmüyor. Gerisi edebiyat.”


Julio ve Emilia İspanyol dili ve edebiyatı okuyan iki öğrenci, ders çalışmak için bir araya gelinen fakat ders çalışmak yerine eğlenilen ve votka içilen bir gecede tanışıyorlar. Geceyi tesadüfi bir şekilde beraber uyuyarak geçiyorlar. Aralarındaki ilişki de böyle başlıyor. Emilia ve Julio arasında oluşan tutkulu aşk ise edebiyat sayesinde oluyor. Her gece yatmadan önce birbirlerine Marcel Schwob'un Monelle'nin Kitabı’nı, Yukio Mişima'nın Altın Toprak'ını, Perec'ten Uyuyan Adam ve Şeyleri, Onetti ve Raymond Carver'ın bazı öykülerini okuyorlar. Birbirlerine söyledikleri ilk yalan bile edebiyat üzerine. İkisi de birbirlerine Marcel Proust’u okuduklarına dair yalan söylüyor. “Çabucak aynı şeyi okumayı, benzer düşünmeyi ve farkların üstünü örtmeyi öğrendiler. Kısa süre içinde kibirli bir samimiyet yakaladılar” diye anlatıyor Zambra. Hikayenin ilerleyen bölümlerinde nedenini öğrenemediğimiz bir şekilde Julio ve Emilia ayrılıyorlar. Üniversite bitiyor ve Emilia Madrid'e geliyor, İspanyolca öğretmeni olabilmek için işverenlerine evli olduğu yalanı söylüyor. Bunu kanıtlayabilmek için eski arkadaşı Anita'dan kocasını bir geceliğine istiyor, fakat gece kötü geçiyor, Anita'nın kocası ona asılıyor. Bundan sonra, yakın arkadaşı Anita'nın iddiasına göre uyuşturucu kullanmaya ve sürekli siyah giymeye başlıyor.  Sonra Zambra'nın daha ilk sayfadan itibaren üstüne basa basa söylediği gibi 30'unu görmeden ölüyor. Julio ise bodrum katında ayakkabı manzaralı evinde, lezbiyen komşusu Maria ile yaşıyor.

Julio hayatı da pek iyi seyretmiyor: sağcı bir entelektüelin kızına ders vermekten, yaşlı ve huysuz Gazmuri’nin deftere yazdığı son romanını bilgisayara geçirme işine kadar bir sürü garip işe girip çıkıyor. Ve sonra, Julio gitmeye karar veriyor. Komşusu Maria'ya güzel bir hoşçakal hediyesi bırakmak için Gazmuri'nin romanını kendi kafasına göre yeniden yazıyor ve ismini de Bonzai koyuyor.

Bu Hikayenin Sonu Bizleri Büyülemeli Ama Büyülemiyor
Bonsai 77 sayfalık küçücük bir roman. Okumaya başlandıktan sonra birkaç saatte bitiyor.  Bonsai, her ne kadar kısa sürede bitse de, kitabın baştan belli, hüzünlü sonunun etkisinin uzun süre devam ettiğini söyleyebilirim. Kitabın başında, mutsuz sonla biten bir aşk hikayesi ile karşılaşacağımızın haberinin bizzat yazarın garantisiyle alınca, bu aşk hikayesinin de sinema ve edebiyatta sıklıkla karşılaştığımız epik aşk öykülerinden biri olacağını beklerken, kitap bize bu hikayenin sonunun hiç de beklendiği gibi olmayacağını söylüyor: “Bu hikayenin sonu bizleri büyülemeli, ama büyülemiyor.”

Zambra ilk kitabında, Julio ve Emilia’nın aşklarını edebiyat ile çevreleyip, onlara mahremiyet alanı sağlayıp, onları dış dünyanın mutsuzluklarından ayırıp, kendi mutlu mutsuzlukları ile baş başa bırakıyor. Büyük ihtimalle de, Julio ve Emilia yalnız kaldıkları gecelerde yorganın altına geçip çok sevdikleri yazarlardan parçalar okurken, fonda Morrissey veya Tinderstricks çalıp bu yarattıkları ağır melankoliden büyük zevk alıyorlardır. Bu karakterler Türkiye'de olsaydı, yine büyük bir olasılıkla bu sefer  fonda Ortaçgil çalacaktı, yorganın altındaysa Oğuz Atay okunacaktı, ne de olsa melankolinin yurdu yok. 

90 kuşağı için hep MTV kuşağı, kayıp kuşak, idealleri olmayan, tamamen tüketim toplumuna hizmet eden hedonist gençler olarak tanımlanır eski kuşak tarafından. Fakat hayata dair hassasiyetleri olan, okudukları kitaplarla kendi aydınlanmalarını sağlayan 90 kuşağını es geçemeyiz. Onlar bu düzene, kaosa ayak uydurmayıp tutunamayacaklarını ve ebedi bir mutsuzlukla yaşayacaklarını biliyorlar ve mutsuzluklarından gayet mutlu olabiliyorlar.  Julio ve Emilia'da aynen böyle yaşıyorlar, onlar arkadaşlarını seçerken bile sıradanlıklardan uzak durmaya çalışıyorlar: “Bu, gerçeğe, gerçek gibi görünen cümleleri etrafa saçmaya, bitmek bilmeyen sigaralar içmeye ve daha iyi olduklarına geriye kalanlardan o uçsuz bucaksız ve aşağılık geriye kalanlar gruptan daha iyi ve saf olduklarına inananların vahşi suç ortaklığında hapsolmaya tutkun iki öğrencinin hikayesi.”

Hayata Dair Can Acıtan Ufak Detaylar
Zambra’nın bu kısacık romanın bu kadar etkileyici olmasını sebebi karakterleri abartmadan en sade haliyle sunması ve hikayesini hiç önemsemeden tamamen karakterlere yönelmesi. Zambra'nın dili ise oldukça akıcı, Barış Bıçakçı kitapları için söylenen hayata dair can acıtan ufak detaylarla bu kitapta bolca karşılaşılabiliyoruz. Her ne kadar mutsuz sonla biten bir öyküyle karşı karşıya olsak da, Zambra bizi perdeleri çekilmiş, ışıkları kısılmış bir odaya hapsetmiyor, öyküyü zaman zaman komik detaylarla süsleyerek bize gözyaşlarımızı silmemiz için süre bile veriyor, yine de, “Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki.”

Zambra, 80 sonrası Şili edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri sayılıyor.  Bonzai, şimdiden dünyanın birçok diline çevrilmiş durumda. Geçtiğimiz senelerde, Christian Jimenez tarafından sinemaya da uyarlandı. Filmin, bu sene İstanbul Film Festivali kapsamında Türkiye’ye de uğradığını belirtmeliyim. Zambra'yı takip etmekte yarar, yakıcı yazı geride bırakıp sonbahara girmeye hazırlandığımız şu dönemlerde, böyle samimi melankolik hikayeyi sanırım  es geçmek olmaz...

Bu yazı, Agos Kirk'in Ağustos 2012 sayısında yayınlandı.

Can Öktemer

26 Ağustos 2012 Pazar

Google’dan Aramalara Otomatik Sansür

Google Search, şu anda dünyanın en çok kullanılan ve muhtemelen en kullanışlı arama motoru. Oldukça karmaşık algoritmalardan faydalanan bu sistem, aradığımız bilgiye en ilgili kaynaktan ve en kolay şekilde ulaşmamızı sağlıyor. Fakat, bu haftadan itibaren arama motoruna pek de hoşumuza gitmeyebilecek otomatik bir özellik ekleniyor: sansür. 

Google, arama motorunun resmi blog sitesi olan http://insidesearch.blogspot.com’da, bu haftadan itibaren telif hakları ihlallerinin, arama algoritmalarının değerlendirdiği 200’den fazla kriter arasına konulduğunu açıkladı. Buna göre telif hakları yasalarını sıklıkla ihlal eden internet siteleri, aramalarda otomatik olarak alt sıralarda gösterilecek. Google, böylelikle internet kullanıcılarını müzikler, videolar ve yazılımlara yasal yollarla ulaşabileceği kaynaklara kolayca yönlendirebilmeyi hedefliyor.

Google’ın bu kararı almasının özünde ise şirketin telifle ilgili gelen şikayetlerle başedememeye başlaması yatıyor. Kurumlar veya kişiler telif hakları ihlalleri, pornografik içerik, nefret söylemi, özel hayatın gizliliği ve devlet sırları gibi çeşitli gerekçelerle Google’dan kendi servislerinde saklanan bilgileri kaldırmalarını veya bazı arama sonuçlarını gizlemelerini talep edebiliyorlar. Eğer Google incelenen şikayeti haklı bulursa, isteği genel ya da bölgesel olarak yerine getiriyor. Google geçtiğimiz ay sadece telif hakları ile ilgili 4.3 milyondan fazla şikayet aldı; bu da bir günde aldıkları şikayet sayısının, 2009 yılının tamamında aldıklarından daha fazla olması demek. 


Şikayetlerin haricinde, şirket uzun bir süredir kendi servislerine yüklenen ve telif hakkı sorunu oluşturabilecek (Youtube’a yüklenmek istenen ünlü bir film sahnesi gibi) içerikleri “parmak izi” diye adlandırılan teknolojiler sayesinde otomatik olarak tespit etmekte ve telif ile ilgili bir sorunu daha şikayet olmadan kaldırmakta. Yani Google, (her ne kadar bir çok talebi yerine getirmiyor olsa da) haklı veya haksız sansür isteklerini zaten yerine getiriyordu. Google, bundan böyle internette kendi saklamadığı içeriklerin de uygun olup olmadığına karar vererek sansürcülük rolünü başkalarının sırtından kendi üzerine yüklüyor. Üstelik sansürü algoritmik bir biçimde uygulayarak, arama sonuçlarını topluca “uysallaştırarak...”

Buradan karlı çıkanın ise, Google’ın iddia ettiğinin aksine, internet kullanıcısı olacağını söylemek kolay değil. Korsanın “sorun” olmaya başladığı 2000’lerden günümüze her yıl çıkarılan albüm sayısı ve satış rakamlarını incelersek, korsanın  satışları da, yaratıcılığı da öldürmediğini görüyoruz. Telif hakları yasalarının ve korsanı önlemeye yönelik çalışmaların asıl amacı, yaratıcı çalışmaları yaratıcıların haklarını gözetecek şekilde korumakla, toplumun bu çalışmalardan yararlanabilmesi ve/veya keyif alabilmesi arasında bir denge kurmaktır. Google’ın bu yeni uygulaması ise yaratıcı zihinlerin haklarını kollamaktan ziyade (özelikle de gelişmekte olan ülkelerde) bilginin özgür paylaşımına bir darbe olacak. SOPA ve PIPA gibi yasaların reddiyle isteklerini elde edememiş “kültür” endüstrisi ve sansürün Wikileaks gibi “sakıncalı” sitelere genişlemesini umabilecek yasal otoritelerin ise bu gelişmeden memnun olacağını tahmin etmemek mümkün değil.

Sertan Şentürk

Bu yazı, 16 Ağustos 2012 tarihli Agos gazetesinde yayınlanmıştır.

21 Ağustos 2012 Salı

Pop Basitliğin ve Gürültünün İçinde Kayboluyor


Ailelerimiz, bizlere çoğu zaman kendi zamanlarının müziklerinin daha dolu ve zengin olduğunu söyler durur. Onlara göre günümüzde, her şeyin bir nebze olduğu gibi, müzikler de kolaylaşmış, bir miktar tatsızlaşmış ve hatta kuru gürültüyle dolmuştur. Pek muhtemelen, onların ebeveynleri de ailelerimize kendilerinden emin bir biçimde aynı sözleri sarf etmişlerdi. Yalnız bu seferlik, kuşak çatışmasını suçlamadan, büyüklerimizin sözüne itimat etmemiz gerekebilir: çünkü Nature’da basılan bir makaleye göre günümüzün pop müziği gerçekten de her zamankinden daha yüksek ve basit!

Barcelona’da Joan Serrà’nın öncülüğünde bir grup araştırmacı bu sonuca EMI, Spotify, BBC gibi büyük şirketlere müzik altyapılarını sağlayan Echonest ile  Columbia Universitesi’nin ortaklaşa oluşturduğu dünyanin şu andaki en kapsamlı ücretsiz batı müziği bilgi bankası olan “Milyon Şarkılık Bilgi Bankası”nı kullanarak varıyor. Araştırmacılar bu bilgi bankasındaki son 50 yılın Batı pop müziği parçalarını çeşitli yapay zeka ve istatistik metodları ile analiz ediyor. Böylece müziğin zaman içerisinde nasıl değiştiği (ya da “evrim geçirdiği”) üzerine fikir sahibi olmaya çalışıyorlar. 

12 Nota ile Ne Kadar Müzik Yapılabilir ki?!
Araştırmacılar, ilk olarak son 50 yılda tercih edilen notalar, akorlar ve bunların kayıtlar içerisinde gösterdiği geçişlerle bakıyorlar: görülen o ki pop müzikte halen keşfedilmeyi bekleyen çok fazla sayıda yol var. Yani dünyadaki her kombinasyonun çalındığı ve yaratıcılığın imkansız hale geldiği gibi bir durumdan korkmamıza henüz gerek yok. Öte yandan, pop müzikte bizlere şaşkınlık hissi verebilecek, beklenmedik müzikal geçişler azalırken, sıklıkla tercih edilen melodik yürüyüşler daha da yaygınlaşmış. Bu da demek oluyor ki, günümüzün pop müzisyenleri yeni arayışlara girmektense aynı nağmeleri daha da sadeleştirerek tekrarlamayı tercih ediyorlar.

Gelişen İmkanlar İnsanları Keşfe Sevk Etmeyebilir
Bir sonraki adımda ise kayıtlarda kullanılan seslerin (bir kemanla bir gitardan çalınan ayn notanın farklı renklerinin olmasi gibi) çeşitliliğinde yıllar içerisinde bir değişiklik olup olmadığı incelenmiş. 1950’lerden bu yana, teknolojinin gelişimine paralel olarak genişleyen enstrüman ve kayıt seçenekleri sayesinde, müziğin çok daha fazla ses rengine yer vermesi gerektiğini düşünebilisiniz. Yapılan analizler, gerçekten de 65’li yıllara kadar genişleyen müzikal paletten hakkını vererek yararlanıldığını ortaya koyuyor. Fakat bu tarihten sonra pop müzik, gittikçe daralan ve döneminin çok tutulan ses renklerinin dışına fazla çıkmayan bir şekle giriyor. Yani 70, 80 ve 90’larin gerçekten de kendine ait bir “ses”leri var, ama her dönemin müziği, gittikçe artan bir muhafazakarlıkla, güvenli bölgelerinin dışına çıkmamaya başlıyor. Günümüzde ise ister R&B dinleyelim, isterse elektronik dans müziği, popüler müziğin sınırları içerisinde kaldığımız sürece ayni gitarlara,  synthesizerlara ve derinlerden gelen perküsyonlara mahkum oluyoruz...



... ve “Gürültü Savaşları”nın Müzmin Kaybedenleri
“Artık tüm müzikler yüksek çalınıyor: heyecanınızı da aktarmak isteseniz, hüznünüzü de bundan böyle bunu bağırarak yapmanız gerekiyor.” Bu ifade özellikle son 15 senenin kayıtlarına yöneltilen en büyük şikayetlerden birisi. Barcelonalı grup, son olarak “Gürültü Savaşları” olarak da adlandırılan bu durumun gerçekten var olup olmadığını kontrol ediyor. Sonuçlar ise kaybedenin kulaklarımız olduğunu gösteriyor, çünkü kayıtlardaki ses yüksekliği her sene düzenli olarak 0.13 dB artmakta. İlk başta bu rakam kulağa ufak gelse da 1955’ten günümüzde biriken bu 50 senelik artış, günümüzde her kayıtta kulaklarımıza indirilen bir balyoz olarak kendini gösteriyor. 

Bununla birlikte kayıtlardaki dinamiklerde, yani en yüksek ses ile en alçak ses arasında farkta, çok değişiklik olmamış. Elbette insanların yüksek seslerdeki değişimleri alçak seslerdeki kadar algılayamadıklarını belirtmekte fark var. Bu sebeple kendimizi gittikçe sağırlaşan kulaklara ifade etmek istiyorsak daha da çok bağırmamız gerekiyor. Ama araştırmacıların bizlere kötü bir haberi var: kayıtlardaki ses seviyeleri son süratle dijital teknolojilerin limitlerine dayanmakta. Eğer gürültü savaşları kaldığı yerden bu hızla devam ederse yakın zamanda dinlediğimiz tüm müzikler tekdüze bir haykırıştan ibaret olacak!


Popülerlik Peşindekilere Müzikal Öneriler
Dinleyiciler için hayat yine de devam ediyor, radyolar birbirine kardeş gibi benzeyen yaz hitlerini çalmaya devam ediyor. Peki eğer bir müzisyenseniz ne yapacaksınız? Sizden çok da farklı olmayan yüzbinlerce popçunun sıradan parçaları arasından kendi müziğinizi gösterebilmeniz mümkün mü? Aslında çözüm düşündüğünüzden de kolay; tek yapmanız gereken araştırmada elde edilen bulguları sırasıyla tekrarlamanız: 

1. Popüler bir nağmeyi alın ve onu basitleştirip “yeni ve orjinal” bir nağme yaratın.
2. Yeni nağmenizi o günün trendlerini yansıtan enstrümanlar ve alt yapılarla düzenleyin. 
3. Son olarak, ne yaparsanız yapın, kaydınızın başka kayıtlarından daha “net” duyulabildiğinden emin olun. 

Bunların üzerine çarpıcı bir imaj yapabilirseniz bir Justin Bieber, Lady Gaga, Serdar Ortaç ya da Demet Akalın olmanız işten bile değil!

Yoksa Müzik Ölüyor Mu?
Pekala, günümüzün pop müziğinin her zamankinden daha yalın, tatsız ve gürül gürül olduğunu biliyoruz. Son 50 yılın eğilimlerine bakılacak olursa işlerin değişebileceğine dair bir işaret yok. Peki yaratıcı müziğin birkaç on yıllık bir ömrü kaldığını varsayıp, şimdiden yas tutmaya mı başlamalıyız? 
Öncelikle dünyadaki tüm müzikler popüler müziklerden ibaret değil. Bunun da ötesinde pop müziğin tamamını aynı tornadan çıkmış, endüstriyel bir sürecin ürünü olarak görmek yanlış olur. Popüler olsun ya da olmasın güzel müziğin peşinde olan müzisyenler hep var olacak. Bakmayı ihmal ettiğimiz her köşede, keşfedilmeyi bekleyen sayısız ve farklı müzikler bizleri bekliyor. 

Öte yandan müzik dinlemek sadece “kaliteli” olanı yüceltmek gibi görevsel bir kaygının içerisine sıkıştırılamayacak kadar kişisel bir deneyim. Bir konserde harika bir gitar solosu dinleyen bir kalabalığın, birbirlerinin gözlerine bakarak şarkı söyleyen iki aşığın ya da bir ayinde ney üfleyen bir neyzenin yaşadığı duygu yoğunluğunu bilimsel olarak ölçmeye ve karşılaştırmaya çalışmak anlamsız olur. O yüzden siz siz olun, sevdiğiniz müziklerin tadını çıkarmaya bakın. Çünkü belki de müzik hakkındaki en saf gerçek, sizin onu her dinlediğinizde yaşadığınız hislerdir...

Sertan Şentürk

Bu yazı, 9 Ağustos 2012 tarihli Agos gazetesinde yayınlanmıştır.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

"Tarih Kadar Hayal, Rüya Kadar Gerçek"



25 Nisan 2009 Cumartesi günü İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde, bu isim altında bir sempozyum düzenlendi. Sempozyumun konusu, hepimizin hastası olduğu yazar İhsan Oktay Anar’dı. Anar’ın dünyasını paylaşmak için bir araya gelen birçok yazar, düşünür ve sanatçı arasında, köleniz de konuşmacı olarak yer aldı, daha önce bu blogda okumuş olabileceğiniz “Puslu Kıtalar Atlası” çevirisiyle ilgili kısaca ahkâm kesti. Bu konuşmanın tam metnini buraya naklediyorum, bunun zaten büyük ölçüde daha önce yazdıklarımdan harmanlanmış olduğunu da belirtelim.

Atlas'ı “Frenkçeye” Çevirmek
Sayın katılımcılar ve konuklar, öncelikle Sayın İhsan Oktay Anar’ın harika yapıtı “Puslu Kıtalar Atlası”nı İngilizceye çevirmek için yaptığım girişime değer vererek bugün burada bulunmama neden olan; Yazara, Bilgi Üniversitesine ve Sayın Akın Tek’e teşekkürlerimi sunarım.

Her ne kadar çoğunlukla hayatımı Türkçe ve İngilizce dilleri arasında çeviri yaparak kazansam da, çok fazla edebi çeviri yapmadım. Ama bugüne kadarki çalışmalarımın bir muhasebesini yaparsam, üzerinde çalıştığım en keyifli işlerin başında “Puslu Kıtalar Atlası”nı saymam gerekir.

1996 sularında kadim dostum Osman Yener ile birlikte, onun vasıtasıyla keşfettiğim Atlas’a hayran olmuştuk. Sıklıkla, bildiğim her iki dilden birinde yazılmış bir yazıya çok tutulunca, onu diğer dile çevirme arzusu uyanır. Zamanla, İletişim yayınları için editörlük ve çevirmenlik yapan Yener’le Atlas’ın çevrilebilirliğini tartıştık.

Bir 17. yüzyıl Fransız eleştirmeninin edebi çeviri üstüne söylediği bir söz var: "les belles infidèles". Buna göre bir çeviri, tıpkı bir kadın gibi; ya güzel, ya da sadakatli olabilir, ikisi birden olamaz. Çeviride, özellikle edebi çeviride, öncelikli sorun “sadakat” ile “saydamlık” arasındaki dengeyi bulmaktır. Genel olarak “iyi” çeviri, “saydam” çeviri olarak kabul edilir. Hele edebiyat dışı, örneğin bir tıp çevirisinde aranan “sadık çeviri” değil, “idiomatik” çeviridir. Edebi olmayan bir metni çevirirken, metnin yazarının seçtiği sözcükleri değil, anlatılan şeyin meali aktarılmaya çalışılır. Edebi çeviride de bunu yapmak olasıdır, ama cesaret ister!

Daha doğrusu, gerçek bir edebi yazarın eserini bir diğer dile idiomatik olarak aktarmak, kaynağınki kadar güçlü bir yazarlık gerektirir. Buna örnek olarak Can Yücel’in Shakespeare çevirileri gösterilebilir. Yücel’in 66. Sone çevirisi[1] “aşırı derecede saydam” denebilecek bir çeviridir. Yani İngilizceye geri çevrilse, Shakespeare ile alakası kalmayabilir. Birçoğumuz bunu yanlış bulabilir, ama bence bu, Can Yücel’in kötü bir çevirmen değil, Shakespeare kadar büyük bir yazar olduğunu gösterir!. Yücel Shakespeare’i çevirirken Ozan’ın seçtiği sözcüklere sadık kalmakla hiç uğraşmamış, ama anlattığı şeyi, Türkçe anlatmış; neredeyse denebilir ki, daha bile güzel olmuş.

Dolayısıyla, bence edebi bir çeviri yaparken tümüyle idiomatik çalışacağım diyorsanız, çevirdiğiniz yazara yakın düzeyde bir yazar olmanız gerekir. Kendimi asla gerçek bir yazarla aynı kefeye koyamayacağım için, benim seçtiğim yol ise tam tersi: olabildiğince sadık olmaya çalışmak. Hatta diyebilirim ki, bana çekici gelen de zaten böylesine bir sadakat gerektirdiğini düşündüğüm metinleri çevirmek. Elbette amaç kaynaktaki anlamı hedef dile aktarmak olmalı, ama bana heyecan veren, bunu yaparken yazarın söz seçimine azami sadık kalmaya çalışmak. Ya da, 19. yüzyıl Alman felsefeci Friedrich Schleiermacher’ın deyimiyle, “yazarı okuyucuya yaklaştıran” (yani saydam) bir çeviri değil de, “okuyucuyu yazara yaklaştıran” (yani kaynağına sadık) bir çeviri yapmak. Anar’ın yapıtına yaklaşımım da bu oldu.

Ancak buradaki özel sorunsal, yazarın nevi şahsına münhasır tarzından çok, kullandığı dilin kendisiydi. Anar Osmanlıca dağarcığına öyle bir sihirli çomak sokmuş ki, bu uykulu sözcükler Osmanlı’yı güncele taşıyan rengârenk bir mizahi örgü yaratmış. Aslında sorun İngilizcede bu sözcüklerin olmaması değil, olması! Yani bizim bugün yaşayan dilimizde artık pek var olmayan bu sözcükler, bazen en ağdalı biçimlerde bile, ve günlük dilde pek kullanılmasalar da, İngilizcede var.

Oysa normal okuyucu için Puslu Kıtalar Atlası’nın atmosferini canlı tutan şeylerden biri, bu ‘zor anlaşılırlığı’ belki de, bu gizemli sözcüklerin tozlarını üfleyip çözmekle uğraşmanın ayinsel, skolâstik havası. Biraz Eco’nun Salvatore’sinin konuştuğu karma dili deşifre etmenin keyfi gibi. Her iki yazar da kendi orta çağlarının gizemli karanlığını anlatırken bu aracı kullanıyor. Aynı aracın yarattığı mizahi tat da Anar’da daha yoğun. Nasıl olmasın ki? Gerçekten komik bir yolculuğa çıkacağımız romanın daha ilk cümlesinden bellidir, en Osmanlıcadan anlamayan okurun bile ilk cümlenin o ciddi – hatta ürkütücü – ağdasının içinde ‘ehli dubara’ gibi bir ifade görünce anlayacağı gibi. Sözlüğe başvurup, erbab-ı livata’nın da ne demek olduğunu öğrenen okur, artık bu kitabı bitirmeden elinden bırakamaz.

Dolayısıyla bu kitabın İngilizcesinin orijinali kadar komik ve gizemli olması beklenemez. Hatta İngilizcenin ‘aşırı anlaşılırlığı’ bir ölçüde yapıtın ‘anlaşılmazlık üstüne kurulu anlatımına’ ters düşebilir. Yine de kitabın tümünde olmasa bile, yazar upuzun cümlelerle, listelerle ve ağdalı sözcük seçimleriyle de aynı arkaik havayı yaratıyor, bunları İngilizcede yansıtmak da gayet mümkün.

O halde:

“Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Kostaniniye derler tarrakası meşhur bir kent vardır.”

…cümlesi;

“Gnostics, agnostics, and masters of duplicity, keepers of chastity, experts of inebriation, and connoisseurs of sodomy all have rumoured and de­clared, narrated and revealed that, 7079 years after the origin of the universe, 1681 years after Jesus the Saviour and 1092 years after the Hegira there was a city by the name of Kostantiniye, notorious for its racket.”

…olarak ifade edilebilir. Ne denli bire bir çevirmeye çalışsak da bazı kayıplar engellenemiyor; örneğin ‘kun-ı Kâinat’ aslında ‘orifice of the universe’ olmalı belki de! Ayrıca kasıtlı mı, yoksa dizgi hatası mı bilmem, ama Konstantiniye’nin Kostantiniye diye yazılmış olması da bir ipucu bana göre, çünkü bugün bile etkili olan “dilbilgimizdeki delikler” de o arkaik ortaçağ karanlığının bir parçası sanki. Yine de Anar hicvinde sıkça duyulan bilgiç, ağdalı, yalan yanlış konuşan, doğruluğu bol kelime ve gereksiz ama rengarenk ayrıntı vermekten menkul o ses, bir ölçüde İngilizcede de tınlıyor sanki. Örneğin ‘connoisseurs of sodomy’, aynı ölçüde şaşırtıcı olmasa da, ‘ehli livata’ için fena bir karşılık değil.

İlk cümleyi aştıktan sonra üstüme vazife edinip kitabı çevirmeye başladım, durup dururken. İş “Daha ne kadar gidebilirim?” gibi bir çalışmaya dönüştü. Biraz ilerleyince Osman Yener ilk 15–20 sayfayı İletişim’e götürdü, onlar da bunu bir tanıtımlarına bastılar. Bu vesileyle Sayın Anar’da uğraşımdan haberdar oldu ve benimle temasa geçti, son derece nazik bir biçimde destek oldu. Böyle olunca da çeviriyi tamamlamak farz oldu. Bitirmeme 5–10 sayfa kala, Yapı Kredi Yayınları da bu işi desteklemeye karar verdi. Sonuçta, belki de hayatımda ilk ve son kez, tamamen zevk için yaptığım bir iş karşılığında bana para ödenmiş oldu!

Ama Puslu Kıtalar Atlası ne yazık ki hala “İngiliz okurla buluşamadı”. Sanırım bunun asıl nedeni de konuyla ilgili kişilerin kitap pazarlama işlerine pek kafa yormamaları. Umarım bir gün bu düş de gerçek olur.

[1] Sonnet 66 

Tired with all these, for restful death I cry, 
As, to behold desert a beggar born, 
And needy nothing trimm'd in jollity, 
And purest faith unhappily forsworn, 
And guilded honour shamefully misplaced, 
And maiden virtue rudely strumpeted, 
And right perfection wrongfully disgraced, 
And strength by limping sway disabled, 
And art made tongue-tied by authority, 
And folly doctor-like controlling skill, 
And simple truth miscall'd simplicity, 
And captive good attending captain ill: 
Tired with all these, from these would I be gone, 
Save that, to die, I leave my love alone. 

66. Sone 

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni, 
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez. 
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini, 
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz, 
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru, 
O kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış, 
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru, 
Ödlekler geçmiş basa, derken mertlik bozulmuş, 
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın, 
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene, 
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adin, 
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e 
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama 
Seni yalnız komak var ya, o koyuyor adama.

Turgut Berkes - 28.04.2009 tarihli bu yazı t-blog'tan Turgur Berkes'in izniyle alınmıştır.

26 Haziran 2012 Salı

Tibet Ağırtan: 'Mavi Sakal ile iki akşam arka arkaya Wembley Arena'da konser verdik'


- Rock’n Roll’a nasıl bulaştınız. İlk dinlediğiniz müzisyen ve gruplar kimlerdi?
Babamın plakları sayesinde rhythm and blues ile tanıştım. Daha sonra Beatles ve Elvis Presley dinlemeye başladım. Sonra da Chuck Berry'yi keşfettim.

- 1979 - 1994 arası Türkiye rock tarihinde çok özel bir yerde olan Mavi Sakal grubundaydınız. Mavi Sakal’ın hikayesinden bahsedebilir misiniz?
Mavi Sakalın hikayesi uzun: Ortaokul yıllarında kurdugumuz hayallerin peşinden gittik diyebilirim, Orta 3 ten bu yana sadece istedigimiz müziği yaptık, İstanbul'a taşındık ve kendi konserlerimizi düzenlemeye başladık, sonra grup patladı. Zaman zaman faaliyetlerine ara verse de 2000'li yılların ortasına kadar gedik.


- 90’lı yıllarda Mavi Sakal grubu olarak efsanevi Wembley Arena’da konser vermiştiniz. Bize bu konserin hikayesini anlatabilir misiniz?
Status Quonun menajeri ile Kan Kokusu albümünün prodüktörü tanışyorlar. Bu sayede teklif geldi ve biz de iki akşam arka arkaya Wembley Arena'da çıktık. Gerçekten bir grubu batıracak ya da çıkartacak güçte bir mekan. Alnımızın akı ile çıktık.

- 70’li ve 90’lı yıllar hem üretim hem de izleyicinin ilgisi sebebiyle Türkiye rock müzik tarihinde çok özel biri yer vardı. O yılların genel havasından ve o yıllarda Rock müzik yapmanın zorluklarından bahsedebilir misiniz? 
Örnek alacağımız grup yoktu. Enstrüman sıkıntısı çekiyorduk. Piyasayı elinde tutanlar rock müziğe yatırım yapmıyordu. Kamuoyu oluşturamıyorduk. Bütün bu zorluklar olaya daha duygusal yaklaşıp bağlanmamızı sağladı...


- Türkiye’de uzun yıllar Türkçe sözlü Rock müziğe ön yargıyla yaklaşılmıştı. Başta Mavi Sakal ve Bulutsuzluk Özlemi bu ön yargıyı kırmayı başardı. Siz bu konuda neler demek istersiniz?
O zaman da anlamamıştım hala anlamıyorum... O yargılarda bulunan arkadaşlara o zaman da gülüyordum, şimdi de gülüyorum. Özentilik işte..

- Başucu albümleriniz nelerdir? Son zamanlarda kimleri dinliyorsunuz?
Başucu albümüm çok. Son zamanlarda Mana, tüm zamanlarda da Status Quo dinlerim..

Can Öktemer

Ferdi Merter Fosforoğlu: 'Birçok sanatçımız dünyanın en güzel mesleğini yanlış ülkede seçmiştir'

- Türkiye sinemasında bir kült olan “Turist Ömer Uzay Yolunda” filminde Dr. McCoy karakterini canlandırdınız ve aynı zamanda filmin senaristliğini yaptınız. Bu filmin öyküsünü anlatabilir misiniz?
O dönem Ankara’da TRT’de orijinal Uzay Yolu filminin dublajlarını yapıyorduk, ben de Dr. McCoy’u, Erol Amaç Mr. Spock’ı, Oytun Şanal Captain Cork’u konuşuyordu. Saner Film’in sahibi Hulki Saner, bizim o donem magazindeki popularitemizden yararlanmak için bu 3’lü ıle Turist Ömer‘i mix ederek, kaynaştırarak, Turist Ömer bakış açısıyla bir Uzay Yolu filmi yapmak istedi. Ben devamlı olarak Hulki Saner’in yardımcı yönetmenliğini yaptığım için, yıllardır seslendirmesini yaptığım bu dizinin yerli senaryosunu benden yazmamı istedi. Daha önce seslendirmesini yaptığımız Uzay Yolu’nun bır bölümüyle Turist Ömer bakış açısını birleştirerek senaryoyu ortaya koydum ve hem oyuncu, hem de yardımcı yönetmen olarak filmin çekilmesini sagladım. Dr. Spock rolünü Erol Amaç oynadı ve Captain Cork rolünü ise o sıralarda bir yarışmada 1. olmuş olan Cemil Şahbaz üstlendi. Oytun Şanal ise senaryodaki bir başka rolü canlandırdı.

- “Turist Ömer Uzay Yolunda” filmi günümüzde halen güncelliğini koruyan bir mizah anlayışına sahip, hatta birçok filme referans olmakta. Filmin mizahının bu denli güncel kalmasını neye bağlıyorsunuz?
Bu güncelliğe neden sanırım benim ve Sadri Alışık’ın Türk toplumunu yeterince tanımamızdan geliyor.


- Türkiye’de özellikle 60’lı, 70’li yıllarda Yılmaz Atadeniz ve Çetin İnanç’ın bayraktarlığında,  yoğun bir fantastik türü film üretimi vardı.  Geçmişten bugüne fantastik Türk sinemasını nasıl değerlendirirsiniz?
Zor bir değerlendirme, çünkü gerçekçi fantastik sinema yapımı tekniğe dayanır, fakat o teknik ise Yeşilçam’a henüz gelmedi. Cem Yılmaz, elindeki ve dışardan aldığı olanakları kullanarak Gora’yı yaptı. Seyirci memnun kaldı. Bizde Uzay Yolu’ndan, Killing’ten ve Superman’den çok örnekler yapıldı ama sözünü ettiğimiz teknik eksiklikler onları yalnız bizim seyircimizin izlemesine neden oldu.

- Seslendirme alanında Türkiye’nin dünya çapında çok önemli bir yerde olduğu iddia edilir. Siz de bir seslendirme sanatçısı olarak, bu iddiaya katılır mısınız? Seslendirme sanatçıları hak ettikleri değeri görüyorlar mı?
Çok iyi bir yerde olduğumuz iddia edilirdi. Çünkü başlangıç dönemlerinde, salt tiyatrocular, bu görevi üstlenirlerdi. Daha sonraları şöyle böyle kurslar bitirmiş kişiler, bu seslendirme işlerine soyundukları için yılların seslendirmecileri ellerini ayaklarını bu işten çektiler ve maalesef ki seslendirmenin gerçek değeri sadece lafta kaldığı için ekonomik olarak gereken değerlendirme yapılamamıştır.


- Türkiye sinemasına oyunculuk olarak büyük emek vermiş olan Kayhan Yıldızoğlu, Danyal Topatan gibi nice önemli oyuncular hakkında bugüne kadar kapsamlı biyografiler bir türlü yazılmadı. Siz bu ilgisizlik için ne demek istersiniz?
Film-San Vakfı’nın benim başkanlığım döneminde çıkarılmış olan Yeşilçam’dan Serpintiler adlı ansiklopedik kitapta, bu sanatçılar gibi ismi unutulmuş ya da bilinmeyen birçok sanatçının biyografilerine yer verilmiştir. Teknık aksaklıklar nedeniyle kitaplar şimdilik toplatılmış ve okuyucusuna henüz ulaşamamıştır, fakat 14 Kasım 2012 tarihinde yeniden bunun hazırlığında olduğumuzun müjdesini verebiliriz…

- Film-San Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yürütmektesiniz. Vakfınızın ne gibi faaliyetleri bulunuyor. Metin Erksan ve Ömer Kavur gibi yönetmenlerin filmlerinin kopyalarını, yeniden banyo edilmiş hallerini piyasada bulabilmek neredeyse imkansız, Film-San Vakfı olarak sizin bu filmleri restore etme gibi düşünceniz var mı? Bu filmlerin tekrar gün ışığına çıkması ve korunması için neler yapılabilir?
Sizlerin dediği olaylar, ekonomik olaylardır. Bir vakıf, sponsor olmadan böyle bir çalışma yapamaz ama tabi ki de yapmak isterdi. Bu filmlerin çoğu, Sayın Sami Şeker’in laboratuarında bulunmaktadır. Ekonomik koşullar oluşursa, yapılmaması için hiçbir neden yok.

- Türkiye’nin en değerli oyuncularından biri olan Sadri Alışık’la -kaldı ki bence yetenek olarak dünya çapında bir oyuncuydu- beraber çalışmış bir oyuncu olarak ondan ve onun oyunculuk sanatından bahsedebilir misiniz?
Sadri Alışık’ın ilk filmi 1945 yılında oynadığı “Günahsızlar”dır. O filmde sevgili Sadri Abimizin çocukluğunu oynamıştım. Kendisi her zaman sabırla çalışmalarını yürütmüştür. Yalnız Türkiye çapında değil, dünya çapında da yerini bulmasını arzularız. Birçok sanatçımız dünyanın en güzel mesleğini yanlış ülkede seçmiştir.

Can Öktemer

24 Haziran 2012 Pazar

Akın Eldes: 'Enstrümanlarını seven, onlara hakim müzisyenler yeterince ilgi görmüyor'


- Siz 20 yılı aşkın bir süredir Türkiye müzik piyasasının içerisindesiniz. Bize biraz müzik hayatınızdan söz edebilir misiniz? 
1980-81 den beri müzik piyasasındayım. İlk solo albümüm 2002 de yayınlandı. 2006'dan beri de Pinhani grubundayım. 2011'de de 6. solo albümüm yayınlandı. Umarım devamı gelir, hala istekliyim. 

- Geçtiğimiz aylarda Sinan Cem Eroğlu ile birlikte Hane-i Akustik adlı bir albüm yayınladınız. Bize biraz bu albümün oluşum sürecinden ve genel olarak albümden bahsedebilir misiniz? 
Hane-i Akustik 6. albümüm. Sinan ile bir Telvin konserinde tanıştık. Çok yetenekli birisi ve onunla bir kimya oluşturmaya başladık. Umarım geliştirmeye fırsatımız olur. Albüm ise bu başlangıcın stüdyoda şipşak, ama audiofil dinleyicilerin bile ilgilenebileceği kalitede çekilmiş bir fotoğrafı...


Uzun yıllar Bulutsuzluk Özlemi ile çaldınız. Bize 90’lı yıllarda Türkiye’deki Rock müziği ve diğer müzikleri, hem de Bulutsuzluk Özlemi döneminizi anlatabilir misiniz? Sizce bu süre zarfında Türkiye’de müzikal olarak neler gelişti ve değişti? 
Bulutsuzluk Özlemi ile 1986 yılında çalmaya başladım. Sahne deneyimimi o dönemde edindim. Elbette müzikal olarak olgunlaşmaya başlamam da o döneme denk geliyor. Bu dönemin bendeki etkilerini, izlerini zaman zaman hissediyorum. 90'lı yıllar aynen sorunuzda betimlediğiniz gibi idi. Günümüzde hızlı iletişim  imkanları ve bilgiye, müziğe ve aslında bir çok şeye kolay ulaşılabilirlik, dönemimizi şekillendiren ve eskiye göre farklı kılan faktörler..

- Türkiye’de gitar virtüözü denilince akla ilk gelenlerdensiniz. Sizce Türkiye’de iyi gitaristler hak ettiği değeri görüyorlar mı? 
İltifatınız için teşekkür ederim, ama kendimi hiç virtüöz gibi hissetmiyorum... Enstrümanlarını seven, onlara hakim müzisyenler gerçekten yeterince ilgi görmüyor. Yurt dışında durum biraz daha olumlu gibi görünse de, genel olarak pek fark yok bence..


- Hem grup hem de solo projelerinde sıkça yer alan bir müzisyensiniz. Sizce solo çalışmalar ile grup müziğinin ne gibi getirileri veya kısıtlamaları var? Sizin için özel yerde bulunan bir çalışmanız var mı?
Ben müzik yaparken patronluk yapılmasını pek sevmem aslında ve dolayısı ile kendi müziğimde de öyle değilim. Fakat sözlü müzikte iş ister istemez biraz değişiyor. Biraz mantığım çerçevesinde tolere edebiliyorum. Yine de fazlası fazla tabii Her çalışmamın kendine göre bir özelliği var. Hepsini yeri geliyor seviyor veya bazen de nefret ediyorum.

- Özellkle solo albümlerinizde yoğun bir caz etkileri görünüyor. Pinhani ve Bulutsuzluk Özlemi kayıtlarında ise daha farklı bir anlayışınız oluyor. Siz kendi gitar çalma stilinizi nasıl tanımlarsınız? Farklı çalışmalarınızda ton, teknik ya da stil olarak ne tür kaygılarınız oluyor?
Aslında solo albümlerimde yoğun olan caz etkileri değil, doğaçlamalar. Az da olsa çalabildiğim stilleri farkına varmadan bir tencereye koymuşum. Çorba pişiriyorum sanırım. Sadece iştah kaçırmaması için bulanık görünmesin istiyorum. Ton ile ilgili bir kaygım pek kalmadı artık. Onu geçtim bitirdim anlamında değil, sadece oraya artık enerji ve vakit sarfetmek istemiyorum. Sonu yok çünkü. Sesim çıktığı sürece kendimi idare edebiliyorum gibi...

- Siz analog kayıtların son dönemlerini görmüş bir müzisyensiniz. Sizce kayıt teknolojilerinin dijitalleşmesi sizin kendinizi ifade etme biçiminize bir etki yaptı mı?
Dijitalde tabii ki imkanlar ve kolaylıklar neredeyse sonsuz. Bunlardan anlayabildiğim kadarı ile ben de faydalanıyorum. Ama Hane-i Akustik albümünün kayıt ve özellikle de miks süreci ile birlikte eski sisteme dönmeli mi diye düşünmeye başladım doğrusu. Daha zevkli bence...



-  Kullandığınız gitarlar, pedallar, tel markası ve anfiler nelerdir? Kullandığınız ekipman sizce müziğinize ne şekilde ve ne kadar katkıda bulunuyor?
Artık kullandığım ekipmanlar daha standart. Aslında güzel pedallarım (özellikle drive ve delayler) var ama, ton konusunda da belirttiğim gibi bunun sonu yok...

- Türkiye’de ve dünyadan sizin özellikle dinlemekten büyük keyif aldığınız gitarislter ve müzisyenler kimlerdir? Başucu albümleriniz nelerdir? Son zamanlarda kimleri dinliyorsunuz? 
Başucumda epey albüm birikti. Artık müzik dinlemek için Mezzo kanalını açıyorum. Güzel konserler oluyor. Ayrıca Youtube izlemeyi çok seviyorum. Kim denk düşerse. Sonucunda bir sürü iyi müzisyen var. X gitaristinin, 2011'deki Y bar konserinde Z parçasını açmak, sonda da değişik zamanlardaki ve mekanlardaki farklı yorumlarını izlemek, akabinde kullandığı ekipmanlar veya hakkında değişik bilgiler için başka bir sayfayı tıklamak, oldukça heyecan verici şeyler. Fakat bu benim için veya meraklısı için böyle. Laf olsun diye veya öylesine müzik dinleyen, hiç para vermeden bilmemkaç mp3'ü, bilmem nereden dinleyen veya sizin hayranınızım diyip, "nee solo albüm mü yaptınız," hem de 6 tane mi diye şaşıran, dolayısı ile her ne kadar iyi niyetli olsa da, müziği anlaşılan bir şekilde yüzeysel olarak takip ediyor olanlar (elbette uzman olmak zorunda değiller..) bu zevki ıskalıyorlar tabii olarak.

Böylelikle soru kapsamından çıkmış oldum biraz. Hayranınızım deyip solo albümler çıkarttığımı bilmeyenlere biraz içerlemişim sanırım. Olsun o kadarcık..

İlginiz için teşekkür ediyorum. Herkese sevgiler.

Can Öktemer - Sertan Şentürk

20 Haziran 2012 Çarşamba

Hakan Küçükçınar: 'Mali müşavirlik ile geçinip müzisyenlikle yapmaya çalışıyorum'


- “Aşk Merdivenleri” isimli albümünüzü geçtiğimiz aylarda yayınladınız. Bize bu albümün öyküsünü anlatabilir misiniz? Şarkıları ne zaman yazmaya başladınız?
Gitar akorlarını öğrendiğim ilk günden beridir içimde hep bir şeyler yazma isteği oldu. Önce, ünlü şairlerin şiirlerini bestelemeye çalıştım. 20 yaşımdayken de bu albümde de yer alan “Kaybettiklerim” adlı şarkıyı yazdım ki sözleri de müziği de bana ait olan ilk şarkımdır. “Aşk Merdivenleri” albümündeki 6-7 şarkıyı bu dönemde yazdığım ilk şarkılar arasından seçtim. Çok dikkatlice elden geçirdim tabii şarkıları ancak ilk yazıldığı anki duygusunu ve duyarlılığını korumaya da özen gösterdim. Geri kalan 3-4 şarkıyı ise son birkaç yıl içinde yazdıklarım içinden seçtim. Aslında bu albüm için, son 20-25 yılda yaptığım işler arasından yaptığım bir seçki ya da antoloji demek de mümkün.

- Aşk Merdivenleri’nde yoğun bir melankoli hakim ve müzikal olarak da Bülent Ortaçgil’in müziğine yakın duruyor. Siz albümü genel olarak nasıl tanımlarsınız?


Albümü ve müzik tarzımı isimlendirirken biraz zorlanıyorum açıkçası. Ne desem tam karşılamıyor gibi geliyor. Alternatif akustik pop müzik gibi bir tanım bulduk yapımcımla son olarak. Hiç bilmeyen birine anlatırken gözünde canlansın diye Ortaçgil gibi, Kızılok gibi Mazhar gibi filan demek zorunda kalıyorum. Bu saydığım adamların müziğine hem benziyor hem benzemiyor gibi. Muhakkak ki beslendiğim kaynaklar bunlar ancak kendi özgün sesim ve tınımın da olduğuna inanıyorum. Genel olarak melankolik bir albüm denebilir de denmeyebilir de, zira melankoli deyince akla yenilenmiş arabesk tınıları da gelebilir… En azından bu albümde o tatta bir hüzün yok diyelim ki hiç bilmeyen kişilere yanlış bir imaj vermiş olmayayım. Bülent Ortaçgil’in müziğine de yakın duruyor denmesi benim için güzel bir iltifat olur doğrusu, katılabilirim de bu saptamaya. Bu arada Ortaçgil’in tüm şarkılarını özellikle eski şarkılarını çok iyi bilirim ve çok değerli bir şarkı yazarıdır nazarımda.

- Albüme genel olarak baktığımız zaman, sözler daha ön planda gibi gözüküyor. Şarkı sözü yazmaya ne zaman başladınız? Bir şarkı sözü yazarı olarak, sizin en çok beğendiniz şarkı sözü yazarları ve şairler kimlerdir?
Bu bir şarkı yazarı albümü olarak tanımlanabilir. Paul Simon, John Lennon, Dylan, Cohen gibi şarkı yazarlarından aldığım ilhamla onların yolunda yürüyerek bir şeyler üretmeye çalışıyorum. Dolayısıyla beslendiğim kaynak bu tip adamlar olunca işin içine daha yoğun şiir ve hikaye anlatıcısı konumuna gelmiş bir şarkı yazarı tipi oluşuyor. Seçtiğim tarz bu olduğu için sözler biraz yoğun, umarım dinleyene anlamlı ve güzel geliyordur. Şarkı yazarları dışında tabii ki en çok şairler ve roman yazarlarından etkilendim. Şiir tabii ki daha önemli ve doğrudan etkileyen edebi tür. Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Murathan Mungan, Nazım Hikmet, Metin Altıok gibi şairlerin yeri ayrıdır bende. Ancak bu iş sadece şiir okuyarak da olmaz, edebiyatı bütün olarak görmeye ve almaya çalışmak lazım bence. Roman, hikaye başta olmak üzere tüm türlere yakın durmak şart.

Çünkü sadece şiir gibi birkaç satır yazmıyorsunuz kendinize ait bir dil ve dünya inşa etme işine giriyorsunuz. En kolay ve en ucuz tüketilen sanat müzik oldu artık, ancak üretimi tüketiminden çok daha sancılı ve maliyetli. Ortaçgil son  albümü için 7 yıl çalışmış. Harcanan emeği kafanızda canlandırın buna göre. Tabii acıklı olan bu kadar zahmetle üretilmiş ürünün bedelsiz olarak MP3 halinde insanlar tarafından tüketiliyor olması.

- Mehmet Tez geçenlerde köşesinde sizin Altınoluk’da grubunuzdan bahsetmişti. Bize o dönemin atmosferinden bahsedebilir misiniz? 


O grup Altınoluk’ta 1993 yazında Experience adlı bir rock barda çalmıştı ve o yaz tanışmıştık Mehmet ile. Bizim  grubun adı bile yoktu sanırım. Mehmet’in de elemanı olduğu 3 kişilik bir grupları vardı. Şu anki yapımcım olan Haluk Polat klavye, Mehmet bas çalıyordu ve bir de solistleri vardı. O dönemde olmayacak bir yerde olmayacak bir müzik yapan bir gruptuk. Rock’n rolldan bu kadar uzak bir aile beldesinde klasik rock çalacak mekanın olması ve hatta bizim de orada çalmamız filan çok rastlanacak şeyler değildi. Hendrix, Beatles, Rolling Stones, Led Zeppelin, Dire Straits çalardık, güzel gruptu. Ben yine bas gitar çalıyordum o grupta, şu an albümün konserlerini verdiğimiz grupta akustik gitar bek vokal yapan Alp Dündar, sonradan Trip adındaki grupta yıllarca çalacağım Özgür Şener elektro gitar vokalde ve davulda Güray Mumcu ‘dan oluşan enteresan bir gruptu. Altınoluk o tarihlerde kasaba havasında çok güzel bir doğası ve havası suyu olan,  hayran olunacak bir yer idi, sonradan maalesef şehirleşti ve o güzelim Kaz Dağı ormanlarına da kıyıldı. Yıllardır gitmedim görmedim, anılarımdaki gibi hatırlamak istiyorum oraları. Sonuçta hayatımın en güzel yazlarından birini geçirdim o yaz ve bu albümde yer alan “Mavi Yaz Akşamlarımız” adlı şarkıyı yaşadığım masum bir aşkı ve o güzel yazı resmetmeye çalışmak üzere yazdım.

- Üniversite yıllarlarınızdan beri Ortanca, Çekirdek ve Trip gibi Ankara’nın önemli rock gruplarını kurup bu gruplarda çaldınız. Bu dönemlerinizi ve 90’ların başında Ankara’da Rock müzik ortamından bahsedebilir misiniz?
90’ların başında bugün bildiğimiz ve hatta bıktığımız anlamdaki rock barlar yeni yeni görülmeye başlıyordu. İstanbul’daki eski ve yeni Kemancılar’ın yarattığı rüzgar Ankara’yı da etkiledi. Ankara’dan Metropolis, Flu, Blues Express gibi gruplar gidip İstanbul’da Hayal Kahvesi’nde ya da o civarlarda biryerlerde çalıp geri dönüyorlardı. Sonra burada da A Bar, Grafitti, Manhattan, Gölge Bar gibi barlar açıldı ve hepsi de kendine özgü müşterisini yarattı. O zaman bütün barlar dolup taşıyordu. Hakikaten rock barların altın çağı 1990’lar boyu o 10-15  yıllık dönemdir. O dönem çalan gruplar şimdiki gruplardan daha iyiydi ve ayrıca onları izleyen yapılan müziği tüketen dinleyiciler de daha dikkatli, seçici ve müzikten anlayan kişilerdi. Bugün içki fiyatlarının yüksekliği, sigara yasağı,  ve işletme sahiplerinin acilen vıcık vıcık eğlence anlayışını ticari başarı saymaları nedeniyle klasik rock bar dönemi sona erdi diyebiliriz.

Bu açılmış kapanmış barlar arasında en çok çaldığım ve sahnesinde, içerisinde bulunmaktan zevk aldığım mekan Gölge Bar’dır. Trip ile bu mekanda efsanevi performanslara imza attık. Hayatım boyu unutamayacağım Trip ile yaptığımız işleri.

- Uzun yıllardan beri “ Kendinden Prensli At” isimli grubunuzla Süleyman Bağcıoğlu ile beraber klasik rock parçalarını yorumluyorsunuz. Süleyman Bağcıoğlu bugün Türkiye Rock camiasının en çok saygı duyulan gitaristlerin başında geliyor. Siz neler demek istersiniz Süleyman Bağcıoğlu hakkında? 
Süleyman Bağcıoğlu beni belki de bu işlere iten adamlardan birisidir. Yine 1990 başları gibi ki bara girme yaşımızın tuttuğu tarihtir aşağı yukarı, (o zaman henüz tanışmıyorduk ve uzaktan o olağanüstü gruplarını hayranlıkla dinliyorduk) Sahne adabı ile grubun nasıl ses çıkarması gerektiğiyle ilgili filan çok şey öğrendim, örnek aldım, hayran oldum. Trip çaldığında ben de biryerlerde sahne alır ve görünür olunca tanıştık, “ Kendinden Prensli At” grubunu birlikte kurmaya kadar vardı sonra iş. Rock bar gitaristliği konusunda sadece benim ve Ankara çevresinin değil, tüm memleket insanının feyz aldığı ve hayran olduğu üstün bir gitaristtir kendisi. Kendine özgü bir tuşesi ve tonu vardır her şeyden önce. Ayrıca çalmayı bu kadar delirmişçesine seven adam da az görülür, bıraksan ya da solist yorulmasa sabaha kadar kesinlikle çalar. Bu işlerde çok büyük emek harcamıştır, çok kapılar açmıştır Süleyman. Tanışmış olmaktan, birlikte müzik yapmaktan çok keyif aldığım ve hem müzikle ilgili hem de müzik dışında çok şey öğrendiğim biridir. Bir zamanlar hayran olduğunuz biriyle çalmak çok enteresan cidden.

- Dinlemekten asla bıkmadığınız gruplar ve müzisyenler kimler? Son dönemde kimleri dinliyorsunuz?
Müzik neden dinlenir sorusunu çok sorarım kendime. Yani birkez dinledik, anladık, geçtik diye bir şey yok müzikte. Belki hiçbir sanat türünde yok.Ancak en çok müzikte yok gibi geliyor bana. Kimilerine göre zamanında dinlediğin bir şeyleri halen dinliyor olmak müzik dinlemek değil filan gibi değerlendirmeler okuyorum. Kimdi Replikas idi sanırım böyle bir şeyler demişler bir röportajlarında. Bence böyle bir şey yok. Nasıl müzik dinleneceği ile ilgili kimsenin ders vermesine ihtiyaç da yok isteyen istediği gibi dinler.İnsanın canı istiyorsa aynı şarkıyı yıllarca dinler, kendi sıkılmasıyla ya da merakıyla ilgili bu. Benim her daim vazgeçemediğim gruplarım filan var elbette. Bunlara klasik rock janrının tüm gruplarını koyabiliriz, az önce bazı vesilelerle saydığım gruplar ve sanatçılar bu kategoride.


Beatles’ın yeri biraz ayrı, sadece müzik yapmadılar, konuşmaları, giyimleri, kimsenin cesaret edemeyeceği müzik türlerini ve yaşam tarzlarını denemeleri filan bu adamları bir müzik grubu olmaktan öteye  taşıdı. Ben de sadece bir müzik grubu olarak görmüyorum adamları. Sadece güzel şarkı nasıl yazılır, nasıl söyleniri değil hayatı anlatmışlar şarkılarında. Ayrıca kendi aralarındaki ilişkilerin ilk olarak başladığı ve sonra vardığı yerleri izleyerek bir tek müzik grubu üzerinden çok daha genel bir rock tarihini anlamak da mümkün. Sonraki tüm gruplar aşağı yukarı benzer süreçleri yaşadılar ya da hiç yaşamayanlar da oldu. Ancak yaptıkları albümlerle, Vietnam savaşına ve İngiliz sömürgeci tarihine karşı çıkmalarıyla (Paul’ün sir ünvanını kabul etmesi hariç), yaptıkları hatalarla ve çocukluklarıyla ayrı, yetişkinlikleriyle ayrı bir şekilde insanlık tarihini etkilemiş adamlardır sevin veya sevmeyin. Gorbaçov glasnostu anlatırken SSCB’nin yıkılmasına neden olanlardan birini de Beatles’ın müziğini ve yarattığı etkileri göstermiştir. Neyse çok uzattım lafı ama önemliydi.

Son dönemde yeni grup veya müzisyen dinlemiyorum.Bir tek sixpense none the richer grubu var bu aralar dikkatimi çeken. Cohen gibi Dylan gibi Mccartney gibi adamların çıkardığı albümlerle de her zaman ilgilenirim. Bir de Johnny Cash en büyük idollerimden biridir. Yeniliklere açık olmak lazım farkındayım ancak belki de vücudumun merak etme eşiği düşmüştür, yeni grup keşfetme güdüm zayıf bu aralar.

- Ankara Rock müzik özelinde Türkiye’de çok özel bir noktada duruyor.  Yıllar içerisinde birçok Rock müzisyeninin, Ankara çıkışlı olduğunu gördük. Sizce Ankara’yı Rock müzik özelinde bu kadar verimli kılan sebep nedir?
Açıkçası hiçbir fikrim yok bu konuda. Tahminlerim olabilir. Sosyologlara sorulsa daha güzel cevaplar da alınabilir bir ihtimal. Her kentin kendine özgü bir ritmi, doğası ve güzelliği-çirkinliği var. Şehirler de ve özellikle merkez olabilen şehirler dünya sanat tarihini derinden etkilemiştir.Floransa, Barcelona, Moskova, Prag gibi şehirleri düşünün. Ankara aslında Mustafa Kemal’in seçimiyle ve siyasi ve jeopolitik başkent olmuş bir yer. Geçmişi yok yani kısaca.  Yüz yıl önce kasaba olan bir yer. Tarihi olmayan nadir başkentlerden olmalı herhalde. Bir tane kale bir tane de Roma Hamamı dışında ben bir yapı görmedim. İstanbul ise insanlık tarihince bilinen en eski metropol. Ankara’dan müzisyen çıkar gider İstanbul'a yerleşir klişesi var.İzmir ve Adana’dan da çok müzisyen çıkar bu arada.

Ankara’yı bu konuda özel kılan şey muhtemelen bu şehrin yaşam ritminde olabilir. Sıkıntılı mekanlardan daha derin adamlar ve sanatçılar çıkar. Çünkü yoksunluk yaratıcılığı kışkırtan bir şeydir. Ben burada doğdum ve büyüdüm, en basitinden denize uzak yaşıyoruz ve bir Ankaralı için denizin, vapurun manası, her gün gören birine göre daha derin olabilir. Seattle, Liverpool gibi kasvetli şehirlerin ikliminden üstün yetenekli grup ve sanatçılar çıktı ve rock tarihini değiştirdi. Ankara da belki biraz böyle bir konumda olabilir. Doğal ve tarihi güzelliklerden yıkılan bir şehir değil burası. Vakit geçirecek ve keyifle takılınacak yerlerin sayısı İstanbul ve İzmir’e göre çok daha sınırlıdır.Biz de aradaki farkı iyi müzisyen yetiştirerek kapatmaya çalışıyoruzdur belki.

- Müzisyenlik dışında mali müşavirlik de yapıyorsunuz. Bu iki farklı dünyayı nasıl idare ediyorsunuz. Müzikal servüveniniz ne zaman ve nasıl başladı?
Mali müşavirlik ile geçinip müzisyenlikle de müzikal ve edebi birikimlerimi ortaya koymaya çalışıyorum. İkisi de dediğin gibi çok başka dünyalar.Ancak her iki dünyayı da tanımak ve yaşamak güzel bir deneyim. Müzisyen olduğumu bilmeyen müşterilerim var misal. Sadece muhasebeci olarak tanıyorlar ve zihinlerinde oraya yerleştirmişler. Hiç bozmuyorum bu algılarını ve sade bir mali müşavir olarak tanınmak ve değerlendirilmek deneyimini de yaşıyorum öte yandan rock star gibi tanıyan davranan kişiler de var hayatımda. Hayatın bir başka yüzünü görmüş ve tanımış oluyorum böylece. Tek kartvizit taşımak sıkıcı bir şey ya da ben çok alıştım çift kimlikli-kişilikli yaşamaya. İşlerimi çok arttırmıyorum, ( serbest olarak çalıştığım için böyle bir imkanım var ) bir tane çalışanım var, ikimizi geçindiriyor işte işlerin hacmi. Genelde sorunsuz götürüyorum işlerimi de müzik faaliyetlerimi de . Tarihleri mali müşavirlik işlerine göre ayarlayınca sorun olmuyor şimdilik. Bazen çok zor olduğu da oluyor tabii. Herşey her zaman kolay olsa tadı kalmazdı yapılan işin öte yandan.

Müzik serüvenim çocukken oyun oynadığım oyuncak müzik aletleriyle başladı sanırım. Oyuncak gitarım, akordeonum, mızıkam aklımda yer etmiş. İlkokul 4-5 gibi ailemin teşvikiyle saz çalmaya başladım. Ortaokulda Beatles dinleyince  sazı bıraktım gitara başladım, sonra lisenin müzik grubundaki basçının ayrılmasıyla okulun grubuna bas gitarist olarak girdim. Sonra da bas gitar üzerine çalışmaya başladım ve halen de bas gitar çalışıyorum. Şarkı yazmak ise müziğin ayrı bir katmanı. Gitar akorlarını öğrenince içimden derhal kendime ait bir şeyler yazmak söylemek geldi. İçgüdüsel bir şey midir nedir bilemiyorum.  İlk sorunun cevabı da bu kısma denk geliyor.

Halen iyi bas gitar çalmaya ve güzel şarkılar yazmaya çabalıyorum.Elim ayağım tuttuğu sürece de sürdürme niyetindeyim.

Can Öktemer

19 Haziran 2012 Salı

Cüneyt Cebenoyan: 'Kendi ülkesinin filmlerini daha çok seyreden ender ülkelerden biriyiz'

Cüneyt Cebenoyan

- Uzun yıllardan beri, sinema eleştirmenliği yapıyorsunuz. Siz genel olarak Türkiye’deki sinema eleştirmenliğini nasıl değerlendirirsiniz?
Genel olarak değerlendirmek çok zor. Bence üst düzeyde eleştirmenler var Türkiye’de. Tabii yazdıklarını hiçbir şekilde merak etmediğim eleştirmenler de var. Gazetelerin eleştiriye verdikleri yeri çok yetersiz buluyorum. Radikal ve Birgün dışında benim okuduğum gazeteler içinde sinema eleştirisine iyi bir yer ayıran gazete yok. Sinema ve Altyazı dergilerini takip ediyorum ve kendi kulvarlarında başarılı buluyorum. 

- Türkiye’de 2000’li yıllardan itibaren hem sinemada dijital teknolojinin yaygınlaşması hem de televizyon dizilerinin getirmiş olduğu bir hareketle, film üretiminin arttığını görüyoruz. Siz son dönem Türkiye sineması için neler söylemek istersiniz? Dünyada ki yerini nasıl konumlandırırsınız?
Kendi ülkesinin filmlerini daha çok seyreden ender ülkelerden biriyiz. Bu olumlu ama çok seyredilen filmlere bakınca sevinmek çok zor. “1453”e giden insan sayısına sevinmek bir yana, sinirleniyorum! Daha sanatsal işler yapmak isteyen yönetmenler finans ve dağıtım sorunlarını aşamıyorlar. Çiğdem Vitrinel Antalya’da Geriye Kalan’la en iyi yönetmen seçildi geçen yıl ama filmi hala gösterime girmedi.
Sinemamızın dünyadaki yeri çok güçlü değil. Bir ara daha çok ilgi vardı Yeni Türk Sineması adı da verilen son dönem filmlerimize. Ama bu ilgide biraz azalma var gibi. Yine de Türkiye sinemasının düzeyi fena değil kanımca. Güney Kore, İran ya da Meksika kadar değiliz ama fena da değiliz. Dünyada da çok iyi filmler çekilmiyor. Bu yıl Cannes’ın da Berlin’in de düzeyleri düşüktü.  

- Günlük hayatın bir yansıması olarak Türkiye’de milliyetçiliği,  televizyon dizilerinde ve sinema filmlerimizde sıklıkla görmekteyiz. İzlenme rekoru kıran filmlerimizin başında milliyetçiliği işleyen ve yücelten filmler başı çekiyor. Siz seyircinin bu tutumu için neler söylemek istersiniz?
12 Eylül’le başlayan, cemaatlerin çabalarıyla ve iktidarların katkılarıyla süren çabalar sonuç verdi. Milliyetçi ve muhafazakar nesiller yetişti. Milliyetçilik ilkel kimliklere sığınmak, hiçbir çaba harcamadan edinilen bir özelliğe yücelik atfetmek demek kanımca. Rahatlatıcı bir şey. Özellikle bu iktidar döneminde “elit” düşmanlığı başlığı altında aydınlar aşağılandı, aşağılanıyor. Gariptir bu çabaya liberal elitler de su taşıdılar. Elbette halktan kopuk, züppe bir aydın kesimine ihtiyacımız yok. Ama aydınların öncülüğüne de her zaman ihtiyaç var. Çoğunluk ne yazık ki çoğu zaman vasatı temsil edebiliyor. Vasat da milliyetçilikte kıvanç buluyor.

Bir de tabii, Orta Doğu'daki kanlı tablo ve bölgeye emperyalizmin korkunç müdahaleleri var. Bu tabloya ve Batı’da yeşeren İslamofobiye ve Ortadoğulu düşmanlığına karşı da bir tepki var. Bu da insanları milliyetçiliğe savurabiliyor.

- Bir dönem gerek medyanın gerek oyuncuların desteğiyle “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasına benzer bir tutumla, seyirciyi yerli film izletmeye yönelik çabalar vardı.  Sizce sanata bu şekilde bakmak ne kadar sağlıklı? Seyircinin sadece yerli filmlere olan ilgisi ileride iyi,  kaliteli yabancı filmlerin ülkemize uğramamasına yol açar mı?
Kaliteli yabancı filmlerin önünde seyirci ilgisizliği ve sinema salonlarının tekelleşmesi gibi engeller var. “Bir Ayrılık”ı topu topu 5.000 kişi izledi! “Ömrümüzden Bir Sene”yi daha da az. Bu filmler bence geçen yılın en iyi yabancı filmleriydi. Bu rakamlarla “Fetih 1453”ün rakamları karşılaştırılınca acıklı bir tablo çıkıyor ortaya. Türkiye’de her şeyin seviyesi düşüyor. Eğitim kalitemiz dünya sıralamasında çok gerilerde yer alıyor. İnsan kalitesi çok düşük Türkiye’de. Bu bir gerçek. Yerli film izlemeye yöneltmek deyince hangi yerli film diye de sormak lazım. İyi yerli filmler iş yapmıyor ki!
  
-Türkiye’de popüler içerikli olmayan, politik duruşu olan müzik dergileri birer ikişer kapanıyor. Roll dergisi de bu dergilerden biriydi. Sizde bir dönem Roll dergisinde çalışmıştınız. Hem Roll dergisini hem de Türkiye’de ki müzik dergiciliğini nasıl yorumlarsınız. Bu bağlamda iyi müzik blogları, müzikler dergiciliğinde oluşan boşlukları kapatabilir mi?
Müzik bloglarını takip etmiyorum, bu yüzden cevap vermem güç sorunuza. Roll dergisi hem katkıda bulunduğum hem de benim de eğitim aldığım bir dergiydi.  Roll’un açıkça sol bir çizgisi vardı. İyi popüler müzikte ayrım yapmazdı. Arabesk de, az kişinin tanıdığı indie bir topluluk da yer bulabilirdi. Ciguli’yi, satmayacağını bile bile kapağına taşıyacak kadar da cüretkardı.

Roll’dan önce Ankara bazlı Müzük diye de bir dergide çalışmıştım ama o dergi kısa süreli oldu. Daha öncelerden Hey dergisi vardı tabii. Roll benzeri başka bir dergi bilmiyorum ama. Yıllar içinde satışı artmak yerine azaldı. Acıklı bir durumdu. İşin doğrusu Roll’un son dönemlerinde ben de artık sinemaya yönelmiştim ve dergiye pek katkıda bulunmuyordum. 

Can Öktemer