8 Eylül 2012 Cumartesi

“Ölümün Olduğu Yerde Daha Ciddi Ne Olabilir Ki?”

Son dönem Şili edebiyatının en önemli temsilcilerinden Alejandro Zambra’nın ilk romanı Bonzai, daha ilk cümlesinden itibaren, bizi sonu belli olan kırık bir aşk hikayesine hazırlıyor: “Sonunda kız ölür ve oğlan yalnız kalır; gerçi oğlan kızın, Emilia’nın ölümünden birkaç yıl önce yalnız kalmıştı. Kızın adı Emilia ya da Emilia’ydı diyelim. Oğlanın adıysa Julio, Julio’ydu, hatta hala Julio. Julio ve Emilia. Sonunda Emilia ölüyor, Julio ise ölmüyor. Gerisi edebiyat.”


Julio ve Emilia İspanyol dili ve edebiyatı okuyan iki öğrenci, ders çalışmak için bir araya gelinen fakat ders çalışmak yerine eğlenilen ve votka içilen bir gecede tanışıyorlar. Geceyi tesadüfi bir şekilde beraber uyuyarak geçiyorlar. Aralarındaki ilişki de böyle başlıyor. Emilia ve Julio arasında oluşan tutkulu aşk ise edebiyat sayesinde oluyor. Her gece yatmadan önce birbirlerine Marcel Schwob'un Monelle'nin Kitabı’nı, Yukio Mişima'nın Altın Toprak'ını, Perec'ten Uyuyan Adam ve Şeyleri, Onetti ve Raymond Carver'ın bazı öykülerini okuyorlar. Birbirlerine söyledikleri ilk yalan bile edebiyat üzerine. İkisi de birbirlerine Marcel Proust’u okuduklarına dair yalan söylüyor. “Çabucak aynı şeyi okumayı, benzer düşünmeyi ve farkların üstünü örtmeyi öğrendiler. Kısa süre içinde kibirli bir samimiyet yakaladılar” diye anlatıyor Zambra. Hikayenin ilerleyen bölümlerinde nedenini öğrenemediğimiz bir şekilde Julio ve Emilia ayrılıyorlar. Üniversite bitiyor ve Emilia Madrid'e geliyor, İspanyolca öğretmeni olabilmek için işverenlerine evli olduğu yalanı söylüyor. Bunu kanıtlayabilmek için eski arkadaşı Anita'dan kocasını bir geceliğine istiyor, fakat gece kötü geçiyor, Anita'nın kocası ona asılıyor. Bundan sonra, yakın arkadaşı Anita'nın iddiasına göre uyuşturucu kullanmaya ve sürekli siyah giymeye başlıyor.  Sonra Zambra'nın daha ilk sayfadan itibaren üstüne basa basa söylediği gibi 30'unu görmeden ölüyor. Julio ise bodrum katında ayakkabı manzaralı evinde, lezbiyen komşusu Maria ile yaşıyor.

Julio hayatı da pek iyi seyretmiyor: sağcı bir entelektüelin kızına ders vermekten, yaşlı ve huysuz Gazmuri’nin deftere yazdığı son romanını bilgisayara geçirme işine kadar bir sürü garip işe girip çıkıyor. Ve sonra, Julio gitmeye karar veriyor. Komşusu Maria'ya güzel bir hoşçakal hediyesi bırakmak için Gazmuri'nin romanını kendi kafasına göre yeniden yazıyor ve ismini de Bonzai koyuyor.

Bu Hikayenin Sonu Bizleri Büyülemeli Ama Büyülemiyor
Bonsai 77 sayfalık küçücük bir roman. Okumaya başlandıktan sonra birkaç saatte bitiyor.  Bonsai, her ne kadar kısa sürede bitse de, kitabın baştan belli, hüzünlü sonunun etkisinin uzun süre devam ettiğini söyleyebilirim. Kitabın başında, mutsuz sonla biten bir aşk hikayesi ile karşılaşacağımızın haberinin bizzat yazarın garantisiyle alınca, bu aşk hikayesinin de sinema ve edebiyatta sıklıkla karşılaştığımız epik aşk öykülerinden biri olacağını beklerken, kitap bize bu hikayenin sonunun hiç de beklendiği gibi olmayacağını söylüyor: “Bu hikayenin sonu bizleri büyülemeli, ama büyülemiyor.”

Zambra ilk kitabında, Julio ve Emilia’nın aşklarını edebiyat ile çevreleyip, onlara mahremiyet alanı sağlayıp, onları dış dünyanın mutsuzluklarından ayırıp, kendi mutlu mutsuzlukları ile baş başa bırakıyor. Büyük ihtimalle de, Julio ve Emilia yalnız kaldıkları gecelerde yorganın altına geçip çok sevdikleri yazarlardan parçalar okurken, fonda Morrissey veya Tinderstricks çalıp bu yarattıkları ağır melankoliden büyük zevk alıyorlardır. Bu karakterler Türkiye'de olsaydı, yine büyük bir olasılıkla bu sefer  fonda Ortaçgil çalacaktı, yorganın altındaysa Oğuz Atay okunacaktı, ne de olsa melankolinin yurdu yok. 

90 kuşağı için hep MTV kuşağı, kayıp kuşak, idealleri olmayan, tamamen tüketim toplumuna hizmet eden hedonist gençler olarak tanımlanır eski kuşak tarafından. Fakat hayata dair hassasiyetleri olan, okudukları kitaplarla kendi aydınlanmalarını sağlayan 90 kuşağını es geçemeyiz. Onlar bu düzene, kaosa ayak uydurmayıp tutunamayacaklarını ve ebedi bir mutsuzlukla yaşayacaklarını biliyorlar ve mutsuzluklarından gayet mutlu olabiliyorlar.  Julio ve Emilia'da aynen böyle yaşıyorlar, onlar arkadaşlarını seçerken bile sıradanlıklardan uzak durmaya çalışıyorlar: “Bu, gerçeğe, gerçek gibi görünen cümleleri etrafa saçmaya, bitmek bilmeyen sigaralar içmeye ve daha iyi olduklarına geriye kalanlardan o uçsuz bucaksız ve aşağılık geriye kalanlar gruptan daha iyi ve saf olduklarına inananların vahşi suç ortaklığında hapsolmaya tutkun iki öğrencinin hikayesi.”

Hayata Dair Can Acıtan Ufak Detaylar
Zambra’nın bu kısacık romanın bu kadar etkileyici olmasını sebebi karakterleri abartmadan en sade haliyle sunması ve hikayesini hiç önemsemeden tamamen karakterlere yönelmesi. Zambra'nın dili ise oldukça akıcı, Barış Bıçakçı kitapları için söylenen hayata dair can acıtan ufak detaylarla bu kitapta bolca karşılaşılabiliyoruz. Her ne kadar mutsuz sonla biten bir öyküyle karşı karşıya olsak da, Zambra bizi perdeleri çekilmiş, ışıkları kısılmış bir odaya hapsetmiyor, öyküyü zaman zaman komik detaylarla süsleyerek bize gözyaşlarımızı silmemiz için süre bile veriyor, yine de, “Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki.”

Zambra, 80 sonrası Şili edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri sayılıyor.  Bonzai, şimdiden dünyanın birçok diline çevrilmiş durumda. Geçtiğimiz senelerde, Christian Jimenez tarafından sinemaya da uyarlandı. Filmin, bu sene İstanbul Film Festivali kapsamında Türkiye’ye de uğradığını belirtmeliyim. Zambra'yı takip etmekte yarar, yakıcı yazı geride bırakıp sonbahara girmeye hazırlandığımız şu dönemlerde, böyle samimi melankolik hikayeyi sanırım  es geçmek olmaz...

Bu yazı, Agos Kirk'in Ağustos 2012 sayısında yayınlandı.

Can Öktemer

Hiç yorum yok: