12 Temmuz 2013 Cuma

“Çok Bilmiş Özneler”in Enerji Cehaleti




azbilmişözneler yeni arkadaşımız Kerim Muhtar'ı iftiharla sunar.
Enerjinin dünya siyasetinde ve ekonomisinde en tayin edici konulardan biri olduğu hepimizin malumu. Fakat Türkiye’nin enerji konusunda kendi hammaddeleri olan bir ülke olmamasından mı, entelijensiyasının ve akademyasının içe kapanıklığından mıdır bilinmez, bu konu hak ettiği değeri bir türlü göremiyor. Yenilenebilir enerjiye dair bilgi üretimi bir nebze söz konusu olabilse de, dünyanın odaklandığı karbon kaynaklı ürünlerin belirlediği ekonomik, stratejik ve siyasi ilişkilere karşı merak ve bilgi son derece kısıtlı. Bu kısıtlı ortamın yol açtığı en büyük sorunlardan biri de, önünü bir türlü alamadığımız komplo teorileri. Şu anki gündemde üretilen komplo teorilerinin uçukluğunu gördükçe, Türkiye’nin yıllarca “aslında petrolümüz var ama emperyalistler çıkarttırmıyorlar” yalanına veya “bor madenleri elden gidiyor” vaveylalarına kapılıp kalmasına şaşmamak gerekir.
Böyle bir ortamdan en tehlikeli tipolojinin başında da “çok bilmiş özneler” geliyor. Başka bir deyişle “bilmediğini bilmeyenler”, bu ortamında sahne alıp kısıtlı bilgileriyle ahkâm keserek suyu bulandırmayı marifet sayıyorlar. Bu öznelerden biri de Star gazetesinin güzide yazarı ekonomist Cemil Ertem.  
Cemil Ertem, önceki yazılarında (“Nazilerin gaz odaları ya da Gazprom'un gaz fiyatları”[i] ve “Kıbrıs, enerji ve şaşırtıcı şer ittifakı”[ii]) şöyle bir kurgu içine giriyor: Post-Nazi imparatorluğu hedefi peşinde koşan Almanya ve enerji tekelini farklı enerji hatlarıyla sallanmasını engellemeye çalışan Rusya'nın enerji ve siyaset ittifakıyla mahvolan Balkanlara karşı eski hegemon ilişkilerden bağımsızlaşmaya çalışan Azerbaycan ve Kuzey Irak ile kalkınma yolu arayan Balkanlara çare olacak gelişmelerin merkezindeki Türkiye.
Buradan yola çıkarak, Türkiye'nin Avrupa'nın ihtiyaç duyduğu Rusya'dan bağımsız enerjiyi ona sağlayarak, en çok muhtaç olduğu ülkelerden biri olduğunu söylüyor. Bu bağlamda, Türkiye'nin Hazar, Azerbaycan ve K. Irak'ın enerjilerini kendi üzerinden Avrupa'ya özellikle Balkanları ucuza beslenmek isteme hedefinden dolayı "faiz lobisi"ni (“finans kapital”) rahatsız ettiğini savunuyor.
Ertem, belirli bir yere kadar haksız sayılmaz. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın yayınladığı 2010-2014 Stratejik Planı’nda “jeostratejik konumumuzu etkin kullanarak, enerji alanında bölgesel işbirliği süreçleri çerçevesinde ülkemizi enerji koridoru ve terminali haline getirmek”[iii] amacı mevcut. Fakat isimlendirmeden de anlaşılacağı üzere Türkiye “koridor ve terminal” olmak istiyor, yani boru hatları güzergahı üzerinde bulunmayı ve ucuza enerji ile vergi avantajı elde etmeyi hedefliyor.
Bunun ötesinde yer alan, Avrupa'ya bizzat gaz taşımayı hedefleyen ve bir süre öncesine kadar aktif olarak gündemde yer alan tek proje ise Nabucco Batı'ydı. Yeterli arz kaynağı bulamadığı ve ekonomik olarak yeterli olmadığı için rafa kaldırılan Nabucco Klasik projesinin güncellenmiş hali olan Nabucco Batı, Türkiye-Bulgaristan sınırından Avusturya'ya kadar olan bir boru hattı projesiydi, fakat Ertem'e göre "yeni enerji oyununa katılmak için Türkiye'ye ihtiyaç duyan" Azeri gazının Avrupa'ya taşınması için bu proje değil, TAP (Trans-Adriatic Pipeline) seçildi. Fakat zaten Nabucco Batı'nın ana hedefi, Ertem'in zannettiği gibi Balkanlar değil, Orta Avrupa'ya gazı satmaktı. Hatta tam tersine, şu anda Nabucco Batı'nın tek rakibi olan TAP (Trans-Adriatic Pipeline), gazı İtalya'ya getirdikten sonra Balkanları besleme hedefinde. Yani Balkanlar, Türkiye'nin enerji stratejisinin çok da içinde değildi.
Bu projelere gazı sağlayacak olan Ertem'in belirttiği gibi Azerbaycan'dan TANAP (Trans Anatolian Pipeline) ile gelecek. Bu projenin şimdilik kapasitesi 16 bcm (milyar metreküp). 2017 yılında hayata geçerse, 6 bcm'i Türkiye alacak (bu gazın Ukrayna'ya satılacağı konuşuluyor), 10 bcm ise büyük ihtimalle TAP aracılığıyla Avrupa'ya gidecek. Bu bağlamda Ertem, TANAP konusunda “Naziler...” yazısında iki fahiş hata yapıyor. Birincisi “Azeri gazını doğrudan Avrupa'nın içlerine götürecek TANAP” diyor, fakat TANAP, Türkiye-Bulgaristan sınırında sona erecek. İkincisi, “TANAP üzerinden yıllık ekstra 6 bcm gaz ile birlikte gelecek gelecekte Rusya ve İran'a bağımlı olmaktan kurtulacak” bir Türkiye'den bahsediyor ki, 2020 itibariyle bu gaz, tabir-i caizse Türkiye'nin dişinin kovuğuna yetmez. 2012'de 45-47 bcm bandında doğal gaz tüketen Türkiye'nin 2020 talebi en iyimser tahminle 50-60 bcm olacak. Rusya'ya %50'den fazla bağımlı olan ve kendi gazını o tarihe kadar üretemeyecek olan (evet, kaya gazı potansiyeli var ama o tarihe kadar kayda değer olması pek mümkün değil) bir ülkenin, 6 bcm talep artışını bile karşılayamıyorken, “bağımlılığı bitirecek” iddiası abesle iştigal.
Gelelim Ertem'in enerji konusundaki son yazısı “Londra ve Moskova (neden) direniyor”a[iv]… Ertem, bu yazıda Hazar, Azerbaycan ve K. Irak'ın enerjilerini Avrupa'ya aktaracak bir Türkiye'nin Rusya ve İngiltere'yi hatta Almanya'yı rahatsız ettiğini söylüyor. Bunun sebebini de bu sene gerçekleşen BP-Rosneft ortaklığına bağlıyor ve buradan Gezi Parkı olaylarının sebebi olduğu iddia edilen “faiz lobisi”ni, yani finans-kapitali bulmayı beceriyor. Fakat maalesef, bu iddia ve yazı, garip bağlantılarının ötesinde birçok yanlışla dolu. Tane tane anlatayım:
- Ertem’in iddia ettiği Hazar enerjisinin Türkiye üzerinden Avrupa taşınması uzun vadede bir hayal. Türkiye'nin Hazar etrafında gaz almadığı ve Hazar üzerinden gaz almayı hedeflediği tek ülke Türkmenistan. Türkiye'nin zaten Türkmenistan'la 1998'de imzaladığı ama atıl kalan 16 bcm'lik bir doğal gaz anlaşması mevcut. Atıl kaldı, çünkü Hazar'ın hukuki statü sorunu ve paylaşılamaması sebebiyle Trans-Hazar denilen Hazar'ın altında geçecek bir boru hattı yapılamıyor. Yapılabilse bile Azerbaycan'ın müşterisini kaptırmak istemeyeceği malum. Karadan boru hattı imkânı da, ancak İran üzerinden mümkün ama İran, kendi gaz verdiği pazara Türkmenistan'ın vermesine şimdilik razı değil. Bu sorunların kısa vadede çözülemeyeceğinin Türkmenistan yönetimi de farkında ki, esas müşteri olarak Çin ve Güneydoğu Asya'yı belirleyerek, yeni altyapı yatırımları ve antlaşmaları yapıyor.
- Azerbaycan Enerji Bakanı Natig Aliyev, “gerekirse 50 bcm gaz veririz” dese de, Azerbaycan'ın şu anda böyle bir gaz rezervi yok. 16 bcm'i verecekleri saha olan Şah Deniz 2'nin daha fazla potansiyeli olup olmadığı tartışmalı. Avrupa'ya gidecek olan 10 bcm de, Avrupa için (Balkanlar hariç), artan gaz talebi göz önünde bulundurulduğunda çok anlam ifade etmiyor. Bu potansiyeli gelecekte besleyebilecek tek üretim sahası, yine Hazar Denizi’nde bulunan Abşeron Gaz Sahası olabilir. 2020 yılında 25 bcm[v] gaz üreteceği öngörülen Abşeron’un %40’ı Azerbaycan devletinin enerji şirketi SOCAR’a ait. Geriye kalan hisseler ise Fransız enerji şirketleri Total (%40) ve GDF Suez’e (%20) ait. Bu da Ertem’in belirttiği Azerbaycan’ın “hegemon ilişkilerden kopma” çabasını biraz boşa düşürüyor sanki.
- Irak Kürdistanı’nın gaz potansiyeli çok tartışmalı. Yüksek olduğu biliniyor ama Ertem 3,2 tcm istatistiği şu anda muallak. Doğru kabul etsek bile ne kadar üretime uygun [technically recoverable] henüz bilinmiyor, çünkü coğrafyada var olan gaz rezervlerinin birçoğu “petrolle ilintili” [associated with oil]. Kürdistan’daki rezervlerin ise bu özellikte olmadığı söyleniyor. Fakat bu potansiyel büyük olsa dahi, teknik desteği büyük enerji şirketlerinden almak zorunda. Türkiye'nin gaz üretimi tecrübesi ve teknolojisi, bu anlamda çok kısıtlı. Zaten Türkiye'nin ortak olduğu sahaların gaz potansiyeli şu anda çok sınırlı. Halihazırda yaklaşık 97 bcm[vi]. Aynı zamanda, siyaseten Irak Merkez Yönetimi, Kürdistan'ın kendinden bağımsız olarak gaz ve petrol satışına karşı. Bu sebeple, Kuzey Irak’ta doğal gaz ve petrol araması yapan TPAO’nun Güney Irak’taki lisansı Kasım 2012’de iptal edilmişti[vii]. Türkiye’de bunun çözümünü, bu yılın Ocak ayında TPAO’nun Kuzey Irak’ta iş yapan iştiraki olan TIPIC’i Irak’ın güneyinde herhangi bir girişimi olmayan bir diğer enerji şirketi BOTAŞ’a devretmekte buldu. Bu sebeple Irak Kürdistanı gazının ne kadarının Türkiye’ye geleceği Türkiye-Irak siyasetiyle ziyadesiyle bağlantılı. Belki de sadece enerji ve arazi sorunlarını çözmek için Irak Başbakanı Nuri Maliki, 9 Haziran’da iki yıllık süreçte ilk defa Erbil’e giderek, Mesud Barzani’yle görüştü. 19 Haziran’da Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Doğal Kaynaklar Bakanı Aşti Hawrami’nin 2016 yılında Türkiye’ye gaz satışına başlanacağını açıklaması[viii], bu görüşmenin bu tür problemleri çözmekten uzak olduğunu gösterdiyse de, 7 Temmuz'da bu ikili çözüm için şartların olgunlaştığını açıkladı. Bunun yanı sıra, ithal edilecek gaz miktarının bilinmemesi ve ABD’nin bu gerginlikten rahatsız olması, Irak Kürdistanı gazını Türkiye’nin tüm enerji sorununun çözümü olarak görmeyi zorlaştırıyor.
- Ertem, üzerine atladığı BP-Rosneft ortaklığının doğal gazla, hele ki Avrupa'ya satılan doğal gazla pek ilgili olmadığının pek farkında değil. Rusya'nın doğal gaz devi Rosneft, Rusya'nın esas satıcı firması değil. Rusya’da bu işlerin yürütücüsü meşhur Gazprom. Rosneft, potansiyeli büyük sahalara sahip olan bir üretici firma. BP'nin Rosneft'e olan ilgisinin de esas olarak Rosneft'in sahip olduğu Sibirya'daki sahaların kum petrolü (tight oil) potansiyeli. Bu sahaların günlük petrol potansiyelinin 4,2-4,3 milyon varil[ix]. Bu da yıllık 1,25 milyar varile ve yaklaşık 160 milyar dolarlık bir kâra denk geliyor.
- Oyunun parçası olan Rusya'nın Türkiye'nin enerji merkezi olarak önünü kesmesinden Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ve Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın pek haberi yok herhalde. Zira Güney Koridoru diye bilinen Avrupa'ya bu coğrafyadan gaz taşıma projesinin bir parçası olan yukarıda bahsettiğim projelerin en büyük rakibi, Rusya'nın yıllık 63 bcm gaz pompalayacağı Güney Akım (South Stream) projesinin Karadeniz'de Türkiye karasularından geçmesine izni, bizzat Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i Ankara’ya davet ederek vermiş ve Bakan Yıldız 2011 yılında Moskova Beyaz Ev’de ilgili notayı Putin’e elleriyle teslim etmişti[x]. Bu hamleyle, Türkiye Güney Akım projesinin tek olası güzergahını mümkün kıldı. Uzmanların çoğu, bu hamlenin o sıralarda “hayatta” olan Nabucco Klasik projesini bitiren adım olarak görüyorlar.
- Adı geçen ortaklığın diğer ayağı olan BP'nin doğal gaz alanında en büyük yatırımlarından biri, belki Ertem için sürpriz olacak ama Azerbaycan'ın Avrupa'ya taşınacak gazının üretileceği Şah Deniz sahası. BP, bu sahanın Statoil'le birlikte en büyük ortağı (%25,5'er hisseyle). BP, Şah Deniz Konsorsiyumu olarak bilinen bu ortaklar arasında en çok söz sahibi olanı ve bu sahanın ticari yürütücüsü. Başka bir deyişle, gazı pazarlama işi BP'ye ait. Aynı zamanda TANAP'ın %12 hisseyle ortağı olacak ve TAP veya Nabucco Batı'dan hangisi seçilirse, onun da büyük hissedarı olacak. Bu sahanın Şah Deniz 2 olarak bilinen bölgesinden çıkacak ve Türkiye üzerinden Avrupa'ya taşınacak bu gazın her aşamasının ortağı olan bir şirketin bu yolu kesmeye çalışmasının açıklamasını Ertem’e sormak lazım. Ayrıca BP, Azerbaycan'a enerji devi olma yolunu açan, diğer ülkelerin çok kısıtlı üretim yapabildiği sorunlu bölge Hazar'dan gaz ve petrol çıkarmasını sağlayan Anglo-Sakson şirketlerin başında geliyor. Yani Azerbaycan şimdiye kadar “bağımsız bir büyüme” yaşamadı ve yaşaması pek muhtemel değil. Her ne kadar WikiLeaks belgelerinde gördüğümüz gibi[xi] Azerbaycan ile BP'nin arası bozuluyor gibi olsa da, BP için Aliyev, Aliyev için BP'den daha iyi bir alternatif şimdilik yok.
- Son olarak, Ertem “Naziler...” yazısında, bu yazıdaki gibi Balkanlara ucuz gaz verileceğini savunuyor, fakat eldeki verilerle bu iddiayı doğrulamak şimdilik imkansız. Zira Balkan ülkeleri, TAP veya Nabucco Batı'dan gelecek gazı $300/1000m3'ten istiyorlar[xii] ama bu fiyatın söz konusu projelerin gerçekleşmesini olanaksız kılacağı aşikar. Buna karşılık, Gazprom’un Ocak 2013'te basına sızan fiyatlar üzerinden Balkan ülkelerine muazzam indirimler yaptığı biliniyor ve bu, şu anda o ülkeler için daha cazip bir seçenek. Hem de 63 bcm gibi onlar için çok fazla bir arz olacak ki, yakın gelecekte tüm coğrafyaya yeteceği öngörülüyor.
Bu bilgiler ışığında çok açık bir biçimde söyleyebiliriz ki, BP ile Rusya'nın çıkarları Güney Koridoru’ndan Avrupa’ya gaz taşıma hususunda çatışıyor. BP ve Ertem’in ilişkilendirmesiyle Londra, Azerbaycan doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması aşamalarının hepsine ortakken, bu projelerin doğal gaz tekeline zarar vereceğini düşünen Moskova ise buna karşı hamleler geliştirmekten geri durmuyor.
Böylesi bir ortamda, Gezi Parkı’ndan Londra-Moskova ve tabii ki Berlin merkezli, maddi hatalar ve yanlış iddialarla dolu bir komplo devşiren Ertem’e, “çok bilmiş özne” denmez de, ne denir?

Kerim Muhtar 

Not: Bu yazı, daha önce  kerimmuhtar.blogspot.com'daki versiyonunun güncellenmiş halidir.



[v] Natural Gas Europe (2012), “Absheron Field 'to Start in 2020'”,http://www.naturalgaseurope.com/absheron-field-to-start-in-2020
[vi] EIA (2013), Iraq Country Report, s. 9,http://www.eia.gov/countries/analysisbriefs/Iraq/iraq.pdf
[vii] Serkan Demirtaş (2013), “Bağdat-Erbil gerilimi, Türkiye-ABD ilişkilerini de geriyor”,http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/01/130108_turkey_usa_iraq.shtml
[viii] NTVMSNBC (2013), “K.Irak'tan ucuz doğalgaz 2016'da geliyor”,http://www.ntvmsnbc.com/id/25450133
[ix] Guy Chazan (2013), “Rosneft and BP plan Arctic projects”,http://www.ft.com/intl/cms/s/0/07262c0a-922b-11e2-851f-00144feabdc0.html#axzz2WbB8HEGW
[x] Haber Rus (2011), “Türkiye’den Rusya’ya yılbaşı hediyesi; Güney Akım’a izin çıktı”,http://haberrus.com/video-gallery/2011/12/28/turkiyeden-rusyaya-yilbasi-hediyesi-guney-akim-izin-cikti.html
[xi] Guardian (2010), “US embassy cables: Azerbaijan president threatens to put BP boss 'on trial'”,http://www.guardian.co.uk/world/us-embassy-cables-documents/126574 ve UPI (2012), “Baku running out of patience with BP”, http://www.upi.com/Business_News/Energy-Resources/2012/10/18/Baku-running-out-of-patience-with-BP/UPI-26921350566590
[xii] Natural Gas Europe (2013), “The Southern Gas Corridor: Who Stands Where?”,http://www.naturalgaseurope.com/southern-gas-corridor-gulmira-rzayeva

4 Aralık 2012 Salı

Ankara’da Çizgi Romanın Kalesi: Devr-i Alem Sahaf

Ankara’da çizgi romanın talebini adeta tek başına karşılayan ve bunu çocukluktan gelen bir tutkuyla tek başına yapan bir sahaf, Ayhan Ataman. Ataman’la Tunalı Pasajı’ndaki dükkanı Devr-i Alem Sahaf’ta, çizgi roman tutkusunu ve Türkiye’de çizgi roman yayıncılığının dününü, bugününü konuştuk.

- Çizgi roman koleksiyonu yapmaya ne zaman ve nasıl başladınız?
Çizgi romanı doğrusu önce dinlemeyle başladım diyelim. Beş yaşındayken babam bana çizgi roman alırdı ve bana okurdu. Babam İngilizce ve Fransızca bilirdi, dolayısıyla Türkiye’de yayınlanmayan birçok çizgi romanı takip edebildim. Bizim zamanımızda Pekos Bill, Oklahoma, Köroğlu vardı. Sonra İngilitre’de çıkan Mickey Mouse Weekly diye bir çizgi roman serisini takip ederdik. Onun içinde meşhur İskoç kahraman Rob Roy vardı. Babam, bana başka türlü okurdu onları. Hatta çoğunlukla Latince oğlum bunlar okunmaz derdi geçerdi. Öyle atlatırdı beni. Ondan sonra yavaş yavaş ben de başladım. Tabii memur çocuğu olunca bayağı dolaşıyorsunuz, dolayısıyla bazı çizgi romanlarımız kayboldu. Gene de birçoğunu koruyabilmeyi başardım.  Sonradan koleksiyonumu iyice genişlettim.

- Peki çizgi roman satmaya ne zaman başladınız?
Uzun süre bambaşka bir işle uğraştıktan, 2002 yılında bu sevdaya geri dönüp bu işe başladım, 10 yıldır yapmaya çalışıyorum.

- Son dönemlerde çizgi roman satışında bir seyir değişikliği var mı? Örneğin, en yoğun olduğu dönem ne zamandı?
Bugün geçmişe nazaran çok çeşit var. Ama okuyan miktarı zannediyorum, gene aynı, hatta kısmen de olsa bir düşüş var. Şu an için konuşursak çizgi roman çeşitliliği 70’li yıllara göre daha fazla, fakat en yoğun olduğu dönem 60’lı ve 70’li yıllar. O yıllarda özellikle İtalyan çizgi romanları çok revaçta idi.

- Dünden bugüne süper kahramanlara olan ilgide bir değişiklik oldu mu?
Eski dönemde de, süper güçleri olan kahramanlar vardı, fakat çok fazla çeşitlilik yoktu: Süperman, Batman ve Örümcek Adam… 1970’lı yılların ortalarına doğru, Ali Recan’ın Alfa Yayınları’nın çabalarıyla Conan, Demir Adam, X-Men ve Silver Surfer yayınlanmaya başladı. Böylelikle çizgi romanda geniş bir yelpazeye sahip olundu. O dönemlerde internet ve televizyon olmadığı için, bu çizgi romanlar bayağı tutuldu. Satış rakamları 50 binin altına düşmüyordu diye tahmin ediyordum. Televizyon ve internetin insanların hayatına girmeye başlamasıyla 1989’dan 1996’ya kadar hiç çizgi roman yayınlanmadı. Bir tek, Ali Recan’ın Alfa Yayıncları ve Milliyet Çocuk’un ufak çabaları oldu, fakat onlar da kısa süreli oldu.



- Peki neden basılmadı?
Dağıtım şirketlerin tekelleşmesi diyebilirim.  İki tane büyük şirketi, çok ağır şartlar ortaya koydular. Bu iki dev grup, satış garantisi ve peşin para istiyorlardı. Çizgi romancılık da öyle çok kazançlı bir iş değil.  Yayınevleri, en büyükleri Alfa ve Tay Yayınları’ydı, fazla satış yapamayınca ve iflas ettiler. 96’da suskunluğu, günah çıkartan iki tane dağıtım şirketi bozdu. O sırada onların, yönetiminde çalışma gruplarının içinde çizgi roman sevenler vardı. Onlarında baskısıyla olacak, iki dev kuruluşta aylık çizgi romanlar çıkarmaya başladılar. Bir yandan da, bizim alıştığımız İtalyan ve Amerikan çizgi romanlarını yayınlamaya başladılar. Hem de eski serileri de değil, yeni öyküleri bastılar.

- Son dönem yayıncılığı nasıl buluyorsunuz? Klasik romanların çizgi roman olarak yayınlanmasını, Alan Moore, Frank Miller ve Joe Sacco gibi isimleri nasıl buluyorsunuz?
Dünyaya uyduk aslında. Bir kere insanların fazla zamanı yok, Örneğin, Stephen King’in Kara Kule’si, koskoca yedi cilt. Hâlbuki çizgi romanda, beş ciltte seriyi tamamladılar. Ama onu okumanız daha kolay, aynı şeyi daha canlandırıyorsun,  daha heyecanlandırıyorsun resimleri görerek.  Hatta kendiniz üzerinde düşünebiliyorsunuz ve çok daha çabuk da okuyabiliyorsunuz. Keza NTV Yayınları’nın bastığı Savaş ve Barış. Ben onu çok beğendim. Bazıları bu tip edebi eserlerin çizgi romanlaşmasının, kitabın edebi değerini düşürüyor dese de ben o fikre inanmıyorum açıkçası. Alan Moore ve Frank Miller için söyleyebileceğim tek şey, onlar çizgi romanın ilahları. Joe Sacco’yu da ilgiyle takip ediyorum ve yaptığı işi çok değerli buluyorum, ki en az Zagor ve X-Men kadar satıyor da.

- Çizgi romanların sinemaya aktarılması, çizgi romanı satışlarını nasıl etkiliyor?
Çizgi roman satışlarını çok daha fazla arttırıyor. Örneğin, sinemada Batman’in patlaması, bütün Batman çizgi roman külliyatının satışını etkiledi.  Hepsi satıldı. Şirinler ve X-Men filmlerinde de aynı şekilde olmuştu.

- Türkiye’de pek olgunlaşmayan çizgi romancılığın seyri, artık tümüyle karikatüre kaydı. Sizce Türkiye’deki çizerlerin kurgu ve hikayeleri nasıl?
Türkiye’den çizgi romancı çıkmıyor, çünkü çok masraflı ve zaman alıcı bir olay. Başka geçim kaynağı da olmayınca, dergiler kanalı ile iş yapmaya çalışıyorlar. Ama çok iyi çizerlerimiz var. İyi olanlar zaten yurtdışına iş yapıyorlar. Örneğin, Suat Yalaz’ın Karaoğlan’ının birçok macerasını Fransa’da da yayınlandığını ve Sony Ringo diye bir western çizdiği biliyorum. Almanya’da çıkan korku çizgi romanlarda ve Zorro’da ismine rastlamıştım. Aynı şekilde, Ersin Burak da İtalyan çizgi romanlarına çiziyor. Türkiye’de bir de hikayesini ve çizimini sıfırdan ürettiği meşhur çizgi romanlar var. Yoğun talebe sadece yenilerle karşılık veremeyince üretilmiş Kaptan Swing’ler, Tommiks’ler, Çelik Blek’ler ve Tenten’ler var.  

Can Öktemer

* Bu söyleşi Agos Kirk Eylül sayısında yayınlanmıştır.

İki raftan Gon Kitabevi'ne...

Robinson Crusoe Kitabevi'nin gelen talep üzerine açtığı, sadece çizgi roman satan Galatasaray'daki şubesi Gon Kitabevi'ndeydik. Yıllardır çizgi romanla iç içe olan Cenk Könül ile Gon Kitabevi'ni, çizgi romancılığın durumunu ve zorlukları üzerine bir sohbet ettik.

- Gon Kitabevi nasıl açıldı ve sadece çizgi roman satan bir kitabevi kurma fikri nereden çıktı?
Bundan 5 sene önce açıldı Gon Kitabevi. Robinson Crusoe Kitabevi'nde aslında sadece iki raf çizgi roman vardı. Oradaki çizgi romanlara gelen talebi gördüler, insanlar daha fazla çizgi roman istiyordu, hem de burada yeni açılan bir deposu oldu Robinson Crusoe'nun. Ön tarafı başka bir mağaza olarak değerlendirebilmek için çok müsaitti. O yüzden "çizgi romanları taşıyalım, bir çizgi roman mağazamız olsun" dediler. Gon'un açılışı böyle oldu.

- Çizgi romanlara ilgi hâlâ eskisi gibi devam ediyor mu peki?
Aslında senin sunman gerekiyor ki, talep olsun. Türkiye'de bundan önce, bu işi yapan tek bir yer vardı. Nişantaşı'ndaki Gerekli Şeyler... Ama Gerekli Şeyler de sürekli taşınıp duran, nedense müşterisini veya kitlesini oradan oraya savurmak durumunda kalan bir şirket oldu. Tabii bir de Gerekli Şeyler'de sadece Amerikan çizgi romanı vardı. Bağımsızlar yoktu. Burada yapmaya çalıştığımız şey, biraz daha farklı. Amerikan çizgi romanı olsun ama Avrupa da olsun, bağımsızlar da olsun, çünkü çizgi roman ve graphic novel denilen türlerin kesiştiği noktalar var ama kitle olarak çok farklı kitleler okuyor. Amerikan çizgi romanını okuyan farklı bir kitle var, mangayı okuyan farklı bir kitle. Ya da sadece bağımsızları okuyup seriyi takip etmek isteyenler de var.

Son üç dört senedir, orta okul ve lise çağındaki gençler mangalara çok ilgi gösteriyorlar. İnternetten indirebilmelerine ve animelerini seyretmelerine rağmen hangisi çıkmış, gelip bakıp İngilizcelerini mutlaka alıyorlar. Bazen kitap almaya değil de, arkadaşlarını toplayıp müze gibi gezmek için de geliyorlar. Biz de çok şey öğreniyoruz onlardan aslında. Yeni nesil daha çok nelere ilgi duyuyor, hangileri hoşlarına gidiyor, bunları görüyoruz. Kitle de geniş, sürekli gelen 6 yaşında çocuk da var, 70 yaşında amca da var. Bu çok güzel... 


- Türkiye'de çizgi romancılık nasıl sizce?
Türkiye'de çizgi romancılık kötü... Şirketlerin dağıtımla ilgili ciddi sorunları var. D&R gibi bir kitabevi zinciri var ve sen kitabını oraya sokamadığın sürece aslında piyasada yoksun demek oluyor bu.  Yerli çizerlerde ise çizgi roman sadece Uykusuz'u yayınlayanı Mürekkep Yayınları üzerinden yürüyor. Mürekkep Yayınları, sadece kendi çizerlerinin ya da daha önce bizim okuduğumuz, 80'lerin yerli çizerlerinin kitaplarını basıyor. Yeni yeni, üç dört sene içerisinde olmuş bir şey bu da. Onların dışında çizerlerden cesaret eden yok. Ama çevirileri basan bir sürü şirket var, onların da sorunu dağıtım.

- Mutlaka çevrilmesi gerekir dediğiniz çizgi romanlar neler?
Türkiye'de çok uzun süredir Batman basılmıyor. Aslında tonlarca şey var çevrilmesi gereken. Romandan çok da ayıramazsınız bunu, bunun da türleri var, çizere göre değişiklik gösteren birçok yönü var. Birini diğerinden ayırmam zor şimdi ama şöyle bir sorun var. Batman'i, Superman'i yayınlayan yayınevi DC Comics'in hiçbir yayını, Türkiye'de basılamıyor çünkü telifleri çok yüksek. Kimse cesaret edemiyor almaya. Bildiğim kadarıyla, Frankfurt Kitap Fuarı'nda Türkiye'den birçok yayınevi DC Comics'le görüşmeye gidiyor. Hem de bir çok... Birbirilerini yiyecekler orada. Bu durumda umarım daha fazla fiyat yükseltmezler. Superman'in, Batman'in benim gibi basılmasını isteyen bir sürü insan vardır eminim.

Tamar Nalcı

* Bu söyleşi Agos Kirk Eylül sayısında yayınlandı.