4 Aralık 2012 Salı

İki raftan Gon Kitabevi'ne...

Robinson Crusoe Kitabevi'nin gelen talep üzerine açtığı, sadece çizgi roman satan Galatasaray'daki şubesi Gon Kitabevi'ndeydik. Yıllardır çizgi romanla iç içe olan Cenk Könül ile Gon Kitabevi'ni, çizgi romancılığın durumunu ve zorlukları üzerine bir sohbet ettik.

- Gon Kitabevi nasıl açıldı ve sadece çizgi roman satan bir kitabevi kurma fikri nereden çıktı?
Bundan 5 sene önce açıldı Gon Kitabevi. Robinson Crusoe Kitabevi'nde aslında sadece iki raf çizgi roman vardı. Oradaki çizgi romanlara gelen talebi gördüler, insanlar daha fazla çizgi roman istiyordu, hem de burada yeni açılan bir deposu oldu Robinson Crusoe'nun. Ön tarafı başka bir mağaza olarak değerlendirebilmek için çok müsaitti. O yüzden "çizgi romanları taşıyalım, bir çizgi roman mağazamız olsun" dediler. Gon'un açılışı böyle oldu.

- Çizgi romanlara ilgi hâlâ eskisi gibi devam ediyor mu peki?
Aslında senin sunman gerekiyor ki, talep olsun. Türkiye'de bundan önce, bu işi yapan tek bir yer vardı. Nişantaşı'ndaki Gerekli Şeyler... Ama Gerekli Şeyler de sürekli taşınıp duran, nedense müşterisini veya kitlesini oradan oraya savurmak durumunda kalan bir şirket oldu. Tabii bir de Gerekli Şeyler'de sadece Amerikan çizgi romanı vardı. Bağımsızlar yoktu. Burada yapmaya çalıştığımız şey, biraz daha farklı. Amerikan çizgi romanı olsun ama Avrupa da olsun, bağımsızlar da olsun, çünkü çizgi roman ve graphic novel denilen türlerin kesiştiği noktalar var ama kitle olarak çok farklı kitleler okuyor. Amerikan çizgi romanını okuyan farklı bir kitle var, mangayı okuyan farklı bir kitle. Ya da sadece bağımsızları okuyup seriyi takip etmek isteyenler de var.

Son üç dört senedir, orta okul ve lise çağındaki gençler mangalara çok ilgi gösteriyorlar. İnternetten indirebilmelerine ve animelerini seyretmelerine rağmen hangisi çıkmış, gelip bakıp İngilizcelerini mutlaka alıyorlar. Bazen kitap almaya değil de, arkadaşlarını toplayıp müze gibi gezmek için de geliyorlar. Biz de çok şey öğreniyoruz onlardan aslında. Yeni nesil daha çok nelere ilgi duyuyor, hangileri hoşlarına gidiyor, bunları görüyoruz. Kitle de geniş, sürekli gelen 6 yaşında çocuk da var, 70 yaşında amca da var. Bu çok güzel... 


- Türkiye'de çizgi romancılık nasıl sizce?
Türkiye'de çizgi romancılık kötü... Şirketlerin dağıtımla ilgili ciddi sorunları var. D&R gibi bir kitabevi zinciri var ve sen kitabını oraya sokamadığın sürece aslında piyasada yoksun demek oluyor bu.  Yerli çizerlerde ise çizgi roman sadece Uykusuz'u yayınlayanı Mürekkep Yayınları üzerinden yürüyor. Mürekkep Yayınları, sadece kendi çizerlerinin ya da daha önce bizim okuduğumuz, 80'lerin yerli çizerlerinin kitaplarını basıyor. Yeni yeni, üç dört sene içerisinde olmuş bir şey bu da. Onların dışında çizerlerden cesaret eden yok. Ama çevirileri basan bir sürü şirket var, onların da sorunu dağıtım.

- Mutlaka çevrilmesi gerekir dediğiniz çizgi romanlar neler?
Türkiye'de çok uzun süredir Batman basılmıyor. Aslında tonlarca şey var çevrilmesi gereken. Romandan çok da ayıramazsınız bunu, bunun da türleri var, çizere göre değişiklik gösteren birçok yönü var. Birini diğerinden ayırmam zor şimdi ama şöyle bir sorun var. Batman'i, Superman'i yayınlayan yayınevi DC Comics'in hiçbir yayını, Türkiye'de basılamıyor çünkü telifleri çok yüksek. Kimse cesaret edemiyor almaya. Bildiğim kadarıyla, Frankfurt Kitap Fuarı'nda Türkiye'den birçok yayınevi DC Comics'le görüşmeye gidiyor. Hem de bir çok... Birbirilerini yiyecekler orada. Bu durumda umarım daha fazla fiyat yükseltmezler. Superman'in, Batman'in benim gibi basılmasını isteyen bir sürü insan vardır eminim.

Tamar Nalcı

* Bu söyleşi Agos Kirk Eylül sayısında yayınlandı.

8 Eylül 2012 Cumartesi

Mahir Ünsal Eriş: 'Hikâyesini anlattığım taşra artık yok'

- Kitabın oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz?
Elbette. Okur olarak edebiyata duyduğum ilgi beni bir şekilde onu üretmekten hep uzak tuttu. Buna kalkışmayı biraz fazla cüretkar buluyordum çünkü.  Birinin çıkıp “etin ne budun ne” diyeceğinden çok korkuyor ve içimdeki isteği görmezden gelerek idare ediyordum. Sonra ufak ufak yazmaya başladım. Fakat bu epey geç oldu. Bir şeyler yazayım deyip başına oturduğumda otuz yaşımı geçmiştim bile. İnsanların yazmayı okumaktan bile çok sevdiğini, evlerinde, okullarında, defterlere, ajandalara, word dosyalarına bir şeyler kaydettiklerini biliyorum, görüyorum. Ben de aynı niyetle bir şeyler yazmaya başladım, sonra bunları bir blog’a koydum. Arkadaşlarımla paylaşıyor, ekşisözlük’e, Facebook’a, twitter’a linkler yapıştırıyordum ama pek de kimse okumuyordu. Okuyanlarsa çoğunlukla arkadaşlarım olduğu için çok objektif bir değerlendirme alamıyordum. Ya da en azından objektif olma ihtimallerini zayıf görüyordum diyeyim. Sonra Emel Uzun ve Aksu Bora aracı olup beni inanılmaz bir adama götürdüler: Levent Cantek. Cantek, yalnızca popüler kültür ya da onun güçlü damarlarından biri olan mizah ile ilgili bilgisi ve bakışıyla değil, bu ülkenin edebiyatına sahne arkasından ya da bizzat sahneden yaptığı katkılarıyla da çok önemli bir isim. O değerlendirdi ve çok önemli, hayati katkılarda bulundu benim blog’da kimseye okutamadığım bu öykülere ve ortaya içimize sinen, vermek istediğimiz şeyi yansıtan bir kitap çıktı. Cantek’in görünen ve görünmeyen katkıları kitabın vücut bulmasında çok önemlidir diyebilirim.

- Türkiye’de taşra sıkıntısı, özellikle sinemada sıklıkla karşımıza çıkmakta… Yazarların, yönetmenlerin taşraya bu ilgisinin sebebi ne olabilir? Karşımıza çıkan örnekler hakkında neler düşünüyorsunuz?
Sanırım bunun sebebi taşralılığın bizzat kendisinin bu sanatsal ürünlerin oluşumunda rol alıyor olması. Şöyle özetlenebilir kısaca; taşra çocuklarının üniversite okumasının oransal artışıyla birlikte her alanda bu çocuklar üretime önemli katkılar sunmaya başladılar. Sanatsal üretim özelinde baktığımızdaysa insanın bildiğini, gördüğünü anlatması kabulünden hareketle taşranın sanatsal üretimde bu kadar öne çıkmasında, bu kadar başrole oturmasında bir tuhaflık görmediğimi hatta gayet doğal bulduğumu söyleyebilirim. Üstelik aradan geçen zaman ve taşrayı anlatan ürünlerin içinde bulunduğu bu alanın genişlemesiyle birlikte, ilk başlarda düşülen “taşrayı şehirliye anlatma” telaşından bile vazgeçildiğini söyleyebilirim. Şimdilerde katıksız taşra anlatısı başlı başına kendini kurabiliyor bu ürünlerde. Bu durumda öncekilere kıyasla daha yakın dönem ürünlerini daha samimi bulduğumu söyleyebilirim. Buna sinemada olduğu kadar edebiyatın çeşitli alanlarında da sık rastlamak beni mutlu ediyor. Çünkü bizim Cumhuriyet sonrası edebiyatımızda köy ve taşra, şehirli münevver kısmının oryantalist sayılabilecek bakışından daha yakın, daha doğal bir anlatıma hiçbir zaman sahip olamadı. Yolu bir şekilde taşraya düşmüş, taşradan geçmiş münevver oradan ya da döndüğünde şehrinden taşrayı anlatıyor bunu da şehirlinin, tiyatrosu, sineması, matbuat hayatı olan şehirlerde yaşayan sanat tüketicisinin ilgisine sunulacak şekilde ortaya koyuyordu. İyimser bir saptamayla bu durumun on-on beş senedir seyrinin değiştiğini söyleyebiliriz sanırım. Artık kalemi, fırçayı, kamerayı eline alan taşra çocukları anlatıyorlar taşrayı ve ortaya daha ete kemiğe bürünmüş anlatılar çıkıyor. Bunu bizi toplumsal olarak da zenginleştirici buluyorum.


- Özellikle sinemada taşra hikayelerinde, ne tam şehirli olabilmiş ne de taşradan kopamamış karakterler ile karşılaşıyoruz. Kitapta da bu duruma benzer öyküler var. Siz bu durum için neler söylemek istersiniz?
Ben kendi adıma bu hali çok anlaşılır buluyorum. Ortada hikayesini anlatmaya uğraştığımız bir taşra var. Fakat o taşra aslında artık yok. O insanlar, o ilişkiler, o yapılar ve bağlar artık bizim anlatımızda nostaljik bir motif olarak bulunuyor yalnızca. Günümüzün internetle sarılmış dünyasında, dünyanın herhangi bir parçasının bir başka parçasından siyahla beyaz kadar ayrı kalabileceğini düşünmüyorum. Galiba biraz da bu yüzden, uzaktan, büyük şehirlerden baktığımız taşrayı gözümüzde, onları bıraktığımız gibi hatırlamanın verdiği nostaljik beklentiyle anlatıyoruz. Anlattıkça yeniden var ediyormuşuz yanılsamasıyla avunuyoruz. Dolayısıyla da bu bizi oralardan da koparıyor biraz biraz. Çünkü gerçekte artık oraları yok. Fakat biz, ben kendi adıma söyleyeyim, ne Ankaralı olabiliyoruz ne Bandırmalı. Ortada bir köksüzlük olduğu muhakkak! Bandırma’da, Ankaralıymışım gibi görünmekten çekiniyorum, Ankara’daysam da Bandırmalı olduğum daha karşıdan bakınca anlaşılmasın istiyorum. Her iki durumda da dışlanan bir konum alıyor oluyoruz çünkü.  Üstelik buna çabalasam da tam anlamıyla başaramıyorum zaten. Ne Ankara’da Bandırmalı oluşumdan ne Bandırma’da Ankara’lı oluşumdan kurtulabiliyorum. Arada, arafta kalınmış bir hal var. Almanya’da yaşayan Türklerin Almanya’da “Türk”, Türkiye’de “Alman” sayılması gibi bir durum. İşin tuhafı bu köksüzlüğümüzün acısını ortaya koymaya uğraştığımız bu anlatılardan çıkarmaya uğraşıyoruz. Çünkü bizi yalnız onlar, onların duygusuna ortak olabilenler anlar sanıyoruz. Anlıyorlar mı bilemiyorum tabii. Bu bahsedilen araftaki halin herkesteki etkileri farklı boyut ve şiddetlerdedir çünkü büyük ihtimal. O yüzden anlatabiliyor olmakla yetinmek bile bize kendimizi iyi hissettiriyor. Ne oraya ne buraya kök salabiliyorken, kendi anlatımızda ve orada kurmaya çalıştığımız o dünyaya, o artık olmayan gerçekliğe ait olmaya çalışıyoruz. Biz, diye bahsediyor olmam yanıltmasın ama, daha ziyade kendi serüvenim üzerinden vardığım yargılar bunlar.

- Son yıllarda 80’li ve 90’lı yıllara ait hatıralar tamamen o yılların bugün herkese komik gelen popüler kültür imgeleri. Halbuki o yıllar Türkiye’nin en karanlık yıllarıydı, siz bu algı için neler söylemek istersiniz?

Burada iki farklı görüş var sanırım ve ben ikisini de biraz arızalı buluyorum. Bir tarafta, 12 Eylül’de tatsız şeyler yaşandı ama çok şükür geçti gitti diyen, o günlere takılıp kalmayalım diyen, sonrasındaki bu iki onyılı yaraları sarma, normale dönme, serbest piyasa ekonomisine tümüyle entegre olma, dünyadaki “değişim rüzgarı”na alkış tutma taraftarı olan görüş var. Diğer tarafta da, yalnızca “çok acı çektik” diyen bir başka görüş var. İkinciyi daha anlaşılır bulmakla birlikte 80’leri ve 90’ları anlamakta temel hareket noktam olarak alamıyorum. Bir şeyi hiç unutmamalıyız diyorum; bu ülkede 70’lerin sonuna doğru artık fiziksel anlamda da bir varlık kazanmaya başlayan çok ciddi bir umut vardı. Bugün telaffuz etmekten bile çekineceğimiz kazanımlar vardı. Ve bu bir gecede, bir daha asla o coşkuya ulaşamayacağı biçimde sekteye uğratıldı. Sonrası korku, ümitsizlik, keder, suya sabuna dokunmadan yaşamanın bir yolunu bulmak, yalnızca ekmeğinin peşinde olmak hatta bir yolu bulunduysa serbest piyasa ekonomisinden nemalanan tarafa sıçramak, sınıf atlamak… Gerçekten çok büyük acılar yaşandı 12 Eylül’de. İnsanlar her çalan kapıda ölümün, işkencenin, ciğerini, böbreğini  “laboratuarlarda” bırakmanın, bir kişi daha eksilmenin korkusunu yaşadılar yıllarca. Korkunç işkenceler, zulüm dolu zamanlar, korku dolu, ihanet dolu yıllar yaşandı. Ama şunu kabul etmek zorundayız. “Çok acı çektik” kabulüne takılmakta bir sorun var. Evet, çok acı yaşandı. Üstelik yıllarca sürdü. Bir neslin hayatını tamamen mahvetti, ikincisini de çok travmatik bir iklimde büyüttü. Ama 90’larda da çok büyük acılar vardı. 90’ların başında politik sebeplerle hapse girenlerin arasında hapiste ölenler, hala çıkamayanlar var. Kayıpların, kaybedilmelerin sayısı bile bilinmiyor. Ne yapalım şimdi? “90’larda çok acı çektik” deyip dertlenelim mi? Bence doğru yol bu olmamalı. 12 Eylül’ü de, bize o karanlık, korku dolu, yasak ve eziyet dolu 80’leri yaşatanları, 90’larda bambaşka bir canavara dönüşen mekanizmayı da unutmamalıyız. Ama “çok acı çektik” deyip de bir kenara çekilip, anılara dalmakta da içime sinmeyen bir şey var. Çünkü o yılları unutmamaktaki tek saikimiz bence öfke olmalıdır. O öfkeyi hiç yitirmemeliyiz. O yılları, ne “yaşandı geçti, çok üzücüydü” diye ne de “biz çok acı çektik, çok kötü yenildik” diye anmak yeter. O yılları inatla, öfkeyle hatırlamalıyız. Bunun bir popüler kültür malzemesi olarak tüketilebilir, satılabilir bir şeye dönüşmesinin ancak bu şekilde durabiliriz. Yalnızca “80’ler, 90’lar ne komikti ya”, “ne güzel yıllarıdı be!” deyip geçmek bence ahlaki açıdan da problemlidir. Benim kitabımın da böylesi bir niyetle yazılmış olduğunun düşünülmesinden çok rahatsız olurum, eğer böyle düşünen varsa. Çünkü yaşadıkça, bu insanları bunları yaşatanlara öfkemi hiç yitirmeyeceğimden çok eminim.

- Kitapta  ezan okununca eve koşan çocuklara, etrafa sinen Maltepe sigarası kokusuna, Brehme’nin kendini yere atmasına, henüz Fenerbahçe’ye transfer olmayan Semih’e, Beşiktaş’ın sürekli şampiyon olduğu ve evlerde Ferdi Tayfur, Bergen çalınan bir dönemin eksik kalmış, hüzünlü hikayeleri  ve bugün için olabildiğince nostaljik hikayeler ile karşılıyoruz. Türkiye’de nostalji algısı için neler söylemek istersiniz?
Galiba biraz önce kendi coşkuma kapılarak cevap vermeye çalıştığım şey de buydu. Biz çok hızlı tüketen bir toplumuz. Bu adlı adınca tüketim toplumu olmamızdan önce de böyleydi. Pek kaydetmeyi sevmiyoruz. İyiyi de kötüyü de çabuk unutuyoruz. Ve özellikle de Özalcılığın iktidarıyla birlikte ivme kazanan tüketiciliğimizle her şeyi çok hızlı eskitip çok çabuk “nostaljik” bir şeye dönüştürüyoruz. Sonra da hızla tüketip “geçmiş” kıldığımız şeyi şimdiki zamanda bir kez daha “tüketip”, üzerinden bir kez daha geçip tamamen tarihe devrediyoruz. Çünkü geçmiş satılabilir, alıcısı olan bir şeydir. İnsan sınırlı ömründe, yılların akış hızının yarattığı kaygıyla sürekli geçmişe kancalar atarak kendi yaşantısına tutunmak istiyor. Bizde her şey çok hızlı eskidiği için de kendi geçmişimizin bile bir on yıl kadar sonra alıcısı oluyoruz. Bu durum acıklı elbette fakat biz böyleyiz, yapacak pek bir şey yok.

- 80’li yıllarda taşrada çocuk olmak için neler söylemek istersiniz?
Soruyu biraz genişleterek 90’ları da içine almama izin verirseniz sanırım şunu diyebilirim; benim için taşrada çocukluk sokak ve televizyon diye ikiye ayrılır. Sokak, oyun demektir, çete demektir, futbol demektir, arkadaşlık, kardeşlik, büyükşehirlerdeki çocukların olmadığı kadar birlikte büyümek demektir. Çünkü sokak komşuluğu da kapsayan bir şeydir. Sokakta oynadığımız çocuklar çoğunlukla anne-babalarını da tanıdığımız, evlerine girip çıktığımız, akşam oturmalarına, denize, pikniğe gittiğimiz çocuklardı. Şehirler büyüdükçe, imkanlar almayacak kadar genişlediğinde bu ilişkilerin de çözülmeye başladığını ve bugün artık can çekişir hale geldiğini kabul etmek zorundayız galiba. İkinci kısım da televizyon. Çocukluğuma dair, sokağı ve okulu ayıkladığımda aklıma gelen anıların hemen hepsi ya doğrudan ya da dolaylı olarak televizyonla ilgili. Eurovision’lardan dünya kupalarına, hafta sonu televizyonu işgal eden futbol maçlarından, Barış Manço’lara, Bizimkiler’e, özel televizyonların başlamasına kadar hemen her anıya bir şekilde sinmiş durumda. Galiba bizim, taşra ölçeğinde söylüyorum, anne-babalarımıza kıyasla biraz daha asosyal olmamızda, sosyal zekamızın zayıflamasında da televizyonun hayatımıza bu kadar yerleşmiş olmasının büyük payı var. Şimdi bu işlevi internet ve bilgisayar görüyor. İnsanlar internet üzerinden, evlerinden bile çıkmaya gerek duymadan sosyalleşiyorlar ve daha fazlası hiç cezbetmiyor kimseyi. Bunun bile televizyonun üzerimizde bıraktığı ağır etkiden kaynaklandığını düşünebiliriz.

 
- Öykülerde minimalizme kaçan, okuyunca insanda hüzün bırakan hayata dair ufak ayrıntılara bolca rastlıyoruz, aynı durum Barış Bıçakçı öykülerinde de vardır. Siz neler demek isteriniz bu konuda?
Buna benzer bir soruyla Vatan Kitap’dan Canan Hatipoğlu’yla yaptığımız görüşmede de karşılaştım. Şunu utanarak itiraf etmeliyim ki ben Barış Bıçakçı’yla ayıp sayılacak kadar geç tanıştım. Kitabı bitirip yayınevine teslim ettikten sonra kısa bir süre yurtdışında kaldım. Ve giderken yanıma Barış Bıçakçı’ları almıştım. Niyetim, bunca övülen bu kitapları okumaktı. Ve hayrete düştüm. Barış Bıçakçı’nın hayranlık uyandırıcı bir dili ve kurgu yeteneği var. Açıkçası bana “bu bir Barış Bıçakçı’da var bir de sende varmış” yollu sözler edildiğinde içten içe seviniyorum. Bu durum hoşuma gidiyor, bunu övgü sayıyorum; aksini de düşünemiyorum. Ama sanırım bu çağrışımı yaptıran şey, sizin de dediğiniz gibi, ufak ayrıntılarla bezeli yalın bir anlatım. Bu benim kendi adıma çok özen gösterdiğim bir şey, bu yalınlık yani. Okuyanlar da hak vereceklerdir, çok yalın insanların çok yalın hikayelerini anlatmaya çalışıyorum ben. Ve bunu daha süslü, daha edebi anlatmanın yolunu bilmiyorum. Belki de benim beceremediğim, eksik olduğum bir konudur bu. Ama yazma serüvenimi, “anlatacaklarım vardı ve içimde kalmasınlar dedim” diye özetleyebilirim. Dolayısıyla anlattığım şeyi, nasıl anlattığımdan daha önde tutma gayretimden olsa gerek konuşur gibi, hakikaten bir ahbabıma anlatır gibi dile getirmeye özen gösteriyorum. Çünkü okurken de yazarken de böylesini seviyorum, içime siniyor. Bu eğer iyi bir şeyse, çok mutlu olurum. Ama eğer ‘bunu Bıçakçı çok güzel yapıyor ama sende biraz sakil durmuş’ diyorsanız, o zaman daha iyi, daha da iyi ifade etmenin yollarını aramaktan başka şansım yok. Daha alınacak çok yol olduğu muhakkak.

- Bandırma, Erdek hikayeleri edebiyatta sıklıkla karşı karşıya kalmadığımız bir durum.  Siz bu durum hakkında neler söylemek istersiniz?
Bizim oraları anlatan ve çok okuyucuya ulaşma imkanına sahip olmuş çok az yazar var maalesef. En bilineni Gönenli Ömer Seyfettin. Çocukluk anlatılarında Gönen ve civarının sesi, kokusu hep duyulur. Bandırmalı olan Salah Birsel’in anlatılarında da yer yer var. Ama sanırım sorun memlekette değil de çok okuyucuya ulaşma imkanı bulabilmekte. Ben de belki Ankara’da yaşıyor olmasaydım, yayıncıma ve editörüme ulaşma, onlarla tanışma imkanı bulamasaydım bu hikayeler birer blog yazısı olarak kalacaklardı. Kazara internette Bandırma ya da Erdek’i aratan insanlar belki haberdar olacaklardı. Biraz şans diyebilirim. Ben bizim oraları anlatmayı seviyorum ve bildiğimi, gördüğümü anlatıyorum. Orada daha anlatılmaya değer, esin kaynağı olacak o kadar güzel hikayeler, o kadar şahane insanlar var ki, ömrüm boyunca anlatsam bitiremem. Öykülerde Ankara’da  gösteriyor ister istemez, çünkü neredeyse Bandırma’daki kadar Ankara’da da yaşadım, yaşıyorum. Yine de oraların tadını, kokusunu, müziğini, ışığını anlatmanın benim için hem özel bir anlamı hem de bana keyif veren bir tarafı var. Umarım anlattığım her şeyde, bir şekilde olmaya hep devam ederler. Bu içimdeki Bandırma’yı, Erdek’i, Biga’yı, Çanakkale’yi, Gönen’i, Tatlısu’yu, içimdeki halleriyle yaşatmanın yollarından biri benim için.

- Emrah Serbes’in Behzat Ç.’si ve Barış Bıçakçı’nın romanlarının giderek popülerleşmesiyle beraber, edebiyat ve  sinemada Ankara hikayeleri ile sıklıkla karşılaşır olduk. Sizce edebiyat ve sinemada İstanbul hakimiyeti sona mı eriyor?
Umarım. Ya da dilerim demeliyim. Emrah’ın da Barış Bıçakçı’nın da yakın dönem Türk edebiyatının en başarılı, en güçlü yazarları arasında olduğu inkar edilemez şüphesiz. Ve sanırım hiç İstanbul anlatmak zorunda kalmadan bu başarıyı yakalamış olmaları da onları da verdikleri eserleri de daha özel bir yere koyuyor. Tanzimat’tan beri İstanbul anlatan edebiyata kafa tutan bir halleri var. Üstelik de bunu kafa tutmak için değil, burada da, buradan da anlatılacak binlerce şey olduğu için yapıyorlar. Bir de şunu kabul etmeliyiz; Ankara, edebiyat okuyucusu için de popüler kültür için de çok yeni ve neredeyse bakir bir malzeme. Çünkü dikkat ederseniz anlattıkları Ankara, o koca koca sütunlu, kaba, andezit binalarıyla, bürokrasisi, “her bahtı kara”nın görmek istediği, aydın-bürokrat ile halk arasında kalın çizgiler çizen, olmamış cumhuriyetin olmamış başkenti Ankara değil. Göçmen olarak gelip Ankara’nın yerlisi olmuş Orta Anadoluluların, kıt-kanaat geçinen memurların, kağıt toplayanların, Yüksel’de eylem yapanların, Sakarya’da içenlerin, haftasonları alışveriş merkezlerine hücum edenlerin, Alevilerin, Kürtlerin, kalabalık dolmuş hatlarının, Ankaragüçlülerin, Gençlerbirliklilerin, A Takımı’nın, Gökçeklerin, üniversitelilierin Ankara’sı bu. Cumhuriyet’in idealize ettiği Ankara anlatısı artık tükendi. Çok koftu üstelik. Daha gerçek, daha canlı, daha hareketli ve renkli bir Ankara. O yüzden de bu tüm memleketi “İstanbul ve devamı” olarak kurgulayan bir edebiyat için de, bütün değirmenini bunun üzerinden döndüren popüler kültür ürünleri için de çok yeni bir malzeme. Bundan sonra Ankara’nın da, memleketin hikayeleriyle dolup taşan başka köşelerinin de, Bandırma’nın da daha çok anlatılmasını, kendi kendini anlatmasını çok isterim. Bunun için de Emrah Serbes’e de, Barış Bıçakçı’ya da, “Ankara, Mon Amour!”uyla beni kendine hayran bırakan Şükran Yiğit’e açtıkları yoldan ötürü çok şey borçluyuz. Dilerim ki daha daha çok yazarlar, bizi bu tatla daha çok baş başa bırakırlar.

Bu söyleşinin 'epey' kısa bir versiyonu, Agos Kirk'in Ağustos 2012 sayısında yayınlandı. 

Sevag Beşiktaşlıyan

“Ölümün Olduğu Yerde Daha Ciddi Ne Olabilir Ki?”

Son dönem Şili edebiyatının en önemli temsilcilerinden Alejandro Zambra’nın ilk romanı Bonzai, daha ilk cümlesinden itibaren, bizi sonu belli olan kırık bir aşk hikayesine hazırlıyor: “Sonunda kız ölür ve oğlan yalnız kalır; gerçi oğlan kızın, Emilia’nın ölümünden birkaç yıl önce yalnız kalmıştı. Kızın adı Emilia ya da Emilia’ydı diyelim. Oğlanın adıysa Julio, Julio’ydu, hatta hala Julio. Julio ve Emilia. Sonunda Emilia ölüyor, Julio ise ölmüyor. Gerisi edebiyat.”


Julio ve Emilia İspanyol dili ve edebiyatı okuyan iki öğrenci, ders çalışmak için bir araya gelinen fakat ders çalışmak yerine eğlenilen ve votka içilen bir gecede tanışıyorlar. Geceyi tesadüfi bir şekilde beraber uyuyarak geçiyorlar. Aralarındaki ilişki de böyle başlıyor. Emilia ve Julio arasında oluşan tutkulu aşk ise edebiyat sayesinde oluyor. Her gece yatmadan önce birbirlerine Marcel Schwob'un Monelle'nin Kitabı’nı, Yukio Mişima'nın Altın Toprak'ını, Perec'ten Uyuyan Adam ve Şeyleri, Onetti ve Raymond Carver'ın bazı öykülerini okuyorlar. Birbirlerine söyledikleri ilk yalan bile edebiyat üzerine. İkisi de birbirlerine Marcel Proust’u okuduklarına dair yalan söylüyor. “Çabucak aynı şeyi okumayı, benzer düşünmeyi ve farkların üstünü örtmeyi öğrendiler. Kısa süre içinde kibirli bir samimiyet yakaladılar” diye anlatıyor Zambra. Hikayenin ilerleyen bölümlerinde nedenini öğrenemediğimiz bir şekilde Julio ve Emilia ayrılıyorlar. Üniversite bitiyor ve Emilia Madrid'e geliyor, İspanyolca öğretmeni olabilmek için işverenlerine evli olduğu yalanı söylüyor. Bunu kanıtlayabilmek için eski arkadaşı Anita'dan kocasını bir geceliğine istiyor, fakat gece kötü geçiyor, Anita'nın kocası ona asılıyor. Bundan sonra, yakın arkadaşı Anita'nın iddiasına göre uyuşturucu kullanmaya ve sürekli siyah giymeye başlıyor.  Sonra Zambra'nın daha ilk sayfadan itibaren üstüne basa basa söylediği gibi 30'unu görmeden ölüyor. Julio ise bodrum katında ayakkabı manzaralı evinde, lezbiyen komşusu Maria ile yaşıyor.

Julio hayatı da pek iyi seyretmiyor: sağcı bir entelektüelin kızına ders vermekten, yaşlı ve huysuz Gazmuri’nin deftere yazdığı son romanını bilgisayara geçirme işine kadar bir sürü garip işe girip çıkıyor. Ve sonra, Julio gitmeye karar veriyor. Komşusu Maria'ya güzel bir hoşçakal hediyesi bırakmak için Gazmuri'nin romanını kendi kafasına göre yeniden yazıyor ve ismini de Bonzai koyuyor.

Bu Hikayenin Sonu Bizleri Büyülemeli Ama Büyülemiyor
Bonsai 77 sayfalık küçücük bir roman. Okumaya başlandıktan sonra birkaç saatte bitiyor.  Bonsai, her ne kadar kısa sürede bitse de, kitabın baştan belli, hüzünlü sonunun etkisinin uzun süre devam ettiğini söyleyebilirim. Kitabın başında, mutsuz sonla biten bir aşk hikayesi ile karşılaşacağımızın haberinin bizzat yazarın garantisiyle alınca, bu aşk hikayesinin de sinema ve edebiyatta sıklıkla karşılaştığımız epik aşk öykülerinden biri olacağını beklerken, kitap bize bu hikayenin sonunun hiç de beklendiği gibi olmayacağını söylüyor: “Bu hikayenin sonu bizleri büyülemeli, ama büyülemiyor.”

Zambra ilk kitabında, Julio ve Emilia’nın aşklarını edebiyat ile çevreleyip, onlara mahremiyet alanı sağlayıp, onları dış dünyanın mutsuzluklarından ayırıp, kendi mutlu mutsuzlukları ile baş başa bırakıyor. Büyük ihtimalle de, Julio ve Emilia yalnız kaldıkları gecelerde yorganın altına geçip çok sevdikleri yazarlardan parçalar okurken, fonda Morrissey veya Tinderstricks çalıp bu yarattıkları ağır melankoliden büyük zevk alıyorlardır. Bu karakterler Türkiye'de olsaydı, yine büyük bir olasılıkla bu sefer  fonda Ortaçgil çalacaktı, yorganın altındaysa Oğuz Atay okunacaktı, ne de olsa melankolinin yurdu yok. 

90 kuşağı için hep MTV kuşağı, kayıp kuşak, idealleri olmayan, tamamen tüketim toplumuna hizmet eden hedonist gençler olarak tanımlanır eski kuşak tarafından. Fakat hayata dair hassasiyetleri olan, okudukları kitaplarla kendi aydınlanmalarını sağlayan 90 kuşağını es geçemeyiz. Onlar bu düzene, kaosa ayak uydurmayıp tutunamayacaklarını ve ebedi bir mutsuzlukla yaşayacaklarını biliyorlar ve mutsuzluklarından gayet mutlu olabiliyorlar.  Julio ve Emilia'da aynen böyle yaşıyorlar, onlar arkadaşlarını seçerken bile sıradanlıklardan uzak durmaya çalışıyorlar: “Bu, gerçeğe, gerçek gibi görünen cümleleri etrafa saçmaya, bitmek bilmeyen sigaralar içmeye ve daha iyi olduklarına geriye kalanlardan o uçsuz bucaksız ve aşağılık geriye kalanlar gruptan daha iyi ve saf olduklarına inananların vahşi suç ortaklığında hapsolmaya tutkun iki öğrencinin hikayesi.”

Hayata Dair Can Acıtan Ufak Detaylar
Zambra’nın bu kısacık romanın bu kadar etkileyici olmasını sebebi karakterleri abartmadan en sade haliyle sunması ve hikayesini hiç önemsemeden tamamen karakterlere yönelmesi. Zambra'nın dili ise oldukça akıcı, Barış Bıçakçı kitapları için söylenen hayata dair can acıtan ufak detaylarla bu kitapta bolca karşılaşılabiliyoruz. Her ne kadar mutsuz sonla biten bir öyküyle karşı karşıya olsak da, Zambra bizi perdeleri çekilmiş, ışıkları kısılmış bir odaya hapsetmiyor, öyküyü zaman zaman komik detaylarla süsleyerek bize gözyaşlarımızı silmemiz için süre bile veriyor, yine de, “Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki.”

Zambra, 80 sonrası Şili edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri sayılıyor.  Bonzai, şimdiden dünyanın birçok diline çevrilmiş durumda. Geçtiğimiz senelerde, Christian Jimenez tarafından sinemaya da uyarlandı. Filmin, bu sene İstanbul Film Festivali kapsamında Türkiye’ye de uğradığını belirtmeliyim. Zambra'yı takip etmekte yarar, yakıcı yazı geride bırakıp sonbahara girmeye hazırlandığımız şu dönemlerde, böyle samimi melankolik hikayeyi sanırım  es geçmek olmaz...

Bu yazı, Agos Kirk'in Ağustos 2012 sayısında yayınlandı.

Can Öktemer

26 Ağustos 2012 Pazar

Google’dan Aramalara Otomatik Sansür

Google Search, şu anda dünyanın en çok kullanılan ve muhtemelen en kullanışlı arama motoru. Oldukça karmaşık algoritmalardan faydalanan bu sistem, aradığımız bilgiye en ilgili kaynaktan ve en kolay şekilde ulaşmamızı sağlıyor. Fakat, bu haftadan itibaren arama motoruna pek de hoşumuza gitmeyebilecek otomatik bir özellik ekleniyor: sansür. 

Google, arama motorunun resmi blog sitesi olan http://insidesearch.blogspot.com’da, bu haftadan itibaren telif hakları ihlallerinin, arama algoritmalarının değerlendirdiği 200’den fazla kriter arasına konulduğunu açıkladı. Buna göre telif hakları yasalarını sıklıkla ihlal eden internet siteleri, aramalarda otomatik olarak alt sıralarda gösterilecek. Google, böylelikle internet kullanıcılarını müzikler, videolar ve yazılımlara yasal yollarla ulaşabileceği kaynaklara kolayca yönlendirebilmeyi hedefliyor.

Google’ın bu kararı almasının özünde ise şirketin telifle ilgili gelen şikayetlerle başedememeye başlaması yatıyor. Kurumlar veya kişiler telif hakları ihlalleri, pornografik içerik, nefret söylemi, özel hayatın gizliliği ve devlet sırları gibi çeşitli gerekçelerle Google’dan kendi servislerinde saklanan bilgileri kaldırmalarını veya bazı arama sonuçlarını gizlemelerini talep edebiliyorlar. Eğer Google incelenen şikayeti haklı bulursa, isteği genel ya da bölgesel olarak yerine getiriyor. Google geçtiğimiz ay sadece telif hakları ile ilgili 4.3 milyondan fazla şikayet aldı; bu da bir günde aldıkları şikayet sayısının, 2009 yılının tamamında aldıklarından daha fazla olması demek. 


Şikayetlerin haricinde, şirket uzun bir süredir kendi servislerine yüklenen ve telif hakkı sorunu oluşturabilecek (Youtube’a yüklenmek istenen ünlü bir film sahnesi gibi) içerikleri “parmak izi” diye adlandırılan teknolojiler sayesinde otomatik olarak tespit etmekte ve telif ile ilgili bir sorunu daha şikayet olmadan kaldırmakta. Yani Google, (her ne kadar bir çok talebi yerine getirmiyor olsa da) haklı veya haksız sansür isteklerini zaten yerine getiriyordu. Google, bundan böyle internette kendi saklamadığı içeriklerin de uygun olup olmadığına karar vererek sansürcülük rolünü başkalarının sırtından kendi üzerine yüklüyor. Üstelik sansürü algoritmik bir biçimde uygulayarak, arama sonuçlarını topluca “uysallaştırarak...”

Buradan karlı çıkanın ise, Google’ın iddia ettiğinin aksine, internet kullanıcısı olacağını söylemek kolay değil. Korsanın “sorun” olmaya başladığı 2000’lerden günümüze her yıl çıkarılan albüm sayısı ve satış rakamlarını incelersek, korsanın  satışları da, yaratıcılığı da öldürmediğini görüyoruz. Telif hakları yasalarının ve korsanı önlemeye yönelik çalışmaların asıl amacı, yaratıcı çalışmaları yaratıcıların haklarını gözetecek şekilde korumakla, toplumun bu çalışmalardan yararlanabilmesi ve/veya keyif alabilmesi arasında bir denge kurmaktır. Google’ın bu yeni uygulaması ise yaratıcı zihinlerin haklarını kollamaktan ziyade (özelikle de gelişmekte olan ülkelerde) bilginin özgür paylaşımına bir darbe olacak. SOPA ve PIPA gibi yasaların reddiyle isteklerini elde edememiş “kültür” endüstrisi ve sansürün Wikileaks gibi “sakıncalı” sitelere genişlemesini umabilecek yasal otoritelerin ise bu gelişmeden memnun olacağını tahmin etmemek mümkün değil.

Sertan Şentürk

Bu yazı, 16 Ağustos 2012 tarihli Agos gazetesinde yayınlanmıştır.

21 Ağustos 2012 Salı

Pop Basitliğin ve Gürültünün İçinde Kayboluyor


Ailelerimiz, bizlere çoğu zaman kendi zamanlarının müziklerinin daha dolu ve zengin olduğunu söyler durur. Onlara göre günümüzde, her şeyin bir nebze olduğu gibi, müzikler de kolaylaşmış, bir miktar tatsızlaşmış ve hatta kuru gürültüyle dolmuştur. Pek muhtemelen, onların ebeveynleri de ailelerimize kendilerinden emin bir biçimde aynı sözleri sarf etmişlerdi. Yalnız bu seferlik, kuşak çatışmasını suçlamadan, büyüklerimizin sözüne itimat etmemiz gerekebilir: çünkü Nature’da basılan bir makaleye göre günümüzün pop müziği gerçekten de her zamankinden daha yüksek ve basit!

Barcelona’da Joan Serrà’nın öncülüğünde bir grup araştırmacı bu sonuca EMI, Spotify, BBC gibi büyük şirketlere müzik altyapılarını sağlayan Echonest ile  Columbia Universitesi’nin ortaklaşa oluşturduğu dünyanin şu andaki en kapsamlı ücretsiz batı müziği bilgi bankası olan “Milyon Şarkılık Bilgi Bankası”nı kullanarak varıyor. Araştırmacılar bu bilgi bankasındaki son 50 yılın Batı pop müziği parçalarını çeşitli yapay zeka ve istatistik metodları ile analiz ediyor. Böylece müziğin zaman içerisinde nasıl değiştiği (ya da “evrim geçirdiği”) üzerine fikir sahibi olmaya çalışıyorlar. 

12 Nota ile Ne Kadar Müzik Yapılabilir ki?!
Araştırmacılar, ilk olarak son 50 yılda tercih edilen notalar, akorlar ve bunların kayıtlar içerisinde gösterdiği geçişlerle bakıyorlar: görülen o ki pop müzikte halen keşfedilmeyi bekleyen çok fazla sayıda yol var. Yani dünyadaki her kombinasyonun çalındığı ve yaratıcılığın imkansız hale geldiği gibi bir durumdan korkmamıza henüz gerek yok. Öte yandan, pop müzikte bizlere şaşkınlık hissi verebilecek, beklenmedik müzikal geçişler azalırken, sıklıkla tercih edilen melodik yürüyüşler daha da yaygınlaşmış. Bu da demek oluyor ki, günümüzün pop müzisyenleri yeni arayışlara girmektense aynı nağmeleri daha da sadeleştirerek tekrarlamayı tercih ediyorlar.

Gelişen İmkanlar İnsanları Keşfe Sevk Etmeyebilir
Bir sonraki adımda ise kayıtlarda kullanılan seslerin (bir kemanla bir gitardan çalınan ayn notanın farklı renklerinin olmasi gibi) çeşitliliğinde yıllar içerisinde bir değişiklik olup olmadığı incelenmiş. 1950’lerden bu yana, teknolojinin gelişimine paralel olarak genişleyen enstrüman ve kayıt seçenekleri sayesinde, müziğin çok daha fazla ses rengine yer vermesi gerektiğini düşünebilisiniz. Yapılan analizler, gerçekten de 65’li yıllara kadar genişleyen müzikal paletten hakkını vererek yararlanıldığını ortaya koyuyor. Fakat bu tarihten sonra pop müzik, gittikçe daralan ve döneminin çok tutulan ses renklerinin dışına fazla çıkmayan bir şekle giriyor. Yani 70, 80 ve 90’larin gerçekten de kendine ait bir “ses”leri var, ama her dönemin müziği, gittikçe artan bir muhafazakarlıkla, güvenli bölgelerinin dışına çıkmamaya başlıyor. Günümüzde ise ister R&B dinleyelim, isterse elektronik dans müziği, popüler müziğin sınırları içerisinde kaldığımız sürece ayni gitarlara,  synthesizerlara ve derinlerden gelen perküsyonlara mahkum oluyoruz...



... ve “Gürültü Savaşları”nın Müzmin Kaybedenleri
“Artık tüm müzikler yüksek çalınıyor: heyecanınızı da aktarmak isteseniz, hüznünüzü de bundan böyle bunu bağırarak yapmanız gerekiyor.” Bu ifade özellikle son 15 senenin kayıtlarına yöneltilen en büyük şikayetlerden birisi. Barcelonalı grup, son olarak “Gürültü Savaşları” olarak da adlandırılan bu durumun gerçekten var olup olmadığını kontrol ediyor. Sonuçlar ise kaybedenin kulaklarımız olduğunu gösteriyor, çünkü kayıtlardaki ses yüksekliği her sene düzenli olarak 0.13 dB artmakta. İlk başta bu rakam kulağa ufak gelse da 1955’ten günümüzde biriken bu 50 senelik artış, günümüzde her kayıtta kulaklarımıza indirilen bir balyoz olarak kendini gösteriyor. 

Bununla birlikte kayıtlardaki dinamiklerde, yani en yüksek ses ile en alçak ses arasında farkta, çok değişiklik olmamış. Elbette insanların yüksek seslerdeki değişimleri alçak seslerdeki kadar algılayamadıklarını belirtmekte fark var. Bu sebeple kendimizi gittikçe sağırlaşan kulaklara ifade etmek istiyorsak daha da çok bağırmamız gerekiyor. Ama araştırmacıların bizlere kötü bir haberi var: kayıtlardaki ses seviyeleri son süratle dijital teknolojilerin limitlerine dayanmakta. Eğer gürültü savaşları kaldığı yerden bu hızla devam ederse yakın zamanda dinlediğimiz tüm müzikler tekdüze bir haykırıştan ibaret olacak!


Popülerlik Peşindekilere Müzikal Öneriler
Dinleyiciler için hayat yine de devam ediyor, radyolar birbirine kardeş gibi benzeyen yaz hitlerini çalmaya devam ediyor. Peki eğer bir müzisyenseniz ne yapacaksınız? Sizden çok da farklı olmayan yüzbinlerce popçunun sıradan parçaları arasından kendi müziğinizi gösterebilmeniz mümkün mü? Aslında çözüm düşündüğünüzden de kolay; tek yapmanız gereken araştırmada elde edilen bulguları sırasıyla tekrarlamanız: 

1. Popüler bir nağmeyi alın ve onu basitleştirip “yeni ve orjinal” bir nağme yaratın.
2. Yeni nağmenizi o günün trendlerini yansıtan enstrümanlar ve alt yapılarla düzenleyin. 
3. Son olarak, ne yaparsanız yapın, kaydınızın başka kayıtlarından daha “net” duyulabildiğinden emin olun. 

Bunların üzerine çarpıcı bir imaj yapabilirseniz bir Justin Bieber, Lady Gaga, Serdar Ortaç ya da Demet Akalın olmanız işten bile değil!

Yoksa Müzik Ölüyor Mu?
Pekala, günümüzün pop müziğinin her zamankinden daha yalın, tatsız ve gürül gürül olduğunu biliyoruz. Son 50 yılın eğilimlerine bakılacak olursa işlerin değişebileceğine dair bir işaret yok. Peki yaratıcı müziğin birkaç on yıllık bir ömrü kaldığını varsayıp, şimdiden yas tutmaya mı başlamalıyız? 
Öncelikle dünyadaki tüm müzikler popüler müziklerden ibaret değil. Bunun da ötesinde pop müziğin tamamını aynı tornadan çıkmış, endüstriyel bir sürecin ürünü olarak görmek yanlış olur. Popüler olsun ya da olmasın güzel müziğin peşinde olan müzisyenler hep var olacak. Bakmayı ihmal ettiğimiz her köşede, keşfedilmeyi bekleyen sayısız ve farklı müzikler bizleri bekliyor. 

Öte yandan müzik dinlemek sadece “kaliteli” olanı yüceltmek gibi görevsel bir kaygının içerisine sıkıştırılamayacak kadar kişisel bir deneyim. Bir konserde harika bir gitar solosu dinleyen bir kalabalığın, birbirlerinin gözlerine bakarak şarkı söyleyen iki aşığın ya da bir ayinde ney üfleyen bir neyzenin yaşadığı duygu yoğunluğunu bilimsel olarak ölçmeye ve karşılaştırmaya çalışmak anlamsız olur. O yüzden siz siz olun, sevdiğiniz müziklerin tadını çıkarmaya bakın. Çünkü belki de müzik hakkındaki en saf gerçek, sizin onu her dinlediğinizde yaşadığınız hislerdir...

Sertan Şentürk

Bu yazı, 9 Ağustos 2012 tarihli Agos gazetesinde yayınlanmıştır.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

"Tarih Kadar Hayal, Rüya Kadar Gerçek"



25 Nisan 2009 Cumartesi günü İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde, bu isim altında bir sempozyum düzenlendi. Sempozyumun konusu, hepimizin hastası olduğu yazar İhsan Oktay Anar’dı. Anar’ın dünyasını paylaşmak için bir araya gelen birçok yazar, düşünür ve sanatçı arasında, köleniz de konuşmacı olarak yer aldı, daha önce bu blogda okumuş olabileceğiniz “Puslu Kıtalar Atlası” çevirisiyle ilgili kısaca ahkâm kesti. Bu konuşmanın tam metnini buraya naklediyorum, bunun zaten büyük ölçüde daha önce yazdıklarımdan harmanlanmış olduğunu da belirtelim.

Atlas'ı “Frenkçeye” Çevirmek
Sayın katılımcılar ve konuklar, öncelikle Sayın İhsan Oktay Anar’ın harika yapıtı “Puslu Kıtalar Atlası”nı İngilizceye çevirmek için yaptığım girişime değer vererek bugün burada bulunmama neden olan; Yazara, Bilgi Üniversitesine ve Sayın Akın Tek’e teşekkürlerimi sunarım.

Her ne kadar çoğunlukla hayatımı Türkçe ve İngilizce dilleri arasında çeviri yaparak kazansam da, çok fazla edebi çeviri yapmadım. Ama bugüne kadarki çalışmalarımın bir muhasebesini yaparsam, üzerinde çalıştığım en keyifli işlerin başında “Puslu Kıtalar Atlası”nı saymam gerekir.

1996 sularında kadim dostum Osman Yener ile birlikte, onun vasıtasıyla keşfettiğim Atlas’a hayran olmuştuk. Sıklıkla, bildiğim her iki dilden birinde yazılmış bir yazıya çok tutulunca, onu diğer dile çevirme arzusu uyanır. Zamanla, İletişim yayınları için editörlük ve çevirmenlik yapan Yener’le Atlas’ın çevrilebilirliğini tartıştık.

Bir 17. yüzyıl Fransız eleştirmeninin edebi çeviri üstüne söylediği bir söz var: "les belles infidèles". Buna göre bir çeviri, tıpkı bir kadın gibi; ya güzel, ya da sadakatli olabilir, ikisi birden olamaz. Çeviride, özellikle edebi çeviride, öncelikli sorun “sadakat” ile “saydamlık” arasındaki dengeyi bulmaktır. Genel olarak “iyi” çeviri, “saydam” çeviri olarak kabul edilir. Hele edebiyat dışı, örneğin bir tıp çevirisinde aranan “sadık çeviri” değil, “idiomatik” çeviridir. Edebi olmayan bir metni çevirirken, metnin yazarının seçtiği sözcükleri değil, anlatılan şeyin meali aktarılmaya çalışılır. Edebi çeviride de bunu yapmak olasıdır, ama cesaret ister!

Daha doğrusu, gerçek bir edebi yazarın eserini bir diğer dile idiomatik olarak aktarmak, kaynağınki kadar güçlü bir yazarlık gerektirir. Buna örnek olarak Can Yücel’in Shakespeare çevirileri gösterilebilir. Yücel’in 66. Sone çevirisi[1] “aşırı derecede saydam” denebilecek bir çeviridir. Yani İngilizceye geri çevrilse, Shakespeare ile alakası kalmayabilir. Birçoğumuz bunu yanlış bulabilir, ama bence bu, Can Yücel’in kötü bir çevirmen değil, Shakespeare kadar büyük bir yazar olduğunu gösterir!. Yücel Shakespeare’i çevirirken Ozan’ın seçtiği sözcüklere sadık kalmakla hiç uğraşmamış, ama anlattığı şeyi, Türkçe anlatmış; neredeyse denebilir ki, daha bile güzel olmuş.

Dolayısıyla, bence edebi bir çeviri yaparken tümüyle idiomatik çalışacağım diyorsanız, çevirdiğiniz yazara yakın düzeyde bir yazar olmanız gerekir. Kendimi asla gerçek bir yazarla aynı kefeye koyamayacağım için, benim seçtiğim yol ise tam tersi: olabildiğince sadık olmaya çalışmak. Hatta diyebilirim ki, bana çekici gelen de zaten böylesine bir sadakat gerektirdiğini düşündüğüm metinleri çevirmek. Elbette amaç kaynaktaki anlamı hedef dile aktarmak olmalı, ama bana heyecan veren, bunu yaparken yazarın söz seçimine azami sadık kalmaya çalışmak. Ya da, 19. yüzyıl Alman felsefeci Friedrich Schleiermacher’ın deyimiyle, “yazarı okuyucuya yaklaştıran” (yani saydam) bir çeviri değil de, “okuyucuyu yazara yaklaştıran” (yani kaynağına sadık) bir çeviri yapmak. Anar’ın yapıtına yaklaşımım da bu oldu.

Ancak buradaki özel sorunsal, yazarın nevi şahsına münhasır tarzından çok, kullandığı dilin kendisiydi. Anar Osmanlıca dağarcığına öyle bir sihirli çomak sokmuş ki, bu uykulu sözcükler Osmanlı’yı güncele taşıyan rengârenk bir mizahi örgü yaratmış. Aslında sorun İngilizcede bu sözcüklerin olmaması değil, olması! Yani bizim bugün yaşayan dilimizde artık pek var olmayan bu sözcükler, bazen en ağdalı biçimlerde bile, ve günlük dilde pek kullanılmasalar da, İngilizcede var.

Oysa normal okuyucu için Puslu Kıtalar Atlası’nın atmosferini canlı tutan şeylerden biri, bu ‘zor anlaşılırlığı’ belki de, bu gizemli sözcüklerin tozlarını üfleyip çözmekle uğraşmanın ayinsel, skolâstik havası. Biraz Eco’nun Salvatore’sinin konuştuğu karma dili deşifre etmenin keyfi gibi. Her iki yazar da kendi orta çağlarının gizemli karanlığını anlatırken bu aracı kullanıyor. Aynı aracın yarattığı mizahi tat da Anar’da daha yoğun. Nasıl olmasın ki? Gerçekten komik bir yolculuğa çıkacağımız romanın daha ilk cümlesinden bellidir, en Osmanlıcadan anlamayan okurun bile ilk cümlenin o ciddi – hatta ürkütücü – ağdasının içinde ‘ehli dubara’ gibi bir ifade görünce anlayacağı gibi. Sözlüğe başvurup, erbab-ı livata’nın da ne demek olduğunu öğrenen okur, artık bu kitabı bitirmeden elinden bırakamaz.

Dolayısıyla bu kitabın İngilizcesinin orijinali kadar komik ve gizemli olması beklenemez. Hatta İngilizcenin ‘aşırı anlaşılırlığı’ bir ölçüde yapıtın ‘anlaşılmazlık üstüne kurulu anlatımına’ ters düşebilir. Yine de kitabın tümünde olmasa bile, yazar upuzun cümlelerle, listelerle ve ağdalı sözcük seçimleriyle de aynı arkaik havayı yaratıyor, bunları İngilizcede yansıtmak da gayet mümkün.

O halde:

“Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kâinattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Kostaniniye derler tarrakası meşhur bir kent vardır.”

…cümlesi;

“Gnostics, agnostics, and masters of duplicity, keepers of chastity, experts of inebriation, and connoisseurs of sodomy all have rumoured and de­clared, narrated and revealed that, 7079 years after the origin of the universe, 1681 years after Jesus the Saviour and 1092 years after the Hegira there was a city by the name of Kostantiniye, notorious for its racket.”

…olarak ifade edilebilir. Ne denli bire bir çevirmeye çalışsak da bazı kayıplar engellenemiyor; örneğin ‘kun-ı Kâinat’ aslında ‘orifice of the universe’ olmalı belki de! Ayrıca kasıtlı mı, yoksa dizgi hatası mı bilmem, ama Konstantiniye’nin Kostantiniye diye yazılmış olması da bir ipucu bana göre, çünkü bugün bile etkili olan “dilbilgimizdeki delikler” de o arkaik ortaçağ karanlığının bir parçası sanki. Yine de Anar hicvinde sıkça duyulan bilgiç, ağdalı, yalan yanlış konuşan, doğruluğu bol kelime ve gereksiz ama rengarenk ayrıntı vermekten menkul o ses, bir ölçüde İngilizcede de tınlıyor sanki. Örneğin ‘connoisseurs of sodomy’, aynı ölçüde şaşırtıcı olmasa da, ‘ehli livata’ için fena bir karşılık değil.

İlk cümleyi aştıktan sonra üstüme vazife edinip kitabı çevirmeye başladım, durup dururken. İş “Daha ne kadar gidebilirim?” gibi bir çalışmaya dönüştü. Biraz ilerleyince Osman Yener ilk 15–20 sayfayı İletişim’e götürdü, onlar da bunu bir tanıtımlarına bastılar. Bu vesileyle Sayın Anar’da uğraşımdan haberdar oldu ve benimle temasa geçti, son derece nazik bir biçimde destek oldu. Böyle olunca da çeviriyi tamamlamak farz oldu. Bitirmeme 5–10 sayfa kala, Yapı Kredi Yayınları da bu işi desteklemeye karar verdi. Sonuçta, belki de hayatımda ilk ve son kez, tamamen zevk için yaptığım bir iş karşılığında bana para ödenmiş oldu!

Ama Puslu Kıtalar Atlası ne yazık ki hala “İngiliz okurla buluşamadı”. Sanırım bunun asıl nedeni de konuyla ilgili kişilerin kitap pazarlama işlerine pek kafa yormamaları. Umarım bir gün bu düş de gerçek olur.

[1] Sonnet 66 

Tired with all these, for restful death I cry, 
As, to behold desert a beggar born, 
And needy nothing trimm'd in jollity, 
And purest faith unhappily forsworn, 
And guilded honour shamefully misplaced, 
And maiden virtue rudely strumpeted, 
And right perfection wrongfully disgraced, 
And strength by limping sway disabled, 
And art made tongue-tied by authority, 
And folly doctor-like controlling skill, 
And simple truth miscall'd simplicity, 
And captive good attending captain ill: 
Tired with all these, from these would I be gone, 
Save that, to die, I leave my love alone. 

66. Sone 

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni, 
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez. 
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini, 
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz, 
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru, 
O kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış, 
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru, 
Ödlekler geçmiş basa, derken mertlik bozulmuş, 
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın, 
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene, 
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adin, 
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e 
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama 
Seni yalnız komak var ya, o koyuyor adama.

Turgut Berkes - 28.04.2009 tarihli bu yazı t-blog'tan Turgur Berkes'in izniyle alınmıştır.