22 Mayıs 2012 Salı

Kenan Başaran: 'Gün gelir, belki yeniden borsadan arsaya şutlar çekmeye başlarız'

- Geçen yazdan beri Türkiye futbolunda birçok olaylar gelişti ve (zaten fazlaca şişirilmiş olan) futbolumuz kalite ve prestij anlamında çok ciddi yaralar aldı. Bağış Erten de bu hafta şampiyonluk maçı ve ligi değerlendirdiği yazısına “Ve futbolumuz dibe vurdu” diye başlıyordu. Siz bu görüşe katılır mısınız? Bu sezonki Türkiye Liginin kısa bir değerlendirmesini yapabilir misiniz? Şampiyonluk maçını ve Galatasaray’ın şampiyonluğunu nasıl yorumlarsınız?

Bu sezonki Süper Lig, bu memleketin bir özeti oldu. Susurluk Davası süreciyle çok paralellikler var esasında. O meşhur ‘kamyon kazası’ olduğunda “Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak” denildi ancak biz sonrasında Hrant Dink’i kaybettik. O kazanın aktörlerinin temsil ettiği hukuk dışı yöntemlerinin bedeli de ‘kurumlar’ ve ‘kişiler’ ayrımı yapılarak üç-beş kişiye göstermelik cezalarla örtüldü. 3 Temmuz da futbolumuzun Susurluk’u olarak sunuldu. Yıllardır şike ve teşvik söylentilerinin eksik olmadığı her sezonun ikinci yarısının sadece bu tür iddialarla geçildiği Türkiye’de, açıkçası 3 Temmuz operasyonu ‘temizlik’ isteyenleri umutlandırmıştı. Çünkü bir değil 8 takımın adı geçiyordu. Ceza yargısı bir yana, spor yargısını işletmekle mükellef TFF, karar alma süreçleri öteleyerek, öncelikle hem suçlanan kulüplere yargılanarak aklanma hakkı tanımadı, hem de bugün gelinen noktada aldığı kararlarla kamuoyunu ikna etmeyi başaramadı. Ne yargılananlar, ne de oyunlarına halel getirilenler kararlardan memnun değil. 3 Temmuz’dan sonra kararlılıkla konuyu sonuçlandırmak yerine sürekli ‘arkadan dolanarak’ vakit kazanmaya çalışan TFF, böylece iddia ettiklerinin aksine ‘değersiz’ bir ligle bizi başbaşa getirdiler. Futbol bildiğimiz anlamdan bir oyun olmanın çok ötesinde; bizim oyuna getirildiğimiz bir oyuna dönüştürüldü. 34 haftalık bir ‘oyun’un yaratacağı gerilimler de tıpkı kararlar gibi ötelenerek ‘Süper Final’ adı altında ambalajlandı. Neyse ki, son sahnede kurgucuların istediği gibi bir mutlu son oluşmadı.

Diğer yandan elbette yeşil saha üzerinde akıtılan alınterine hürmet edilmeli ve bu anlamada lig şampiyonu Galatasaray ile kupa şampiyonu Fenerbahçe’yi tebrik etmeli. Aslında, bu saçmalığa dayanabilen herkesi tebrik etmeli. Bir yandan da kınamak lazım. Çünkü adaletin sağlanmasının istendiği bir sezonda oyun daha da adil olmayan bir formata sokularak onun temel aktörlerinin boynuna bir vebal olarak yüklendi. Ancak, acı olan bu vebali taşımaya kimsenin fiilen itiraz etmemiş olmasıdır. Evet özellikle bazı hocalardan itirazlar yükseldi fakat bunlar ‘çatlak ses’ olmanın ötesine geçemedi. Bırakın bu şartlarda bir ligi oynamayı reddetmeyi, bir maçın bir dakikası bile bir protesto tertipleyemediler. Oyunun temel aktörlerinin söz sahibi olma anlamında ayağını uzatamadığı bu oyunda ‘adalet’ ve ‘haysiyet’ aramak nafile bir uğraşa dönüşüyor daha baştan... Hasılı, spor yargısının olumlu veya olumsuz ama bir karar veremeden bu sezonu bu şekilde tamamlamış olması bize özgü. Patagonya’da olurdu diyerek onlara haksızlık etmek istemem...



- Play-off süresince taraftarlar arası kamplaşma ve nefret söylemleri tavan yaptı. Sadece kadınların ve çocukların izlediği maçlarda bile küfür edildiğine şahit olduk.  Türkiye'de taraftarlık kültüründe çok ayrı bir yeri olan Beşiktaş taraftarları bile Eboue'ye ırkçı söylemlerde bulunup, sahaya atlayıp onu dövmeye bile kalktı. Şampiyonu belirleyen maçtan sonra tavan yapan bu ürkütücü futbol atmosferini nasıl yorumlarsınız. Bu nefret söylemi ileride daha ciddi boyutlara ulaşabilir mi?
Bu tablonun temel sebebi futbolu yöneten ve adı değişse de zihniyeti aynı kalan yönetenlerdir. Futbolda nefret söylemi yeni değil. Hep vardı ama nedense biz kendimize pek konduramayız. Bunun için de ‘münferit’ diye İngiliz anahtarı kabilinden bir kelimemiz var. Kendimize yakıştıramadığımız ne varsa bu kelimeyle örtbas edilir. Toplumsal olaylarda da böyledir, sporda da. Elim bir olay yaşanır ama yönetenlerin kılıf hazırdır: Bu bütün bir şehre maledilemez! Şehir yerine alın ‘camia’, ‘taraftar’ veya ‘polis’i koyun... Herşey münferittir. Oysa Yeşilçam’dan sıkça aşina olduğumuz ve suçun nedenlerini bize gösteren bir replik de vardı: Asıl suçlu cemiyettir! Şimdi cemiyet pak, birey kirli! Doğru ya, kapitalizm bireycidir!

Her şeyin kazanmaya kurgulandığı ligimizde taraftarın davranışlarını da iddia durumu belirliyor. Şampiyonluğa oynuyorsa, son haftaya kadar bütün duygularını bastırıyor, “aman sahamız kapanmasın” diye. Ama işte kaybedince son maçta bütün bir sezon kazanılan iltifatlar bir çırpıda yakılıyor, yıkılıyor. (Bunu Kadıköy’deki son maçtan azade söylüyorum zira orada başka bir durum var). Evet, Çarşı “Hepimiz Eto’o’yuz” der, sonra Ebou vakaasını yaşatır. Trabzonlular Fenerlileri ‘Papazın çayırından gelenler’ diyerek ötekileştirir sonra Zokora olayında ayağa kalkar. Topyekûn olarak statlarımızda Diyarbakırspor’a yapılanlar da ortadadır...

Küfür ve kadın meselesine gelince... Şike iddianamesinin tapelerini okuyanlar bilir ki statlarda yapılan küfürler çok hafif kalır. Ha nedir mesele, tribün küfürü umuma açık. Bu neyi değiştirir. Tıpkı ırkçılık gibi galiz küfürcülük de günlük dilden nemalanmaz mı? Birbirileriyle münasabetlerinde ana avrat düz giden yönetenlerin statlarda küfürü üstelik kadınları ‘manken’ niyetine kullanıp çözmek istedikleri düşünülebilir mi? Taraftarı oyunun temel unsuru görmek yerine sürekli cezalandırılması gereken bir ‘baştan suçlular topluluğu’ olarak gören bir anlayışla karşı karşıyayız. Şiddet Yasası bile taraftara ‘gününü göstermek için’ çıkartılmıştı da. Ama yasa gelip önce yönetenleri vurdu. Kadınları, erkelerin suçlarının bir cezası olarak gören bir sistemden bahsediyoruz. Hollanda benzer bir uygulamayı kadın-erkek eşitliğine aykırı buldu ve reddetti. Bizim kadınlarımız ise koşa koşa gidip o statları doldurdular; “Bizim neyimiz eksik” hesabına. Bu anlamda kadınların küfürden ötürü ceza aldırmalarını olumlu buluyorum. Erkek küfür eder kadın edemez, öyle mi?

Bizatihi futbolu yönetenlerce oyundaki ‘ötekileştirmeler’ sürdükçe nefret de her geçen gün büyüyecektir. Önce yarı yarıya paylaşılan tribünleri elimizden aldılar sonra deplasman hakkımızı... Herşeyi yasakla halletmeye çalıştıkça sorunlar daha da büyüdü. Bu çıkmaz sürdükçe nefret büyüyecektir...

- Bu sene Süper lige federasyonun, şirketlerin ve medyanın taraftara yönelik "Artık futbol konuşulsun" sloganları ile girdik. Ardından ligimizin kalitesini ve heyecanını arttırmak için playoff uygulaması konuldu. Pratikte bu gelişmelerin taraftarlarla ilişkisi nasıl oldu? Sizce, futbola gerçek bir katkı oldu mu?
Bu sezon oynanan ligin gerçek şampiyonu yayıncı kuruluştur. Süreci kendi lehine çevirmeyi başaran tek kurumdur. Şampiyon olanlar olmayanlar bugün hâlihazırda birbirlerine girişmeye devam ederken yayıncı kuruluş, oynanır mı oynanmaz mı denilen bir ligden 40 haftalık bir ‘para lig’i çıkardı. “Artık futbol konuşulsun” söylemi de utanmızlığın sloganıdır. Bir çok noktasına itiraz edebilirsiniz ama her ay Aziz Yıldırım gibi güçlü bir fenomenin hâkim karşısına çıktığı, Türkiye’nin en büyük kulüplerinden birinin şike yapmakla suçlandığı bir ortamda yargılama sürecini olumlu-olumsuz sonuçlandırmak amacıyla da doğru düzgün ve hızlı bir şekilde hareket de etmeden bizim sadece futbol konuşmamızı istiyorlar. Asıl ahlaksızlık buydu ve maalesef büyük oranda da istediklerini aldılar. Herkes isyanı diline doladı ama paşa paşa da televizyondan ve tribünden bu ‘kurgulanmış ticari oyun’u izlemeyi sürdürdü. Bunun futbola hiçbir katkısı olmadı, sadece yayıncı kuruluşa oldu...

- 3 Temmuz’da başlayan şike davasının sonuna yaklaştık. Sizde bu davayı yakından takip eden bir gazeteci olarak genel olarak dava sürecini nasıl değerlendirirsiniz? Mahkemeden nasıl bir sonuç çıkmasını bekliyorsunuz?
Mahkemedeki yargılamayla sportif yargılamayı birbirinden ayırmak gerekir. Ancak sezon başından bu yana bu iki durum ya bilerek ya da cehaletten ötürü sürekli birbirine karıştırıldı.  Bunu bir kenara bırakırsak, ceza yargılamasında başından beri benim de haklı bulduğum önemli itirazlar var. Sanıklar hem örgüt kurmaktan, hem nitelikli dolandırıclıktan hem de şike ve teşvik eylemlerinden yargılanıyor. İddianameyi okuyan ve davaya izleyen biri olarak aklımın erdiğince söylemeliyim ki ben örgüt iddiasını anlamlı bulmuyorum. Kulüp yapısı zaten bir örgüttür ve orada karar alma süreçleri hiyerarşiktir. Benim gördüğüm sanıklar arasındaki ilişkiler bunun dışında bir yapılanma çerçevesine oturmuyor. Ha bu kişiler şike veya teşvik girişimlerinde bulunmuş mudur? Ceza yargısı yüzde yüz kesinlik ister. Spor yargısı ise kanaatle bile karar alabilir. İddianamenin mantığıyla hareket ettiğimde suçlamalar çok iyi delillendirilmiş değil. Bu konuda ciddi sıkıntılar var. Herşey telefon konuşmalarıyla kotarılmaya çalışılmış. Sportif yargı açısından ise bu telefon kayıtları önemli veridir. Toplamda benim kafamda bir iki maça dair henüz tam yanıtlanmamış sorular var. Bu da ay sonunda yapılacak çapraz sorgulamada netleşebilir. Davanın temmuzda sona erme ihtimali bulunuyor. Davada yargılananlar şike ve teşvikle yargılanıyor. Suçlu bile olsalar çoktan tahliye olmaları gerekiyordu zira yattıkları süre bunu gerektiriyor. Ancak, örgüt ve nitelikli dolandırıcılıktan da yargılandıkları için hala bırakılmayanlar var. Bir türlü açıklanamayan durum şu: Şike artık bir yasa ile suç olarak tanımlanmış durumda. Yani bir eylemi hem şike hem de nitelikli dolandırıcılık olarak tanımlayıp bir suçtan iki ayrı suçlamada bulunamazsınız... Bu davanın en büyük açmazı bu. Sanıklar yasa 14 Nisan 2010’a kadar dolandırıcı sonrasında ise şikeci olmakla suçlanıyor. Oysa kanunlara göre sanığın lehine olan kanun uygulanır.

Aziz Yıldırım tahliye olur mu? Kendisinin iddia ettiği gibi bu iş bir şike davası değilse bırakmayacaklar. Ama bu bir basit şike davasıysa bırakılacak, hatta geç bile kalındı...

- Futbol federasyonun bir gece yarısı ansızın değiştirdiği maddeler ile bir bakıma şikenin önü açılmış oldu. Birçok kişi bu noktadan sonra UEFA'nın Türkiye'ye büyük cezalar vermesini ve takımların önümüzdeki senelerde kendi aralarında oynamaya mahkum olmasını bekliyor. Genel olarak federasyonun almış olduğu bu kararları nasıl yorumlarsınız? Uefa’dan nasıl bir karar bekliyorsunuz?
Gerek Şiddet Yasası gerekse de Futbol Disiplin Talimatı, parmak ısırtan cinsten çok sertti.  Avrupalıların bile çok önündeydi. Bırakın şike yapmayı, düşünmeyi bile ağır şekilde cezlandırıyordu. Futbol Disiplin Talimatı 2009’da değiştirildi ve bugün 58 olarak bildiğimiz meşhur madde teşvik primi girişimi bile ağır cezalara muhatap kılındı. Çünkü artık kulüplerin birbirlerine yönelik suçlamalarından gına gelmişti. Ninayet taraftar olaylarından da gına geldi ki bir de bu işin kanunu çıkartıldı. Fakat, futbolu yönetenler bu kanunları uygulamak zorunda kalacaklarını hiç akıllarına bile getirmediler. Onlar sadece Şiddet Yasası’nı taraftara uygulamının iştah ve heyecanını taşıyorlardı. 3 Temmuz soruşturması –haklılığı haksızlığı bir yana-, bu talimat ve kanunların özellikle büyük kulüpler söz konusu olunca uygulanamayacağını bize bir kez daha ayan beyan gösterdi. Davanın konusu zayıf kulüpler olsaydı bu talimat ve kanunlar çatır çatır uygulanırdı, yedi aleme nispet olsun denilerek. Bir yandan yasa ve talimatları değiştirerek yargılanan kulüpleri kafadan mahkum ettiler bir yandan da onları cezadan kurtardılar. Bunun böyle olacağını ben daha temmuzda söyledim. Talimatı değiştirip bu işi bağıtlayacaklar dedim ve öyle de oldu. Özerk olsa da siyasete göbekten bağlı bir futbol yönetiminden başka bir şey beklenemezdi. Genel kurulunda bir siyasetçinin şike konusunda ne yapılması gerektiği konusunda konuşmasına izin veren diğer yandan da siyaset futbola karışamaz diyerek federasyonlara ‘Ana Statü’ dayatan UEFA’nın nasıl kararlar alacağını kestirmekte açıkçası artık güçlük çekiyorum. Euro 2020’ye karşılık CAS’tan dava çektirdiği iddialarını en azından yalanma ihtiyacı bile duymayan bir kurum galiba suyun akışan göre hareket edecektir.

- Şike skandalının ardından az sayıda futbolsever bu durumu futbolu kirlilikten arındırma adına büyük bir fırsat olarak gördü. Öte yandan, başta İstanbul büyükleri olmak üzere birçok kulüp ve taraftarı, takımlarının ısrarla tertemiz olduğunun iddiasında bulundular. İronik olarak şu anda şikenin “bilindiği fakat sahaya yansımadığına” karara verildiği bir ortamdayız. Bu kadar kirliyken ve kirli kalmayı tercih etmişken Türkiye futbolundan herhangi bir temizlenme refleksi bekleyebilir miyiz? Sizce, UEFA gibi dışarıdan bir kurumun yaptırımlar uygulaması ne kadar anlamlı olacak?
UEFA’nın bizim de uymakla yükümlü olduğumuz Ana Statü’sü çok açık sıfır toleranstan söz eder ve yerel federasyonların uluslararası yönetmeliklere bağlı olduğunu söyler. Bizim bugün yapmaya çalıştığımız süreci doğru bir şekilde işletip sonucu neyse katlanmak yerine yargılamadan kaçınmak. Aziz Yıldırım, ister blöf yapıyor deyin ister demeyin ama herkesten daha tutarlı davranıyor talimatın değiştirilmesine karşı çıkarken. Çünkü, talimat değişikliğiyle ‘Fenerbahçe kurtarıldı’ algısının yaratılacağını çok iyi biliyordu. Peki neyden kurtarıldı? Bunu cezası bu şartlardı şike cezasından; yani küme düşürülmekten. Yıldırım, bu algının oluşmasına karşı çıktığı için ısrar etti, “Talımatı değiştirme, yargıla ve suçluysam düşür” demekte. Ama futbolu yönetenler, onu suçlu bulmaları halinde düşüremeyeceklerini bildikleri için yarım ağızla ‘suçlu’ deyip ellerinde tutmayı seçtiler çünkü Fenerbahçe’nin etinden sütünden faydalanmak lazım yoksa bu decoderler nasıl satar?

Talimat değişikliği yapılarak zaten bundan sonra sahaya yansısa bile, suçüstü bile yapılsa takımın büyüklüğüne göre ‘yorumlama’ olanağı veren bir değişiklik yapıldı. ‘Ağır ihlal’ koşulu, TFF’ye duruma göre şerbet verme olanağı sunuyor. UEFA, dere geçilirken at değiştirildiği için bu değişikliğe karşı çıkmazsa, bundan sonra kendisinin de tutarlılığı tartışma konusu olur...

- Yıldırım Demirören, Beşiktaş Jimnastik Kulübü'nün başına geçtiğinden beri gerek kulüp gerekse taraftarlar içerisinde büyük olaylara ve tartışmalara yol açtı. Benzer bir şekilde, Kulüpler Birliği'nde verdiği demeçlerle başlayan, oradan federasyon başkanlığına uzanan olaylı bir süreçle Türkiye futbolunun başına oturdu. Bu süreci siz nasıl yorumluyorsunuz? Demirören'in Beşiktaş'ı Avrupa Kulübü yapma gayesiyle başladığı Türk futbolununu tekrar düzene kavuşturma hedefiyle devam eden futbol yöneticiliği macerası sizce futbolumuzu nerelere götürecek?
Demirören, ailesi tarafından Beşiktaş’a, siyaset tarafından da TFF’nin başına bir nevi tayin edildi.  ‘Beşiktaşlı duruşu’ diye diye bir zamanların Fenerbahçesi’ni yarattı. İş öyle noktaya geldi ki maddi ve manevi olarak kulübün ayakta duracak hali kalmadı. Beşiktaş’ın kimyasını bozan Demirören’in TFF Başkanlığını reddetme şansı yoktu çünkü siyaset öyle istedi. Neticede ticari hayatında son yıllarda en büyük hamleleri yapan gruplardan birinin mensubu. Zaten daha sürecin başında da “Önemli olan decoder satışı” diyerek, tavrını düzenin devamından yana koyduğunu ilan etmişti. 3 Temmuz’un en büyük kazananı bu anlamad Beşiktaş olmuştur ki, bu sayede Demirören başkanlıktan ayrılmıştır. Böyle bakınca bu bile büyük bir kazanım. Çünkü böylece belki Siyah-Beyazlı kulüp eski yapısına kavuşur. Çünkü futbolumuz ne yasalarla  ne yönetmeliklerle temizlenebilir. Futbolumuz ancak ikinciliklerle de gurur duyan kulüplerin varlığıyla temizlenir...

- Şike davası süresince entellektüel Fenerbahçe'li köşe yazarlarından, sıradan taraftara kadar bu davanın şike davası olmadığının, Fenerbahçe'yi ele geçirme davası olduğu yönündeydi. Fenerbahçe’li taraftarları bu yargıya götüren sebepler sizce ne oldu?
Fenerbahçe taraftarını bu yargıya götüren Aziz Yıldırım’ın açıklamaları ve yaptığı savunmadır. Verdiği ipuçlarını takip eden taraftarlar  davanın Fenerbahçe’yi ele geçirme operasyonu olduğuna inandılar. Bazı köşe yazarları ise büyük bir çelişkiye düştüler. Aynı yargı sisteminin diğer siyasi davalarda yazdıkları iddianamelere koşulsuz iman ederken, söz konusu Fenerbahçe olunca bunu yargı operasyonu olarak görmeye başladılar. Burada derin bir tutarsızlık ve ikna etme sorunu var bu yazarların. Diğer yandan Aziz Yıldırım, nedense işaret ettiği yerlerin adını açıkta söylemeye yanaşmadı. Kaç kere konuşacağını söylese de son dakikada bundan hep kaçındı. Bu da beraberinde Yıldırım’ın kendisini kurtarmak için böyle bir stratejik söylem tutturduğu iddialarına neden oldu. Bu işin adını medyanın koymasını istiyorlar. Oysa suçlanan sizsiniz ve adını da siz koyun ki biz de ona göre fikrimizi beyan edelim...


- Sene boyunca süregelen Türk futbolunu kurtarma çalışmalarında Yıldırım Demirören’in TBMM'de gerçekleştirdiği kulis çalışmalarından, iktidar partisinin spor yazarları, teknik direktörler ve kulüp başkanlarıyla yaptıkları görüşmelere ve son olarak başbakanın talimat vermesiyle teslim edilen şampiyonluk kupasına kadar aktörlerin devletle gittikçe daha iç içe bir ilişki içerisine girdiğini gözlemledik. Stadyum isimlerininin çoğunun devlet büyüklerinden geldiği ve transferde askeri uçakların kaldırıldığı futbol kültürümüzden alışık olduğumuz bu çarpık ilişki için neler demek istersiniz? Bu ilişkiden en fazla kimler zarar görüyor?
Bu topraklarda futbol siyaset ilişkisi İttihat ve Terakki’ye kadar uzanır. Örneğin Fenerbahçe, maddi olanaksızlıklardan kapanmanın eşiğine gelmişken İttihatçılar el atmıştır. Tek parti döneminde malum, bütün spor kulüpleri doğrudan CHP’ye bağlanmış, adeta birer il örgütü olmuştur. Keza sonrasında Demokrat Partili’yi başkan yapmayanı dövüyorlardı. Askerin futbola ilgisi sır değildir. 12 Eylül darbecilerinin ilk arzuları Fenerbahçeli futbolcularla tanışmak olmuştur. Semra Özal’ın Beşiktaş aşkı da dillere destandır, Mesut Yılmaz ve Mehmet Ağar’ın Aslanlığı da... Elbette bir de bunun mafya ayağı vardı.  Görüldüğü üzere bu cenahta değişen bir şey yok. Şimdi olan şu: Siyaset topa toptan giriyor. Sadece bir kulübe değil bütüne yön veriyor. Herkese ayar veriyor. Yani mahalle futbolundaki metaforla, kuralları topun sahibi çocuk belirliyor. Kulüpler ve futbol yıllarca bu ilişkiden karşılıklı olarak yarar sağladılar. Şimdi siyaset bu yararın biçimini tek başına belirler hale doğru gidiyor.

- Geçenlerde attığınız bir tweet’te Galatasaray’ın son şampiyonluğundan sonra medyada futbolcular yerine neden yöneticilerin boy gösterdiğini eleştirmiştiniz. Futbolumuzun bence en önemli sorunlarından biri olarak görülen yöneticiye ve güce biat kültürü hakkında neler söylemek istersiniz?
Bakın Ünal Aysal, başkan seçildiğinde “Beni çok fazla ortalıkta görmeyeceksiniz” demişti. Öyle ya iş hayatı yurtdışındaydı daha çok. Öyle ki bu durum endişe yaratmıştı, başkan kulüple fazla ilgilenmeyecek diye... Aysal’ın konuşmadığı yayın organı kaldı mı?

İşadamları için futbol bir nevi boşalma alanı. İş dünyasında bastırmak zorunda oldukları kimliklerini futbol adamı kimliğiyle rahat rahat ortaya koyuyorlar. Firma sahibi olarak misal Mehmet Bey, gazeteciye çok kibar davranmak zorundayken kulüp yöneticisi olarak yeri geldiğinde kaba davranabiliyor. Gerçek kimliğini kulüp yöneticisi olarak gösteriyor. Yöneticinin içinde yatan esas gerçek ise bir futbol yıldızı olma arzusu. Çoğu bunu başaramadığı için bu tür kutlamalarda futbolculardan da haha heveskar oluyorlar podyuma çıkmakta. Hepsinin Aykut Kocaman’ın son kupa töreninden öğreneceği çok şey var. Diğer yandan, hiçbir sevinç şeref turu atılan o eski samimi sevinçlerin yerini tutmuyor. Beni konfetiler coşturmuyor....

- La Liga, Bundesliga gibi üst düzey futbol liglerini açık kanallar vermeye başladıktan sonra, ülke futbolunun çağın çok gerisinde kaldığını açıkça görüldü. Futbolseverlerin bu liglerde ki takımlara ilgisi yoğun bir biçimde arttı. Sosyal medyada Barcelona-Real Madrid maçı için kavga eden, bu takımları delice sahiplenenleri bile gördük. Sizce gelecek nesiller ülke futboluna tamamen sırtlarını dönüp, bu takımlara daha da bağlanabilirler mi?
Küreselleşme tartışmalarının sularına girmiş oluyoruz bu soruyla. İlitişimin getirdiği yakınlaşma illaki bu oyunla kurduğumuz ilişkiyi değiştirecektir. Şimdilik çabuk haberdar olma olanağı bulduğumuz bu kulüplere yerinde ulaşma olanağı da kolaylaşınca gerçek değişim yaşanacaktır. Endüstriyel bir oyuna dönüşen futbol, bugün Real Madrid’e Uzakdoğu pazarı için sabahın köründe maç oynatıyorsa yarın öbür gün de üç beş maçını ciddi ciddi o ülkelerde oynamayı dayatacak. Uluslararası taraftar olacağız ama bu ‘mahalle’deki rekabetin verdiği tadı verir mi, işte ondan şüpheliyim... Gün gelir belki yeniden borsadan arsaya şutlar çekmeye başlarız....

Can Öktemer - Sertan Şentürk

17 Mayıs 2012 Perşembe

Demir Demirkan: 'Rock ancak tek şey olmaz, yalancı değildir'

Demir Demirkan (Kaynak: Facebook)
- Sizi bugüne dek müzisyen, besteci, prodüktör gibi çok farklı rollerde, sayısız kaynaktan beslenen ve çok ayrı soundlara sahip projelerde gördük. Bu esneklik müzik yolculuğunuzun ilk zamanlarından beri hissettiğiniz bir ihtiyaç mıydı? Bu farklılıklar size ve müziğinize neler kattı?
Müzikle ilgilenmeye başladığımdan beri hiç tarzlar veya formlar arasında ayırım yapmadım. Lisedeyken bile tiyatrolara müzik yazıyordum ve ayrıca aynı zamanda sahnede gitar çalıp şarkı söylüyordum. Bu durum şu ana kadar hiç değişmedi. Farklı tarzlar ve farklı alanlar konusunda sorulan sorular hala beni şaşırtıyor. Benim için hepsi müzik. Farklı alanlarda ve tarzlarda müzik yazmak veya çalmak beni hem müzisyen hem de insan olarak geliştiriyor. Ayrıca her alanda ve tarzda farklı insanlarla birlikte müzik yapma şansı da buluyorum bu da çok olumlu yansıyor hayatıma.
- Geçtiğimiz günlerde, Vatan gazetesine verdiğiniz bir röportajda, sahnede yaptığınız performansın Türkiye’nin kültürel dokusu ile uyuşmadığı için sahneleri bırakacağınızdan bahsetmiştiniz. Bize bu durumu biraz açar mısınız? Sizden ileride bu yönde ne gibi projeler bekleyebiliriz?
Bu tip açıklamaları yanlış anlamak, özellikle de basındaki kısaltmalar sayesinde çok kolay. Benim "sahneleri bırakmak" gibi niyetim yok. Bir ara dinleyicim ile aramda bir şey yakalamıştım, 2004'den 2010'a kadar sürdü bu. Sonraları konserlerde bunu hissedememeye başladım. Bu sebebi sanırım benim gelişimim ve değişimimin dinleyicimle aynı yöne doğru olmamasından kaynaklandı. Hatta bunun ana sebebi müzikal de değil, daha çok organizasyon ve teknik ile ilgili. Tabi ki hala beni seven dinleyecilerim var, kimseyi yarı yolda bırakmış olmak istemiyorum ancak ülkedeki "konser, canlı müzik" anlayışı "normal" standartlara gelene kadar kendimi kompozisyon ve prodüksyona yönlendirdim. Yıllardır ertlediğim projelerim vardı, şimdi onları yapıyorum.
Eğer bu "normal" standartlar nedir diye soracak olursanız kısaca şunu söyleyebilirim; Menajer, organizatör, teknik ekipman ve ekip, mekanlar, bilet sistemi gibi temel öğelerin işler bir hale gelmesi gerekiyor. Bunların yokluğunda yapılan konserlerden ben de izleyicim de mutlu ayrılmıyor, bunu biliyorum çünkü defalarca konuşuldu. Dinleyicimle diyaloğum konserlerden sonra ve sosyal medyada oldukça iyidir. Bildim bileli organizasyonun eksikliği, tanıtım eksikliği, sesin kalitesizliği gibi konularda yakınırlar, ben de organizasyon aksaklıkları ve sahne üzerindeki duyumun kötülüğünden yakınırım. Benim gibi müziğe bu kadar itina ile yaklaşan ve ciddiye alan birisi buna ancak 11 yıl dayanabildi. Ben de daha doğru işleyen ve kaliteyi tutturabildiğim alan olan kompozisyon ve prodüksyona yöneldim, aslında bir bakıma geri döndüm de diyebiliriz çünkü 96'dan beri bu alanda çok üretimim oldu.
- 2000’lerden itibaren müziğin gerek dinleme gerekse yaratımında teknolojiyle ilişkisi oldukça karmaşıklaşmaya başladı. Siz bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz? Sizce gelecekte müzik ve müziğin dinleyiciyle ilişkisi nasıl bir yön izleyecektir?
Ben teknolojiye inanan ve destekleyen biriyim. Yeter ki teknolojiyi akıllıca kullanalım ve doğayı ve ruhumuzu kaybetmeyelim. Teknoloji en baştan beri sanatı ileri taşıdı. Akustik ortaçağ enstrümanlarından elektro-gitara, synthesizer'lara, oradan digital audio'ya ve soft-synth'lere kadar geldik. Bir kompozitör için önemli olan sestir. Renk dünyası ne kadar çeşitli ve şekillendirilebilir olursa müzik de o kadar fazla şey ifade edebilir. Bir de tabi buna hızı da ekleyin. Eskiden bir eserinizin duyulması için önce el ile notaya yazılması, sonra el ile kopyalanması, orkestra provası ve buların hepsinin sonucunda da çalınacak bir mekana ihtiyaç vardı. Bu da haftalar alıyordu. Daha yakın zamanda, hatta benim profesyonel hayatımın başlarında digital audio yoktu ve bir müzik parçasının her bölümünü ve her kanalını baştan sona kadar mükemmel çalmak gerekiyordu. Şükürler olsun ki bunlar geçmişte kaldı. Şimdi bir besteci/prodüktörün hayatı çok daha kolay. Bu sayede hem daha çok üretebiliyor hem de daha çeşitli üretebiliyor. Olasılıklar sonsuz.
Buradaki asıl sorun yaratabilecek alan ise müziğin dağıtımı ve paylaşımı ile ilgili. En basite indirgenmiş haliyle durum şöyle: "eğer müzik karşılığında bir değer alınmazsa müzisyenlerin soyu tükenir." Dinleyici eğer müziğin karşılığında bir şey vermek istemiyorsa o zaman dinleyecek kaliteli müzik bulamamaktan da şikayet etmemeli. "Eski müzikler daha iyiydi", "artık her şarkı birbirine benziyor" gibi yorumlar normal bu durumda. Fark yaratacak bir ortam ve motivasyon kalmamaya başladı. Bence her ciklet ve çikolata da birbirine benziyor, iki farklı marka hamburger de birbirine benziyor ve eskiden yemeklerden aldığımız tadı alamıyoruz, çünkü özensiz ucuz ve kalitesizleşmeye başladı çoğu şey. Malesef müzik de bunlardan biri.
- Üniversite hayatınızı Ankara’da geçirdiniz. Bu arada Tarkan Gözübüyük, Alp Turaç gibi şu anda Türkiye müzik piyasasının önemli insanlarından bazıları ile tanıştınız. Bize biraz Ankara dönemizden bahsedebilir misiniz? O dönem Ankara’da nasıl bir rock müzik ortamı vardı?
Tarkan ve Alp ile 1989 sonbaharında Ankara'da tanıştık. 1990'da da aynı evde yaşamaya başladık. İstanbul'da da Pentagram evinde (Hakan Utangaç'ın evi) kalıyorduk prova zamanlarında. O zamanlar Alp Turaç da bas çalıyordu, genelde kendi kendine :) Sonra ben Los Angeles'dayken ses teknisyenliğini seçmiş. Tarkan Gözübüyük ile ilk tanıştığımız gün sabaha kadar gitar çalmıştık. Bu bir süre böyle gitti. Ankara'da Süden Pamir'in solistliğini yaptığı bir grup bile kurmuştuk. Volkan Öktem de davul çalıyordu grupta. Daha sonraları rock-bar'larda çalmak için Özlem Tekin'in solistliğini yaptığı bir grup kurmuştuk.  Neyse, o zamanlar Farabi Sokak'ta üç mekan vardı çalınabilen, A Bar, Grafitti ve Dorian Grey. Bizim ev de Güvenlik caddesine çok yakındı, yani bu barlara yürüme mesafesindeydik ve üniversitedeydik! Daha ne olsun, hayat iyi geçiyordu yani… O dönemde Türkçe rock yok denebilecek kadar azdı. Bazı gruplar Türkçe'yi Amerikan aksanıyla yoğurup Türkçe sözlü rock ve metal yapıyordu, ama genel kanı bizim dilin bu müzikle uyuşmadığıydı. Bir de o zamanlar, belki gençlikten, belki cahillikten, belki de özentidendir Türkçe sözlü müziği sanki daha hor görür bir halimiz vardı. Bunun sebebini hala sorarım kendime ve sonunda da politik sonuçlara ulaşırım hep, bu da ayrı konu.
- Pentagram, bu ülkede 90’ların başında rock müziğin bayraktarlığını yaptı. 2000’lı yılların başında ise Türkiye’de Rock müzik ciddi bir atılım gösterdi, fakat devamında ortaya çıkan grup ve müzisyenler arasında vasatlık, birbirlerine benzerlik göze çarpmaya başladı. Darbe sonrası büyük travma geçirmiş bir toplumda, heavy metal gibi bugün bile Türkiye’de bir azınlığın dinlediği bir müzik türünü yapmanın nasıl zorlukları vardı? 90’lardan günümüze Türkiye Rock müziği için ne demek isterseniz? Türkiye Rock müziğini dünyada nereye konumlandırırsınız?

Pentagram'ın ilk albümünun hikayesini (Pentagram/Pentagram) Tarkan Gözübüyük veya Hakan Utangaç'tan dinlemenizi tavsiye ederim. Ben gruba 2. albümde katıldım (Trail Blazer). Kayıt stüdyosu, alet edevat, davul, gitar, vokal kaydı yapmayı bilen insan neredeyse yoktu. Genelde her şey deneme yanılma ile oluyordu. Internet falan da yok, guitar player dergileri falan vardı, oradan ne öğrenirsek uygulamaya çalışıyorduk. Plak ve kasetlerde duyduğumuz sesin kalitesine ve gücüne ulaşmaya çalışıyorduk. Hadi albümü yaptık da kim, nasıl dinleyecekti? Şimdinin Türkiye'si tuhaf, o zamanın Türkiye'si daha da tuhaftı. Biz bu ülkede kendini batılı sanan son kuşağızdır herhalde. Yanlış anlaşılmış, yanlış anlatılmış bir ülke fikri, bir cumhuriyet fikri, bir medeniyet fikri, kulaktan kulağa oyunun sıradaki son oyuncuları gibiydik biz. Aslında biz bir yerde çoğunluk başka bir yerdeydi. Biz de tabi ki kendi bildiğimizi yaptık ve bildiğimiz şekilde ilerledik. Grubun bütün elemanları çok kuvvetli egolardı, bu da bizi kuvvetli bir grup yaptı. Pentagram'ın muzik dışında başka bir çekim gücü vardır bu da bu büyük egoların bir hedefe doğru ilerlemesinin gücüdür, ve tabi ki bu güç de kontrol edilmesi zor bir güçtür.

Türkiye'de şu anda bir kaç grup ve sanatçı dışında "rock" yok denilebilir. Tamam gitar, davul, bas ile bir müzikler yapılıyor bağırış çağırış ama eğer konu "rock" ise bunu iliklerinde hissedip de yapan çok az grup var. Kanımca "rock" bir var oluş halidir ve bağırıp çağırmakla, gürültüyle patırtıyla, maçolukla özdeşleştirildiğinde bu varoluş halini "hiç"'e indirgemiş olursunuz. "Rock" aşık da olur, sarhoş da, inanır da inanmaz da, maço da olur gay de, akustik de olur, elektrikli de, mırıl mırıl da olur, gürler de… Rock ancak tek şey olmaz, yalancı değildir. Dürüsttür. Kendine dürüsttür. Hissetmiyorsa bağırmaz, değilse maço taklidi yapmaz, canı istemiyorsa içmez, ait olmak için üniforma giymez. "Tarz" denen hapishaneye mahkum edildiğinde de etrafı ateşle sarılmış bir akrep gibi kendini zehirler. Benim anladığım "rock" bu, şimdi buyurun siz değerlendirin günümüz dünyası ve Türkiye'sindeki "rock" müziğini...
- 90’lı yılların başında Los Angeles’a taşınıp Musician Institute’da eğitim gördünüz. Bize biraz o dönemizi anlatabilir misiniz? Los Angeles sizin hayatınıza ve müziğinize neler kattı? Painted on Water ile yıllar sonra Amerikan sahnesine dönmek nasıl bir duyguydu?
90 başlarında Seattle akımı bütün dünyada olduğu gibi Los Angeles'da da yapacağını yapıyordu. Ben rock bulacağım diye gitmiştim ama meğer rock oradan geçmiş 3. dünyaya göçmüştü. Okulda rock gitar dersi veren hocalar vardı ama genelde jazz ve fusion üzerine eğitim alıyorduk. Eve gelince de deli gibi metal ve rock gitar riff'leri ve lick'leri çalışyorduk. Gerçekten deli gibi, 9-10 saat falan günde, her gün! Rock şarkıları yazarken içine biraz jazz/fusion katıyorduk. Ayrıca şarkı yazma üzerine de ben seçmeli ders alıyordum. Türkiye'de Ingiliz edebiyatı olumuştum ve çok seviyordum edebiyatı (hala severim). Söz yazma konusunda çok faydası oldu. Sonra İngilizce olarak öğrendiğim her şeyi Türkçe'ye adapte ettim buraya dönünce.
Painted On Water ile Amerika'ya dönünce aslında bambaşka bir dünyaya dönmüş gibi oldum. Ben ilk gittiğimde Los Angeles'da yaşamıştım, daha sonra gittiğimde ise New York'da konuşlandık. İnanın bana aynı ülke olmasına rağmen ayrı gezegenler gibidir iki şehir. New York iyiydi ama ben o kadar da ısınamadım. Zaten Amerika'da da yaşamak isemediğime karar verdim. Ailemin bir bölümü oralarda yaşamını sürdürse bile bana hep bir şeyler eksik gibi gelir. Garip bir his.
- 2010 yılında  Sertab Erener, Aynur Doğan, Ayşenur Kolivar ve Antakya Medeniyetler Korosu ile gerçekleştirdiğiniz Biriz projesi ile binyılların kültür mirasını bizlere tekrar sundunuz. Son yüzyılda ulus devlet zihniyetinin bu topraklarda bize unutturduğu kültür mozaiğini yeniden hatırlamaya çalıştığımız bir dönemde yaşıyoruz. Bununla birlikte insanların devletin tebaası olmak için var olduğu algısı ve “tek dil, tek din” tekilliği tekrar tekrar dayatılıyor. Sizce ”Biriz” gibi projelerin çoğalmasıyla yerleşik devlet zihniyetinin yıkıcılığı kıralabilir mi?
Soruyu sorarken zaten durumu özetlediniz. Bunun gibi projeler bu yöne doğru olan hareketi durdurur mu? bence hayır. Ancak şunu yapar, bu hareketi durduracak olan insanlara ilham olur. Sonuçta bizler sanatçılarız, politikacı, bürokrat, iş adamı, endüstri devi, medya patronu falan değiliz. Biz insan ruhuna hitap ederiz. İnsanların ruhlarını tanıdıkça onlar arasında ayrım yapmak, ötekileştirmek de imkansızlaşır, işte bizim yegane yapabileceğimiz insanların birbirleriyle ruh düzeyinde birleşmelerini sağlamak olabilir. Barışın yolu ne hoşgörüdür, ne ayrımcılıktır, ne de aynılaştırmaktır. Hoşgörünün merkezinde bile ayrımcılık vardır, kendini büyük görme vardır, kibir vardır. Bireysel düzeyde, bireysel algıda cehalet aşılmadıkça, bireysel özgürlük yaşanmadıkça sosyal barış falan da olmaz. Bunu ben demiyorum, dönün ve tarihe bakın, toplumsal değişim hareketleri felaketle sonuçlanır bütün taraflar adına.

-  Metropollerin sanatçılarda bir tür üretimsizliğe yol açtığı söylenir. Bülent Ortaçgil, Turgut Berkes gibi müzisyenler metropol sıkıntılarından arınmak ve kafa dinglinliği amacıyla İstanbul’dan ayrılıp Bodrum ve Bozburun’a yerleştiler. Siz de bundan bir kaç yıl önce ani bir karar ile Bodrum’a taşındınız. Bodrum ruhunuza ve müziğinize iyi geldi mi?
Çok iyi geldi. İlk anda kulağa klişe gibi geliyor "Bodrum'a yerleşmek" ama gerçekten çok iyi geliyor üretim sürecime. Kendi ritmimi yakalıyorum ve her şey tıkır tıkır işliyor. Her gün az ya da çok bir şey yazıyorum ki bu çok sağlıklı benim için. Bir süre yazmadığımda ciddi sorunlar yaşıyorum, böyle iyi anlayacağınız.
- Bugün geçimini sadece müzikten kazanan bir çok müzisyen, hayat standartlarını koruyabilimek için piyasa dinamiklerinin çizdiği sınırlar içinde müzik yapmaya devam edebiliyorlar. Az sayıda müzisyen kendi müziklerini yapabilmekte. Endüstrinin bu saldırganlığı karşında sanatçılar kendilerini nasıl koruyabilirler ve kendi müziklerini yapabilirler?
Kendi yapmak istediğin müzik ile çoğullar birleşmiyorsa o müziği yaparak yüksek bir yaşam standartı tutturamazsın. Bu net zaten. Bu durumda iki seçenek var, ya düşük standartı kabul edip küçük yaşayıp istediğini yapmaya devam edeceksin, ya da başka bir işten gelir sağlayacaksın. Bu başka iş müzikle ilgili de olabilir olmayabilir de. Bu sadece bizim ülkenin sorunu değil, bütün dünyadaki sanatçıların sorunudur. Örneğin bugün bir fotoğraf sanatçısı ile bir dergi röportajıma çekim yaptık. İsim vermeyeceğim ama bu fotoğrafçı kendi sergileri olan hatırı sayılır bir sanatçı, ancak bir dergi için bir röportajın fotoğraflamasını yapıyor. Bu ne ayıptır ne de davaya ihanettir. Bu bildiğin "hayatın gerçeğidir." Keşke toplumun çoğunluğunun görsel ve işitsel estetiği gelişmiş ve eğitilmiş olsa da "sanat" da sanatçıyı insan gibi yaşatsa, değil mi? Evet, belki bir gün…
- Son dönemlerde, Türkiye’de ve dünyada beğendiğiniz müzisyenler kimler? Dinlemekten hiç bıkmadığınız müzisyenler var mı?
Erkan Oğur, Şebnem Ferah, Sertab Erener, Bülent Ortaçgil bazıları. Ben çok gürültülü müzikler sevmiyorum, genelde içerik beni daha çok tatmin ediyor. Bir söz vardır ya, "kim olduğun o kadar çok bağırıyor ki ne dediğini anlamıyorum," işte bu söz çok doğru bence. Kendini değil de sözünü anlatanı dinlemeyi seviyorum. 
Huzurlu kalın, erdem ile yaşayın...

Can Öktemer - Sertan Şentürk